Bu Savaş Böyle Bitmeyecek
Uzun zamandır tek yanlı ateşkes çağrılarından sonra barışseverler hayli bir yol kat etti ve “parmaklar tetikten çekilsin” diyip büyük bir cesaretle devletin de operasyon yapmamasını istedi. İlk kez herkesten silahların susturulmasını istedi. Şükür bu günleri de gördük. Bizim barışseverlerde çift taraflı ateşkes isteye biliyormuş diyeceğim ki bir de bakıyorum o da ne? Çağrılar da “ateşkes” tanımı yok.
Olmasın canım çok mu önemli diyebilirsiniz ama, çift taraflı ateşkes tanımlarına devletin yorumunu duymuş olanlar işin öneminin bilincinde. Bu nedenle çift taraflı ateşkes tanımı yok. Zira çift taraflı ateşkes demek; Devletin yorumuyla “teröristlerle devleti taraflar olarak tanıma anlamına gelmektedir.” Ateşkes’in anlamı bununla da kalmamaktadır. Devletin yorumuyla “Devletlerarası savaş ve askeri bir terim olan ateşkes’i kullanmak yaşanan çatışma sürecini savaş olarak tanımlamak olacaktır” Mademki ateşkes bunca anlamlar içermektedir o halde biz de bunu saygı ile karşılamalı ateşkes demeyiveririz Olur biter.
Görüyorsunuz ya, az yapan ama çok konuşan barışçıllar olarak barışı tesisi edemediysek de kelimelerin dilini epeyi ustalıkla kullanmayı öğrendik. Doğrusu kendimizle ne kadar övünsek azdır.
Bütün bu kelime oyunlarımıza rağmen PKK üzerine düşeni bir kez daha yaptı, savunma hakkı dışında eylemlerini yine “tek yanlı” olarak belirli bir süre için durdurdu. Ve ateşkes tanımını yoğun istek üzerine kullanmadı. Doğrusu bu eylemsizlik de nereden çıktı? diye kendime sormadım değil. Murat Karayılan’ın açıkladığı üzere talep devletten A. Öcalan’a oradan da PKK ye gelmiş. PKK ‘de eylemsizlik kararını açıklamış.
Şu ateşkes süreçlerini bilgi dağarcığımdan şöyle bir geçirdim 1993 ateş kesini Turgut Özal Celal Talabani üzerinden istemişti,
1995 ateşkesi Kürtlerin kendi aralarındaki bırakuji ( kardeş savaşını) durdurmak için yapıldı ve Türkiye ile de ilişkilendirildi.
1998 ateşkesi Türkiye tarafından gönderilen Genelkurmaydan Albay H.D’nin ve diğer arabulucuların Türk tarafı adına yaptığı ateşkes talebi üzerine PKK’nin Avrupa koordinesi Abdurahman Çadırcı üzerinden PKK ‘ye ulaşmış ayrıca Selim Okçuoğlu üzerinden Cezaevi PKK sorumlusu Sabri Okla görüşmeler yapılmış ve tek taraflı ateşkes ilan edilmişti.
1999 ateşkesi ise bizzat İmralı’daki A.Öcalan ile yapılan görüşmeler ve talepler üzerine yapılmıştı. 2004 e kadarda tek yanlı olarak sürdürülmüştü.
2007 ateşkesi ise “Barış Heyeti” Gencay Gürsoy, Ufuk Uras, Hakan Tahmaz, Osman Kavala’nın Başbakan Tayip Erdoğan ile görüşmesi sonucunda Başbakanın böyle bir talebinin olduğunu anladıklarını ileri sürülmüş, Ahmet Türk’ünde açıklamaları ile PKK tek yanlı ateşkes ilan etmişti.
2010 kadar süren bu tek yanlı ateşkes Haziran’da orta yoğunluklu meşru savunma biçiminde savaşa evirilmişti. Şimdi ise PKK yine devletin talebi üzerine tek yanlı eylemsizlik kararı aldı. PKK’ bu kararını “daha fazla oyalamalara müsaade edilmeyeceği ve demokratik özerklik çalışmalarına ortam hazırlama” koşulu ile yaklaşık bir aylık bir süre için aldığını açıkladı.
