Referandum yazıları-I
(REFERANDUM YAZILARI -I)
BOYKOT DEĞİŞTİRİLEMEZ'İN DEĞİŞTİRİLMESİ İSTEMİDİR
YA DA ALEVİLER NA YAPMALIDIRLAR
HAŞİM KUTLU-KIZILBAŞ MEYDANI
13 Ağustos 2010
Günlerdir adeta nutkum tutulmuş olarak Alevi hareketini izliyorum. Daha aktif olmak için kabım kabıma sığmasa da, yorgun bedenimin bozulan dengesi, bir türlü yapmam gerekenlere izin vermiyor, hatta "artık yeter ben kaldıramıyorum" diye isyan ediyor!.
Bu baskılanmanın kuşatması altında gelişmeleri izliyor, mevcut Alevi Hareketi önderliklerinin bizlere nasıl bir yol göstereceğini merakla bekliyor, aranıyorum. Her zaman olduğu gibi boşa kürek salladığımı görüyor ve acı duyuyorum. Fırat'ın doğusu yangın yeri!. Dersim'den yükselen dumanlar zehir zıkkım ve kadım Işık Yolağı'nın zemini dibini bile ışıtmıyor!...
AK Parti'nin, tıpkı "Açılım" adı altında iki yıldır oyalama ve bu konudaki uyanışı, beklentiyi sıfırlama çabasına yönelik sözde çözüm paketi örneği, şimdi de binbir hesap ve dolapla güncele taşıdığı "Anayasa Değişiklik" yasasının referanduma sunulması konusunu tartış tartıştırıyor her kademede. Özellikle "yok sayılanlar" başta olmak üzere bir tekmil demokrasi dinamikleri de devrede. Bu kere de Türkiye'nin siyaset meydanındaki haritası bölünüp parçalanmış durumda. Bir farkla ki bu kez, zurnanın zırt dediği yerdeyiz. Bölünmenin sonuçları, daha önceki bölünmelerle kıyaslanmayacak ölçüde ciddi gelişmelere ve değişimlere gebedir.
Demokratik çözüm ve özgürlük beklentisi içinde bulunan ve beklentiye koşut buzdan tekmil şatoları zorlayan, hem de bu güne kadar hiç görülmedik ölçüde zorlayan Kürt özgürlük mücadelesinin, bu evrede ortaya koyduğu bir bütün performansın da güncelleştirdiği ölçüler, müthiştir. Bu ölçüler bağlamında baktığımızda, bu kez bölünme ve taraf oluşturma daha öncekilere hiç benzemiyor. Öyle anlaşılyıyor ki, Anayasa referandumunun gerçekleşeceği 12 Eylül'den sonra ortaya çıkacak manzara da hiç benzemeyecek! Tabi, şu kısa süre içinde çıkması her an olasılık dahilinde olan bir gelişme referandumun önünü kesmez ise.
Referanduma götürülen "Anayasa'da Değişiklik" yasası karşısında, basına yansıyan söyleme bakarsanız ortada üç taraf var. Birinci taraf Hükümet tarafı ve sözkonusu yasaya "Evet" oyu istiyor. Bunun karşısında gibi gösterilen diğer taraf ise "Hayır" oyu isteyenlerden oluşuyor ki, bu tarafın başını CHP ve MHP çekiyor. Üçüncü taraf ise ağırlıklı gövdesini Kürt Özgürlük Hareketinin oluşturduğu, "ne evet ne de hayır" diyecek olan "Boykot" tarafından oluşuyor.
Aslına bakarsanız, Anayasa referandumu konusunda, ortaya çıkaracağı ve son derece önemli olacağını belirttiğim sonuçları açısından; gerisi teferruat olan iki ana taraf var. Bu referandumda "Evet" oyu isteyen taraf ile "ne evet ne de hayır" diyen ve BOYKOT edilmesini isteyen taraf.
Çok ayrıntıya girmeden, neden gerisinin teferruat olduğu iki ana taraftan sözediyorum?
