Boykot
12 Eylül 2010 tarihinde yapılacak referandum, yıllardır süren iktidar çatışmasının sonucudur. AKP Anayasal değişikliği öngören bu paketle esas olarak yargı alanını yeniden düzenlemek istiyor. Bu paket kabul edilirse, AKP'de temsilini bulan güçlerin iktidarlaşması da Anayasal boyuta taşınmış olacak... Yapmayı düşündüğü düzenlemeleri demokratikleşme ve özgürleşme olarak topluma sunan AKP, özünde iktidarlaşma mücadelesi veriyor... Bu pakette ezilenlerin taleplerine, Emekçilerin Kürtlerin ve Alevilerin taleplerine yer verilmedi. Buna rağmen AKP ve yandaşlarının yaptığı propagandaya bakıldığında başarılı sayılabilecek bir performans sergiledikleri görülür.
Erdoğan, 20 Temmuz 2010 tarihli Meclis grup toplantısında yaptığı konuşmayla referandum kampanyasını başlattı. 12 Eylül 2010 tarihinde yapılacak referandumda anayasa değişiklik paketine neden 'evet' denmesi gerektiğini anlattı. Konuşmasında, 12 Eylül döneminde idam edilen gençlerden, Erdal Eren den Necdet Adalıdan söz etti. Mektuplarını okudu. Mektupları okurken sesi titredi. Ağlamamak için kendini zor tuttu. Bazı AKP’liler ise ağladı.(Şüphesiz ki onları asıl duygusallaştıran ve ağlatan şey devrimcilerin asılması ve sistemden hesap soran mektupları değildi. Onları ağlama düzeyine getiren sözler, yedi devrimcinin katillerinden biri olan Mustafa Pehlivanoğlu’nun dini değerlere vurgu yapan ve milliyetçilikten söz eden mektubuydu.) Erdoğan konuşmasında: “Tam 30 yıl sonra, yine bir 12 Eylül günü, işte bu işkenceler, zulümlerle, bu insanlık dışı uygulamalarla milletçe hesaplaşacağız. Gencecik ölümlerle, zamansız vedalarla, 17 yaşındaki çocukları yağlı urgana taşıyan zihniyetle hesaplaşacağız. Gencecik yaşında haksız bir şekilde idam edilen Mustafa'nın 'Allah'tan bulurlar' dediği gün işte 12 Eylül 2010 günüdür.''demişti...
Erdoğan 12 Eylülün zulmüne uğramış geniş halk kesimlerinin, ezilenlerin duygusal dünyasına hitap ederek “evet” oyu istedi-istiyor. Mustafa Pehlivanoğlundan söz ederek “Hayır” oyu kullanacağını ilan etmiş MHP'nin de oylarını talep etti-ediyor... Kampanyayı başlattığı grup toplantısındaki bu ilk konuşması ve sonraki günlerde attığı nutuklar devam ediyor. Nabza göre şerbet vermeye devam ediyor. Doğrusunu söylemek gerekirse muhaliflerine CHP ve MHP'ye göre daha “inandırıcı” olduğu da söylenebilir...
Şüphesiz ki Erdoğan, yaptığı konuşmalarla mensubu bulunduğu sermaye güçlerinin çıkarı doğrultusunda devletin yeniden yapılandırılacağını ilan edecek değil... Kavramların içini boşaltarak farklı göstererek oy istiyor. Emekçilerin taleplerine yaklaşımında da bu tutum açıkça görülüyor. Referanduma sunulacak pakette Kamu emekçilerine TİS hakkının tanınacağı ifade ediliyor.
Mevcut düzenlemeye göre Toplu görüşme sonunda anlaşmaya varılırsa taraflarca mutabakat metni imzalanıyor... Metin, uygun idari veya kanuni düzenlemenin yapılabilmesi için Bakanlar Kurulunun takdirine sunuluyor.. Toplu görüşme sonunda mutabakat metni imzalanamamışsa, anlaşma ve anlaşmazlık noktaları da taraflarca imzalanacak bir tutanakla uzlaştırma kuruluna gönderilir. Uzlaştırma kurulu kararı bağlayıcı değildir Son karar mercii Bakanlar kurulunundur.