Görüldüğü gibi sürekli ateşkes talebi devletten geldi veya en azından devletin istediği üzerinden yorumlanarak yapıldı. Ama buna rağmen 1993 hariç ( 33 askerin öldürülmesi ki bu saldırı bile kontra ilişkili olduğu açıklanmıştır)her defasında devletin savaşı tırmandırdığı ve PKK’nin de bu saldırılara meşru savunma yaklaşımı içerisinde cevap verdiği ve savaşın sonlandırılamadığı biliniyor. Türkiye ‘de bu gün yaşanan bütün değişimlere rağmen Yeni eylemsizliğinde aynı akıbete uğraması olasılığı oldukça fazladır. Buna rağmen PKK barış ve ateşkes istemlerine sessiz kalmamış ve cevap vermiştir. Kuşkusuz bu yaklaşım barışa olan tutkunun bir ifadesidir. PKK’nin barış için yaptığı bu fedakârlıkları açıklayan en özet söz İslam büyüklerimizin dediği gibi “Veren el alan elden makbuldür” PKK barışa hep veren el olarak yaklaşmıştır. Kuşkusuz insani ortamda bu belirleme ret edilemeyecek bir üstünlüktür. Ancak insanlık dışı çıkar ilişkilerinin gelişmelere yön verdiği bu ortamda fazla verici olmakta zararlı olabilmektedir.
Son eylemsizlik kararının her ne kadar devletle anlaşma temelinde yapıldığı belirtilmiş olsa da önceki ateşkeslerinde farklı olmadığı açıktır. Maalesef devletle yapılan bu anlaşmaların gereğinin yapıldığı görülmemiştir. Zira anlaşmaları yapanda bozanda devlet olmuştur. Devlet bir eliyle yaptığını diğer eli ile bozmuştur. Çünkü devlet barışa çözüm üzerinden değil, daha ziyade günü kurtarma üzerinden yaklaşmaktadır. Bu yeni yapılan anlaşmada görüldüğü kadarıyla referandum sürecinin kurtarılması ile ilgilidir.
Nitekim referandumu boykot kararı almış olan BDP evet yönünde iç tartışmaya başlamıştır. Kuşkusuz BDP referanduma karşı tavrını değiştirebilir. Bilindiği gibi BDP referandumda evet oyu vermeyi, barajın indirilmesi ve KCK davasının düşürülmesi gibi şartlara bağlamıştı. Bu taleplerde sistemin atacağı adımlar BDP’nin referandum tavrını değiştirmesini haklı kılar.
Daha önce de vurguladığımız gibi bu referandumda Evet- Hayır veya Boykot arasında özde ciddi bir fark yoktur. Ve bütün kapılar 12 Eylül Anayasasının devamına hizmet edecektir. Bu referandumda demokrasi güçlerinin tavrı, Referandum gündemine takılıp kalmak değil, aksine demokratik özerklik de dâhil demokratik bir anayasa talebine kilitlenmek ve anti demokratik yasalara karşı sivil itaatsizlik tavrı geliştirmektir.
Her zaman belirttiğimiz gibi Kürt sorununda barış savaşan tarafların anlaşmaları ile mümkün olacaktır. Bunu bir tarafı Türk devleti ise diğer tarafı da PKK’dir. Gerçekleşen eylemsizlik kararı ve yapılan anlaşmaya rağmen Bu savaş böyle bitmeyecektir. Zira her savaş savaşı doğuran nedenlerin ortadan kaldırılması ile son bulur. Ancak görülen odur ki savaşı doğuran nedenler hala var olmaya devam etmekte ve çözümü temelinde bir adım atılmamaktadır.