Açayım:
Yaklaşık otuzbeş yıldır, Türkiye Cumhuriyetinin Anayasal düzeninde demokrasinin temel ölçülerini yazar dururum. Her vesileyle demokrasi ve özgürlük mücadelesi verenlerin bu konuda doğru dürüst bir ölçüye ulaşmaları gerektiğini, sözkonusu kategoriler burun kıvırarak baksalar bile, sürekli altını çezerek belirtir dururum.
Geleneksel CHP demokratlığıyla, solculuğuyla, laikliği ya da halkçılığıyla soruna bakmaktan bir türlü kurtulamayanlar; Türkiye Cumhuriyeti'nin Anayasal düzeninde, demokrasinin temel konusu olarak, en fazla "Kişi Hak v e Özgürlükleri" başlığı altında ifade edilen akademik özgürlükler olarak, demokratlığın yada devrimciliğin ölçüsünü de, bu hakların savunusu olarak kavradılar.
"Radikal Sol"un bile Ulusal Demokratik Devrim proğramlarının "demokratik Haklar" paketine bakınız hep belirttiğim sınırlar içindeki bir söylemi göreceksiniz. Bir adım öteye geçememiştir. Bugünkü "sınıfta kalma"nın altında da bu kavrayış düzeyi var.Ne yazık ki, bugünkü Demokratik Alevi Hareketinin gerek üyeleri gerekse ona önderlik eden yönetimleri, son 40-45 yılın ortaya çıkardığı siyasal süreğin içinden gelenlerden oluşmakta ve bu kültürel gelişmenin mirasını taşımaktadırlar. Bu ise güncelin görevlerini omuzlamakta ciddi sıkıntılar yaratmaktadır. Oldu bitti sistem dışı sürekten gelen bir topluluğa önderlik edenler sistemle büyük ölçüde argüman ortaklığına sahıpler ve bir türlü kopamamaktadırlar bu zincirlerden. En hafifinden her vesileyle CHP ile ilişkilenilecek bir bağ bulmaları buna en çarpıcı örnektir.
Böyle bakıldığı için 12 Mart Askeri darbesiyle ortaya çıkan ve 12 Eylül Askeri darbesiyle mantıki sonuçlarına ulaşan Anyasal düzenin ırkçı ve inkarçı kaotik/diktatoral yapısına karşılık, 27 Mayıs Askeri darbesinin kotardığı 1961 Anayasasını özgürlükçü ilan edilegelir. Ya da demokratik haklara" nisbi özgürlük" tanıyan olarak bakılır ve olumlaya gelinir!. Ben bu yanılgının nelere malolduğunu hem bizzat yaşayarak ve bedel ödeyerek gördüm hem de yazdım.
Daha cezaevindeyken "Türkiye'nin Cezaevleri" gibi genel bir başlıkla hazırladığım bir çalışmam daha sonra Alan Yayıncılık tarafından kitap olarak yayınlandı. Benim koyduğum orijinal adına karşılık "12 Eylül'ün Cezaevleri" başlığıyla yayınlanmış çalışmada, sözkonusu kavrayış eksikliğini hem de cezaevleri gibi yakıcı bir sorun bağlamında dile getirmiştim.
Düşünün birkez, bu çalışmanın yapıldığı tarihlerde Özel Tip Cezaevleri, ucu açık açlık grevi eylemindeydiler ve Cumhuriyet Gazetesi ile onun baş yazarı İlhan Selçuk, bizim sol camianın vazgeçilmez demokratları devrimcileriydiler!...Buna karşılık Kürt Özgürlük Hareketinin ise halk serhildanlarıyla yükselişe geçtiği yıllardı ve anagövdesiyle sol camia anlamlı bir suskunluk içindeydiler. Oysa, sözünü ettiğim temel ölçülerin görülmesi ve savunulması için ne derin araştırmalar gerekiyordu ne de sosyalist yada komünist olunması gerekiyordu. T.Cumhuriyeti Anayasal düzeninde tutarlı bir demokrat olmak ve Anayasanın "Değiştirilemez, değiştirilmesi dahi teklif edilemez" hükümlerine cangözüyle bakmak yeterliydi.