53. Maddenin Teklif edilen hali
Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının 53 üncü maddesinin kenar başlığı “A. Toplu is sözleşmesi ve toplu sözleşme hakkı” seklinde değiştirilmiş, üçüncü fıkrası yürürlükten kaldırılmış ve maddeye aşağıdaki fıkralar eklenmiştir. “Memurlar ve diğer kamu görevlileri, toplu sözleşme yapma hakkına sahiptirler. Toplu sözleşme yapılması sırasında uyuşmazlık çıkması halinde taraflar Uzlaştırma Kuruluna başvurabilir. Uzlaştırma Kurulu kararları kesindir ve toplu sözleşme hükmündedir. Toplu sözleşme hakkının kapsamı, istisnaları, toplu sözleşmeden yararlanacaklar, toplu sözleşmenin yapılma sekli, usulü ve yürürlüğü, Uzlaştırma Kurulunun teşkili, çalışma usul ve esasları ile diğer hususlar kanunla düzenlenir.” Görüldüğü gibi uzlaştırma kurulunun kararı bağlayıcıdır. Bu kurulun teşkili de kanunla düzenlenecek. Mevcut Asgari Ücret Tespit Komisyonunda işçiler nasıl bir figüranlık rolü oynuyorsa kamu emekçilerine de aynı rol uygun görülüyor. Bu düzenlemeye “Evet” demek mümkün mü? Bu düzenlemeye “evet” denilmesi kamu emekçilerinin yürüttüğü 20 yılı aşan mücadelesinin inkârı demektir. Yandaş sendika Hükümet güdümlü Memur-Sen Evet” dese de bu gerçeklik değişmez..Grev hakkı ve TİS bir bütündür. Grev hakkının olmadığı yerde gerçek TİS hakkının var olduğunu söylemek mümkün değildir. Her iki halde de hem mevcut durumda hem de yapılması düşünülen düzenlemeyle irade Hükümetin elindedir. Sadece karar verecek olan kurulun adı değişik.. Böyle olduğu halde Hükümet emekçileri yanılsamaya düşürerek önemli bir değişiklik yaptığını kabul ettirmeye ve bunun karşılığında “evet “oyu istemektedir
Erdoğan, partisince Çorum’da düzenlenen mitingde KESK ve Kamu-Sen’e sert çıkarak şunları söyledi: “KESK, Kamu-Sen, o kadar ideolojikler ki, ’Bu işi halk oylamasından sonraya bırakalım.’ Niye? O zaman diyorlar, ’toplu iş sözleşmesi çıkacak ya.’ Evet, çıkacağını da kabulleniyorlar. Siz ne yapıyorsunuz diyoruz. ’Biz hayır diyoruz’ diyorlar. Bu ne perhiz ne lahana turşusu. Mademki toplu iş sözleşmesi bu kadar güzel, o zaman niye oyunu vermiyorsun? Arkadaşlarım kendileriyle görüşmeyi yapacaklar. Gereği konuşulacak. Böyle 25 kuruşa simit yok. İdeolojik davranma. Doğrunun yanında olacaksın. İki kere iki dört. Bu yolda olmayanlar kusura bakmasın. Haddini bildirmek benim milletimin görevi.” ( milliyet 2010.08.18)
Önce bir düzeltme yapmak gerekiyor. MHP güdümlü Türkiye Kamu-Sen’in “Hayır” dediği biliniyor... Ancak Erdoğan KESK’in tutumunu çarpıtıyor. KESK’in tüzel kişilik olarak tutum belirlemediğini bildiği halde “Hayır” dediğini söylüyor. KESK’in merkezi düzeyde farklı tutumlara sahip olduğu ancak Demokratik Anayasa talebini dillendirdiği de biliniyor. Erdoğan kamu emekçilerini “evet” demeye çağırıyor. Grevli TİSli sendikal hak ve özgürlükler için bedel ödeyen kamu emekçilerinin bu düzenlemeye “evet” denesi kendi mücadelesini inkâr etmesidir. Bu mümkün değil… Mevcut 4688 sayılı yasadan özünde farklı olmayan bir Anayasal düzenlemeye evet demek düşünülemez. Düzenlemeyle özgür toplu pazarlık yerine “tahkim sistemi” getirilmektedir. Hatta 4688 sayılı yasadan daha geri bir düzenleme dayatılmak istendiği de söylenebilir... Çünkü bu düzenlemeyle grev yasağı, Anayasal bir düzeye getiriliyor.
