Makale yazmanın zor dönemleri

Yazı yazmak bir alışkanlık işi aslında. Uzun dönem de yazmadığınızda daha sonra eliniz pek bilgisayar tuşlarına gitmez. Yani uzun müddet yazmadığınızda yazmamaya alışırsınız ve yazmak elinizden gelmez. Belki de beynin aynen okuma isteksizliği gibi bir refleksi bu. Beyin de kendini rahatlamaya almak ister. Siz de bu rahatlıktan dolayı motivasyonunuzu kaybedersiniz. Ama gene de yazmaya alışmışsınızdır ve kendi içinizle bir mücadele içinde, yazıp yazmama üzerinde bocalarsınız. İkircikli bir durum bu

Yazmadığınızda bir dürtü sizi devamlı rahatsız eder. Okuma olayı da böyledir aslında. Birkaç gün okumadınız mı veya kafanız yorgun oldu mu okuma eylemini de bırakırsınız. Mesela gazete almazsınız elinize. Kitap okumazsınız. Hiçbir olaydan da haberiniz olmaz. Ama gene okumadığınızdan dolayı nefsinizle bir mücadele içindesiniz. İçinizdeki alt ego belki de okumamanızı tavsiye derken, esas üst ego sizin okumanızı istemekte ve bu zıtlık içerisinde üst egonun bu mücadeleden galip ayrılmasıyla aynen yazma gibi okuma eyleminize tekrar başlarsınız.

Yazmak için, okumak şart

Esasında sadece yazma için değil, konuşmak için de okumak şart. Hatta bilgi sahibi bir aydın olmak için de... Okumamanın zararları çok ama bunu ancak aydın olanların takdir edeceğini sanıyorum. Şimdi hayatında okumayı dert etmemiş bir insan için okumak veya yazmak bir sorun olmayabilir. Ama okumaya alışkın olan sizin için bir dert olabilir bu. Benim için de. Daha çok küçükken evinde eşyalardan da fazla kitap görmeye alışan bir insan için okumamak ve yazmamak bir derttir inanın. Beyninizin gıda alır gibi bilgi alıp üretmesi için okumaktan başka alternatifiniz yoktur. Durmadan okumak, düşünmek, fikirler ve sentezler üretmek dünyadaki zor işlerden biridir. Ve beyinsel üreticilik de budur. Yani beyin üretimiyle ekonomideki üretimin bir emekle ortaya çıktığını söylemem gerekmekte. İnsan olmanın da şartı bilgili olmaktır. Okumaktır. Aydın olmaktır. Eğer aydınsanız isminiz gibi etrafınızı aydınlatmanız gerekiyor. Nasıl aydınlatabilirsiniz kendinizi? Okuyarak. Durmadan, sıkılmadan okumakla etrafınızı aydınlatabilirsiniz. Yazmak için okumak şart değildir diye düşünenleri pek anlamam. Günlük olarak bir gazete okuyamayan, ve birgünlük bile olsa kendini ileri götüremeyen bir adamın, toplumu nasıl ileriye götüreceğini çok merak ediyorum. Oysa bizim kuşak her türlü şartta ve ortamda da okumuştur. 1980’li yıllarda meydana gelen düşünce tezlerini daha iyi anlayıp gelişmeleri yorumlamak için çeşitli fraksiyonların kitaplarını, yazılarını okumaya başladığımı, kitapçılardan Türkiye’den taleple kitap getirttiğimi anımsamaktayım. Rüzgarın hızına yetişmenin ancak okumakla olacağını biliyordum. 1974 yılındaki savaş sırasında da yanımda silahla kitabım olduğunu ve o günlerde bile okuduğumu çok iyi hatırlamaktayım. Yılmaz Güney’in “Boynu bükük Öldüler” romanı ve Şevket Süreyya’nın “Suyu Arayan Adamı” nı o günlerde okumuştum.

Okuyup üretmek şart... 

Şu anda elli üç yaşında bir öğretmen olarak devamlı okuyan bir insanım. Sürekli devrimin de kendi içimizde devamlı okuyarak olacağını bilmekteyim. Okumadan üretilemeyeceğini biliyorum. Moralimin ve umutlarımın en sönük olan anlarının okumadığım zamanlar olduğunun deneyimine vardım. Beynin üretmesinin ve de yazmanın da bir emek vererek meydana geldiğini biliyorum. Üretmenin zevkini dünyada hiçbirşeyin alamayacağını da öğrendim. Hasatını toplayan bir çiftçi ile emeğinin yansımasını gören bir işçinin zevkini şimdi daha iyi anlıyorum. Okumanın insanı bilgi sahibi yaparken, kültür olayını da meydana getirdiğini, kültürün bir değerler bütünü olduğunun farkındayım. Yine okuyarak öğrendiğim ve bağlı kaldığım bir ilke var. Hoşgörünün, insan hakları ve emeğe saygı duymanın ancak okumakla pekişeceğini ve olacağını takdir ederken insan sevgisinin de okumakla elde edildiğini çok iyi biliyorum…