Konumuz cezaevleri sorunu değil kuşkusuz ama geleneksel kavrayışların altında yatan asimilasyon artığı çarpıklık, bu alanda da kendisini dayattığı için ve Referandumla ilgili konumuza yaklaşımda da yardımcı olacağı için bir noktayı daha aktararak geçmek istiyorum.
Cezaevleri sorunsalıyla bağlantılı olarak verilen mücadelelerde sorun hep Siyasi mahkumlarla birlikte göndeme gelmiş, cezaevi sorunu hep siyasi mahkum ve siyasi cezaevi sorunu olarak anlaşılmıştır. Siyasi mahkumların sorunda özne teşkil etmeleri nedeniyle sorunun böyle ele alınması anlaşılır bir durumdur ama doğru değildir. Uzak geçmişi bir yana bırakalım, T.C. oluşumunun daha başından itibaren varolan bir sorundur, genel bir sorundur. Dahası, T.C.nin aanayasal düzenini sorgulamak bakımından da son derece dikkate alınması gereken bir potansiyele sahiptir. Zaten Anayasal düzenin demokratlığı dediğiniz şey de "eşit yurtaş" sayılanların değil, sayılmayanların düzenle karşılıklı ilişkisinden, bu ilişkinin niteliğinden açığa çıkmıyor mu?. Sisteme "evet" diyenlerin bu noktada bir sorunu yok!. Sorun "evet" demeyenlerle girişilen karşılıklı ilişkide gizli devletin ve rejimin niteliği, oraya bakmak gerekiyor ki, cezaevleri sorunu da sistemin"suçlu saydıklarıyla giriştiği ilişki bakımından, bu noktada ayna görevi görür adeta.
Böyle bakılmadığı ve düzenin sahipleriyle bu bağlamda bir mücadeleye girişilmediği için, başından beri cezaevleri sorununda bir adım ileriye gidilmemiştir, gelişmenin mantıki sonuçlarına ulaştığı 12 Eylül'ün cezaevlerinde ise çürüme başlamıştır. Bu bağlamda da Demokrasi ve özgürlük sorunlarını genel Anayasal düzen bağlamında ele almak, "değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif dahi edilemez" şeklindeki temel hükümlerle birlikte sorgulayıp çözüme gitmek yerine, Bir "12 Eylül Hukuku", "12 Eylül Anayasası", "12 Eylül Cezaevleri" diye ele almanın darlığı sığlığı ve çözüme götürmeyen karekteri daha o günlerden görülüyordu, ve safdirik bir yaklaşımla belirtecek olursam, miyopluk devam ediyor.
Her konuda olduğu gibi bu konuda da tuzu kuru/konformist entelektüel tartışmaların dayanılmaz etkisinden bir an olsun çıkıp, cezaevlerinin ne olup olmadığını Kürtlere sorun, yazarlar ne derse desin, Ermenilere sorun, bütün halklardan Alevilere sorun, giderek komünistlere, devrimcilere sorun. T.C. Anayasal düzenine bağlı olarak hangi döneminde ne gibi değişiklik yapılmış olursa olsun, yapılan değişiklik hangi olumlu yanılsamalara neden olursa olsun, sistemin "Yok" saydıklarıyla giriştiği ilişki düzeyinin pratiğini, olabildiği kadar canlı bu kesimler yaşamıştır. Kıyımla, sansürle, sürgünle yaşamıştır bu pratiği ve hala da yaşamaktadır.
Yasal düzen ile bu düzenin ortaya çıkardığı pratik, modern dünya da, anayasal düzenlerin tamamında şu veya bu düzeyde çelişkili görünebilir ve benim söylemeğe çalıştığım çelişki, bu zemine dayanmaz, bu zeminden örneklenemez de. Tamamiyle Türkiyeye özgüdür ve son otuz yılın pratiği, her konuda olduğu gibi bu konuda da sistemin ördüğü kalın örtüyü yırtmış, tekmil maskeleri parçalamış ve gereken malzemeyi açığa çıkarmış durumdadır.