Yıllılardır grevli toplu sözleşmeli sendikal hak ve özgürlük mücadelesi veren kamu emekçilerinin iradesi dün olduğu gibi bugün de tanınmıyor. Bu konuda devletin klasik politikası kendisinin dışında, hiçbir örgütlü iradeyi tanımama politikası devam ediyor.
Emekçilerin çalışma hayatını zorlaştıran başka düzenlemeler de öngörülüyor. İşçilere emekçilere saldırı programlarını meşrulaştırma işlevini yerine getiren kurumlarından biri olan Ekonomik Sosyal Konsey (ESK) anayasal kurum haline getirilmek isteniyor. Emekçilerin birden fazla sendikaya üye olmasına imkan tanıma adı altında örgütsüzlük dayatılıyor.. Ve söz konusu bu Hükümet dayatmaları kamu emekçileri açısından kazanım olarak tanımlanıyor...
Erdoğan Anayasa paketini tanıtırken sadece emekçilere seslenmiyor. Son konuşmalarında Dersim katliamından yeniden söz etti. Tarihle yüzleşmenin bir aracı olarak değil, politik çekişmelerin malzemesi yaparak Dersim katliamından söz edip “evet” oyu istedi. Dersim katliamından söz edip “bir taşla birkaç kuş vurma” politikasını gündemleştirdi. Bir yandan demokrat pozlarında Alevilere çiçek atarken, öte yandan Kılıçdaroğlunu ve CHP’yi sıkıştırıyor.
Peki, Dersim Katliamından söz etmek “evet” için yeterlimi?
Alevilerin oylarını almak bu kadar basit mi? Aleviler haklı olarak neden beni oyalıyorsun? Oylanan pakette taleplerim neden yer almıyor diye sormaz mı?
Kaldı ki dersim kıyımından söz edilirken hem tarihsel süreç çarpıtılıyor hem de günümüzde sürdürülen politika aklanmaya çalışılıyor. Dersimde yaşananlar, devlet politikasından soyutlanarak sorumluluk İsmet İnönü ve CHP ile sınırlandırılıyor. Şüphesiz ki İsmet İnönü de dönemin bütün CHP'lileri gibi Dersim katliamından sorumludur… “Birinci tenkil harekâtının (1937) sona ermesinden birkaç gün sonra, (4 Mart 1925 tarihinden 25 Ekim 1937 tarihine kadar Aralıksız 12 yıl başbakanlık yapmış olan) İsmet İnönü… Başbakanlık görevinden istifa eder… Başbakanlık koltuğuna, bu kez İnönü’nün kabinesinde iktisat (ekonomi) bakanı olarak görev yapmış olan Celal Bayar oturur.” (Cafer Demir Osmanlı ve Cumhuriyet Döneminde Dersim S:227) Dönemin Başbakanlık görevlerini yürüten (25 Ekim1937ye kadar ) İnönü ve daha sonrası için Bayar’ın sorumlulukları açıktır. Ama açık olan diğer husus ise bu sorumluluğun esas olarak devlete ait olduğudur.