Bunun asıl nedeni savaşan tarafların kendi taleplerini birbirlerine kabul ettirebilecek gücü yaratamamış olmasıdır. Savaş yaklaşık olarak 1990’dan bu yana pata durumunda devam etmekte kısır bir döngüde sürmektedir. Savaşan taraflar arasındaki bu denge durumu ortadayken barış veya savaş taraftarı sivil alanda dengeleri bozabilecek ve savaşın ağırlığını bir tarafa kaydırabilecek veya en azından savaşın pozitif veya negatif yönde bir barışa evirilmesini sağlayacak müdahaleyi yapamamıştır. Bu durumda her iki tarafında savaşı sonlandırma istemine rağmen savaş sonlandırılamamıştır. PKK savaşın bir uzlaşma ile sonlandırılmasını savunurken devlet PKK’nin kökünü kazıyarak sonlandırmak istemiştir. Bu yönlü çabalara rağmen savaş devam etmiş, savaştan çıkarı olanlar savaş durumundan nemalanabilmiştir.
26 yıllık savaşın bu güçlerle ve bu yöntemle sonlanması mümkün görülmemektedir. Zira savaşan taraflar diğer tarafa karşı bir zafer veya yenilgi sağlayacak güçte değildir. Yine aynı şekilde tarafların destekçileri de sonuca ulaşacak desteği verememiştir. Savaşın durdurulmasından yana olan barış güçleri de barışın gereğini yapmaktan imtina edip, barış niyetleri dışında bir çabaya yönelmemiştir. Bu dengeler içerisinde savaş bu döngüde devam etmiştir. Bu durumda savaşın sonlandırıla bilmesi için barıştan yana güçlerin daha aktif ve somut savaş karşıtı yaklaşımlar göstermesi gerekmektedir. Ancak barış güçleri böyle bir aktiviteyi ve kararlılığı gösterme yeterliliğine sahip değildir. İçerdeki bu dengeler barışı getirmeye yetmemektedir. Savaşı sonlandırma umudu giderek içerden dışarıya kaymaktadır.
Türk devletinin sorunun çözümünü dışarıya çekip yükü paylaşma yönlü çabaları başarısız olmuştur. ABD’ile ortak düşman PKK’ye karşı mücadele ortaklığı veya üçlü zirve( ABD-Türkiye-Irak) kararları veya AB üzerinden teröre karşı birlikte duruş çabaları bir sonuç vermemiştir.
PKK ise sorunun Bir iç sorun olduğunu ve sorunun içeride çözümünden yana olmuştur. Ancak içerde çözüm anlayışı çözümü getirmeye yetmemiştir. PKK’de giderek çözüm için dış güçlerin devreye girmesini talep etmeye başlamıştır. DTK Eş Başkanı Ahmet Türk, Birleşmiş Milletlerin arabulucu olmasını veya silahların bu güçlere teslim edilmesini istemiştir. Sorun artık her iki tarafında istemiyle dünyanın gündemine düşürülmüştür. Bu durum Türk devletini hazırlıksız yakalamıştır. Çünkü dünyanın soruna yaklaşımıyla Kürtler üzerindeki kendi inisiyatifini daha fazla kaybedeceği endişesini doğurmuştur.
Kürt sorunu yeni bir kritik süreçten geçmektedir. Bir yandan ABD, Irak’taki müdahale güçlerini geri çekmeye başlamış, yerel yönetime daha fazla iç inisiyatif tanımak zorunda kalmıştır. Irak yönetiminin PKK üzerinde eskisi kadar engelleyici olup olamayacağı şüphelidir. ABD’nin ırak üzerinde uzaktan inisiyatifinin yaratacağı boşluk Türkiye’yi tedirgin etmekte ve bu boşluğu doldurma yönünde yaklaşımlar sergilemektedir. Bu güne kadar hedeflediği Irak Kürtlerini PKK ‘ye karşı kullanma arzusu başarılı olmamıştır. Şimdi ise Irak Kürtleri ile Türkiye Kürtlerinin yakınlaşması Türkiye’yi ayrıca sıkıştırmıştır. Türkiye bu sıkışıklık ortamında süreci atlatmak için, PKK’den eylemsizlik kararı almasını istemiştir. Özetle bu “Eylemsizlik kararı” da Türkiye’nin süreci atlatma ihtiyacından kaynaklanmaktadır.