Bu bağlamda, hangi dönemde hangi yasa neleri getirmiş olursa olsun, Anayasal sistemin karabasanı temel hükümler, değiştirilemez ve değiştirilmesi dahi teklif edilemez olan hükümler, ortayerde durup duruyorken, şu veya bu değişikliğin kıymeti harbiyesi nedir ki?!.
Konumuz cezaevleri sorunu değil kuşkusuz ama geleneksel kavrayışların altında yatan asimilasyon artığı çarpıklık, bu alanda da kendisini dayattığı için ve Referandumla ilgili konumuza yaklaşımda da yardımcı olacağı için bir noktayı daha aktararak geçmek istiyorum.
Cezaevleri sorunsalıyla bağlantılı olarak verilen mücadelelerde sorun hep Siyasi mahkumlarla birlikte göndeme gelmiş, cezaevi sorunu hep siyasi mahkum ve siyasi cezaevi sorunu olarak anlaşılmıştır. Siyasi mahkumların sorunda özne teşkil etmeleri nedeniyle sorunun böyle ele alınması anlaşılır bir durumdur ama doğru değildir. Uzak geçmişi bir yana bırakalım, T.C. oluşumunun daha başından itibaren varolan bir sorundur, genel bir sorundur. Dahası, T.C.nin aanayasal düzenini sorgulamak bakımından da son derece dikkate alınması gereken bir potansiyele sahiptir. Zaten Anayasal düzenin demokratlığı dediğiniz şey de "eşit yurtaş" sayılanların değil, sayılmayanların düzenle karşılıklı ilişkisinden, bu iliknin niteliğinden açığa çıkmıyor mu?. Sisteme "evet" diyenlerin bu noktada bir sorunu yok!. Sorun "evet" demeyenlerle girişilen karşılıklı ilişkide gizli, oraya bakmak gerekiyor ki, cezaevleri sorunu da sistemin"suçlu saydıklarıyla giriştiği ilişki bakımından, bu noktada ayna görevi görür adeta.
Böyle bakılmadığı ve düzenin sahipleriyle bu bağlamda bir mücadeleye girişildiği için başından beri cezaevleri sorununda bir adım ileriye gidilmemiştir, gelişmenin mantıki sonuçlarına ulaştığı 12 Eylül'ün cezaevlerinde ise çürüme başlamıştır. Bu bağlamda da Demokrasi ve özgürlük sorunlarını genel Anayasal düzen bağlamında ele almak, değiştirilemez temel hükümlerle birlikte sorgulayıp çözüme gitmek yerine, Bir "12 Eylül Hukuku", "12 Eylül Anayasası", "12 Eylül Cezaevleri" diye ele almanın darlığı sığlığı ve çözüme götürmeyen karekteri daha o günlerden görülüyordu, safdirik bir yaklaşımla miyopluk devam ediyor.
Her konuda olduğu gibi bu konuda da tuzu kuru/konformist entelektüel tartışmaların dayanılmaz etkisinden bir an olsun çıkıp, cezaevlerinin ne olup olmadığını Kürtlere sorun, yazarlar ne derse desin, Ermenilere sorun, bütün halklardan Alevilere sorun, giderek komünistlere, devrimcilere sorun. T.C. Anayasal düzenine bağlı olarak hangi döneminde ne gibi değişiklik yapılmış olursa olsun, yapılan değişiklik hangi olumlu yanılsamalara neden olursa olsun, sistemin "Yok" saydıklarıyla giriştiği ilişki düzeyinin pratiğini, olabildiği kadar canlı bu kesimler yaşamıştır. Kıyımla, sansürle, sürgünle yaşamıştır bu pratiği ve hala da yaşamaktadır.
Yasal düzen ile bu düzenin ortaya çıkardığı pratik, modern dünya da, anayasal düzenlerin tamamında şu veya bu düzeyde çelişkili görünebilir ve benim söylemeğe çalıştığım çelişki, bu zemine dayanmaz, bu zeminden örneklenemez de. Tamamiyle Türkiyeye özgüdür ve son otuz yılın pratiği, her konuda olduğu gibi bu konuda da sistemin ördüğü kalın örtüyü yırtmış, tekmil maskeleri parçalamış ve gereken malzemeyi açığa çıkarmış durumdadır.