TBMM’nin 30 Haziran 1938 günü düzenlenen oturumunda dönemin Başbakanı Celal Bayar meclisin tatile girmesi dolayısıyla konuşma yapar. Konuşmasında Dersim Sorununa bir kez daha değinir: “Bu yıl, meselelerde bir konu dikkatinize sunulmaya değerdir. Bu Dersim sorunudur… Bu yıl programımıza göre Askeri harekâtın sürdürülmesi gereklidir. Geçen yıla kıyasla şimdi oraya daha fazla kuvvet yığmış bulunuyoruz. Dersim’de bu programın uygulanması, Dersim meselesini kesinlikle ortadan kaldırma gerekliliğinden kaynaklanıyor.” (Age S:234)
Anayasa referandumu için ‘hayır’ kampanyası yürüten Hak ve Eşitlik Partisi Genel Başkanı Osman Pamukoğlu, sorumluluğun devlete ait olduğu gerçeğini kendi anlayışı doğrultusunda şu çarpıcı sözlerle ifade ediyor: “Hünerleri olmadığı için ölülerle ve Cumhuriyetin kuruluş dönemindeki insanlar ile uğraşıyorlar. ‘Atatürk’ diyemiyorlar, meydanı boş buldukları zaman onu da diyecekler. İsyanları devletler nasıl bastırdıysa, Atatürk de öyle bastırdı. Bundan sonra olacaksa yine aynı şekilde bastırılacaktır” (Hüriyet 20.08.2010)
Şimdi de Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal’in 1936 yılında Meclis açılışında yaptığı konuşmayı aktaralım: “Dahili (iç) işlerimizde en mühim (önemli) bir safha varsa, o da Dersim meselesidir. Dâhilde bulunan iş bu yarayı, bu korkunç çıbanı, ortadan temizleyip koparmak ve kökünden kesmek işi her ne pahasına olursa olsun yapılmalı ve bu hususta en acil kararların alınması için hükümete tam ve geniş salahiyetler (yetkiler) verilmelidir. Diyordu” (Age. s:208) Mustafa kemal’in Dersimi bombalayan manevi kızı ve ilk kadın savaş pilotu Sabiha Gökçeni, kutsal bir görevi yerine getirdiği gerekçesiyle Türk Hava Kurumu murassa (iftihar)madalyasıyla ödüllendirdiği de biliniyor.
Erdoğan'ın “1938’de vergi vermiyorlar diye 30–40–50 bin Dersim’li yi bombalayarak öldürülmesini” itiraf etmesi ve ‘işte CHP budur’ demesi gerçekleri bütün yönleriyle açıklamıyor. Bu anlamda kendisi ve AKP’nin de günümüz sorumluluğundan ve faturasından sıyrılması mümkün değildir. Keza Dersim katliamında İsmet İnönü'nün Cumhurbaşkanı olmadığı cevabını vermek de CHP’yi kurtarmıyor. Kemal Kılıçdaroğlu’nun “Ben (Dersim’in bombalandığı tarihte) daha doğmamıştım” demesi de kendisini kurtarmıyor...
Önemli olan dünden bugüne devam eden egemenlerin inkâr ve imha siyasetlerinin itiraf edilmesidir. Yaşanan zulüm düzeninin teşhir edilmesidir. Gerçekler açığa çıkmadan hesabı verilmeden-sorulmadan demokratikleşme doğrultusunda en sıradan bir adım bile atılamaz.
Erdoğan’a sormak lazım? Dünün devlet politikası ile günümüzde izlenen devlet politikası çok mu farklıdır? On binlerce insanın hayatını kaybettiği, yaralandığı, milyonlarca insanın yerinden yurdundan göçertildiği, binlerce köyün boşaltıldığı, işkence tezgâhlarında ve cezaevlerinde katledildiği gerçek değil mi? 17 bini aşkın faili meçhul cinayetin hesabı verildi mi? “Çocuk da olsa kadın da olsa gereğini yapın” “Amanosları temizleyin” talimatları çok mu demokratikti?
12 Eylülle Hesaplaşacağız söylemi “evet” oyu getirir mi?
Kendisi hesap verme konumunda olduğu halde Erdoğan’ın “12 Eylülle hesaplaşacağız” söylemi tam bir komedidir... Kendisi 12 Eylülün açtığı yolda siyasi güç sahibi olan bir zihniyetin temsilcisiyken 12 Eylülle nasıl hesaplaşacak? Şüphesiz ki geçici 15. maddenin kaldırılacak olması politik-psikolojik boyutları itibariyle önemlidir. İşin hukuksal boyutu tartışmalı da olsa önemlidir, olumludur... Yapılması düşünülen Anayasal değişiklikle (zaman aşımı gerekçe gösterilerek) Kenan Evren ve diğer sorumluların yargı önüne çıkarılıp çıkarılamayacağı tartışılıyor...
Ancak paket sadece bu maddeden ibaret değil… Ve AKP'nin de 12 Eylülcüleri yargılama anlamında niyeti olmadığı gibi sınıfsal konumlanışı da müsait değil... Dolayısıyla geçici 15. maddenin kaldırılmasıyla 12 Eylülcülerden hesap sorulacağı sonucunun çıkarılması hayaldir. Kenan Evrenin Cumhurbaşkanlığı köşkünde Abdullah gül tarafından ağırlandığı ve itibar gördüğü de henüz unutulmadı. Kaldı ki 12 Eylül ile hesaplaşmak kimilerinin yazıp çizdiği gibi “asmayalım da besleyelim mi?” demiş olan cunta şefi Kenan Evren'in yargılanması-cezalandırılması da değildir.