Gerek Referandum gerekse Irakta ki boşluk Konusunda Hükümet tedirgindir ve bu nedenle Öcalan ile görüşmüştür. Görüşmenin gerçek nedeni budur ve Kürt sorununun adil ve barışçıl çözümü ile ilgili bir samimiyeti yoktur.
Meselenin özüne girmeksizin PKK’den istenen ateşkesler ve PKK’nin en küçük bir fırsatı barış lehine değerlendirme anlayışı sonucu yaptığı tek yanlı ateşkesler giderek anlamını yitirmektedir. Ağır saldırılar ve operasyonlar ve bu operasyonlara karşı meşru savunma çatışmaları bu tek yanlı ateşkeslerin başarılı olmadığını göstermekle kalmamakta, PKK’nin barış niyetlerinin sorgulanmasını da getirmektedir. Sık Sık yapılan bu tek yanlı ateşkeslerin PKK’nin ciddiyetini tartışmaya açtığı görülmelidir. Bu nedenle sonucundan emin olunmayan ve sorunun özünü kapsamayan görüşmeler ve anlaşmalar üzerinden tek yanlı ateşkesler faydadan çok zarar verebilmektedir. Yapılacak ateşkesler sorunun üzerinden ve kalıcı olabilecek koşullar üzerinden yapılmalıdır.
Sorun, tarafların meselenin özü üzerinde buluşmaları ile çözülebilir. Sorunun özü Kürtlerin Türkiye vatandaşı olarak demokratik bir zeminde haklarına kavuşmasıdır. Son görüşmelerde bu meselenin gündeme gelip gelmediği yönlü bir açıklama yapılmamıştır. Ancak Kürt tarafı bu görüşmenin müzakereye dönüşmesi gerektiğini ısrarla istemektedir. Müzakere tarafların bir birlerini karşılıklı olarak tanımalarını zorunlu kılar Oysa bu gün Türk devletinin böyle bir yaklaşımı görülmemektedir.
Görüşmelerde bahse konu maddeler KCK tutukluları, seçim baraj sorunu ve Öcalan üzerindeki tecridin kaldırılması konularıdır. Kuşkusuz bu talepler önemlidir ve haklıdır ancak bu taleplerin meselenin özü ile direkt bir ilişkisi yoktur meselenin özü Kürtlerin Demokratik cumhuriyet içerisinde kendi kimlikleri ile nasıl konumlanacağıdır. Konu Türklük esasına dayalı bir cumhuriyette Kürtlerin kaç milletvekiliyle temsil edileceği sorunu değildir. Kürt halkının anayasal haklarını belirlemeyen bir anlaşma savaşı sonlandıramaz. Meselenin özünden hareket etmeyen bir görüşme veya anlaşma barışı getiremeyeceği gibi süreci oyalamaktan öte gidemez.
Yapılan görüşmeler ve yapılan eylemsizlik kararı savaşın telafisi mümkün olmayan kayıplara yol açtığı bir ortamda barışa ve gerçek çözüme fırsat yaratan bir yaklaşım olarak değerlendirilmelidir. Sürecin bu dar sınırlarda kalmaması ve gerçek çözüm için müzakere biçiminde devam edip, bir an önce barışa ulaşmak için Barış yanlıları daha tutarlı ve kararlı aktiviteler gerçekleştirmelidir. Böylece savaşın devamına yol açan bu kısır döngüde demokratik barış lehine dengeleri değiştirmek gerekmektedir. Savaşın devamına yol açan bu dengeleri değiştirmek için genel bir barış seferberliği başlatılmalıdır.
- Yorum yazmak için giriş yapın veya kayıt olun