Bu bağlamda, hangi dönemde hangi yasa neleri getirmiş olursa olsun, Anayasal sistemin karabasanı temel hükümler, değiştirilemez ve değiştirilmesi dahi teklif edilemez olan hükümler ortayerde durup duruyorken, şu veya bu değişikliğin kıymeti harbiyesi nedir ki?!.
Anayasa referandumuna ilişkin oluşan tarafların tutumuna gelince:
Güncel bağlamda kuşkusuz söylenecekler haddinden fazladır ama yukardan beri koymağa çalıştığım zemine bağlı olarak düşüncemi paylaşmağa çalışacağım.
Değişmesi ya da değiştirilmesi için dayanılmaz bir beklenti yaratmış olan olan T.C. Anayasal düzeninin temel hükümlerine karşılık, gelinen pratik aşamaya kulak tıkayan, yokmuş farzeden, konformist "yetmez ama evet" kabilinden tuzu kuru entelektüel gevezeliği bir yana bırakıyorum; esas olarak, ana gövdesini CHP ve MHP nin çektiği "Hayır" cılar, AKP'nin "Evet"iyle aynı zemindedirler. En azından biz Aleviler ve Kürtler en başta olmak üzere, Anayasanın temel hükümlerinin "Yok" saydıkları karşısında, bunlar aynı zemindedirler. Her kim ne kadar, bir at fışkısının içinden, şuna değdi buna değimedi kabilinden bir arpa çili yakalayıp "efendim darbelere karşı olumlu değişiklikler getiriyor" diyerek olumlamaya ve "Yok" sayılanları da taraf olmaya çağırıyor olurlarsa olsunlar; yok sayılanların Anayasal düzeni karşısındaki mevcut konumlarında ve pratiklerinde, en küçük bir değişiklik olmayacaktır. En son, "terörist" saydıkları çocuk mahkumlarla ilgili çıkan"iyileştirme" yasasının ortaya çıkardığı pratiğe bir bakın, biz yok sayılanlar isterse çocuk olsun isterse kadın, yaşayan gerçeklik bütün çıplaklığıyla bağırıyor.
Bir tekmil olan biten bana, "Terörle Mücadele" başlığıyla yürürlüğe konulan devlet terörü yasasının tartışıldığı günleri hatırlatıyor. 1991 yılı boyunca yasanın o haliyle yürürlüğe girmemesi için bir avuç insan kendini paralamıştı. Gaziantep Özel tip Cezaevinden henüz çıkmış sayılırdım. İstanbul İHD şubesinin girişimiyle bir panel düzenlemiştik ve Av. Halit Çelenk ile ben konuşmacı olarak yeralmıştık o panelde. Cezaevlerinden bir çok siyasi tutsağın aileleri çevremizi kuşatmıştı, "çocuklarımız dışarı çıkacak daha ne istiyorsunuz, neden karıştırıyorsunuz ortalığı" diye bize zılgıt atmışlardı!..Tutsak ailelerinin attığı zılgıt onların çektikleri karşısında kuşkuşusuz anlaşılır bir durumdur ama bu gerçeğin önemini kapatmaz yaşanılan yanılgının nelere malolduğunu da inkar etmemizi gerektirmez. O zaman, o yasayla atılan kazığı hala çıkarmakla meşkul olduğumuzu dikkate alırsak, yaratılan yanılsamaların bedelinin ne kadar ağır olduğu muhakkak ki daha kolay görülecektir.
binkez kazılan çukura düştüğümüz kapıdan tekrar yola çıkıyorsak aynı çukura binkez düşüyor olacağımızdan artık sadece yanlış yapmayız, tarihe, geleceğe, çocuklarımıza ve ödenen bedellere karşı suç işleriz. ve bir kere daha suç işlememiz bekleniyor ne yazık k bizden!..
- Yorum yazmak için giriş yapın veya kayıt olun