12 Eylülle hesaplaşmak onu yaratan ekonomik ve siyasi zeminle hesaplaşmaktan, Kapitalist sistemle hesaplaşmaktan geçiyor. Unutmamak gerekir ki, 12 Eylülül'ün dayanağı sermayedir, bürokratik askeri diktatörlüktür, emperyalizmdir. Ve tüm bu güçlerin cisimleştiği Anayasal düzendir. Bir türlü değiştirmek istemedikleri ve değiştirme teklifinin dahi yapılamayacağı Anayasanın başlangıç ilkeleridir. Kürt halkının kölelik statüsünde tutulmasını öngören tekçi anlayıştır. Aleviliği ezilen inanç statüsünde tutan, Diyanet İşleri Başkanlığında ve zorunlu din derslerinde ifadesini bulan kurumlaşmadır. Siyasi partiler kanunu ve %10 baraj sistemidir. Dolayısıyla AKP'nin öngördüğü değişiklikler 12 Eylül'ün özüne, ruhuna, temel felsefesine dokunmayan değişikliklerdir.
AKP'nin öngördüğü değişiklikler özünde makyaj değişikliklerdir. Paketin omurgasının, iktidar çatışmasından kaynaklandığı ve yargının yeniden dizayn edilmesi olduğu biliniyor. Geleneksel güçlerin hizmetindeki yargının, bu kez AKP'nin temsil ettiği kesimin hizmetine sokulması ve iktidarlaşması çabası olduğu çok açık...
Şimdiye kadar geleneksel siyasi güçlere ve askeri bürokrasiye hizmet eden 12 Eylül Anayasasından bazı değişiklikler yapılarak yararlanmak istemektedirler. Nasıl ki YÖK'ü ele geçirdikten sonra bu kurumla ilgili şikâyet etmekten vazgeçtilerse bu yaklaşım diğer kurumlar için de geçerlidir.
12 Eylülün ürünü olan kurumları kendilerine uydurma ve tekçi anlayışı savunmanın yanı sıra baskı ve zulmü pekiştirmeyi öngören “özel ordu” gibi önermeleri de ihmal etmiyorlar... Kürt örgütlülüğünü en iyi ben bastırırım, en iyi ben ezerim, Kürtleri en iyi ben aldatırım, işleviyle hareket ettikleri için 12 Eylül Anayasasının özüne dokunmuyorlar...
Ergenekoncuların savcısıyım, darbecilere karşıyım, diyerek esip gürleyen Erdoğan sıra Kürt kıyımının faillerine gelince ses bile çıkaramıyor. Kürtler konusunda “iyi çocuklarla” onların koruyucularıyla işbirliği geliştiriliyor. 12 Eylül referandumu dolayısıyla geleneksel güçlerin makyajlamaya çalıştığı CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu Erdoğan’a cevaplayamayacağı bir soru yönelterek bu soru üzerinden Ergenekoncuların avukatlığı rolünden sıyrılmak istiyor...
Kılıçdaroğlu: “Darbecilere karşıysanız 27 Nisan Elektronik Muhtırayı yazdığını ifade eden Büyükanıta neden dokunmuyorsunuz? ” sorusunu soruyor... Erdoğan ve Büyükanıt bu sorunun cevabını vermiyor-veremiyorlar. Görüşmenin“devlet sırrı“ olduğunu ve bu görüşmede neler konuşulduğunun mezara kadar açıklanmayacağını ifade ediyorlar. Oysaki 2007 yılı 27 Nisan e-muhtırası sonrası, 4 Mayıs 2007 tarihinde Dolmabahçe Sarayında yapılan bu görüşmenin-uzlaşmanın Kürt sorunuyla ilgili olduğunu Kılıçdaroğlu da çok iyi tahmin ediyor. Bu görüşme Kürtlerin mücadelesini tasfiye temelindeki işbölümü karşılığında AKP'nin iktidarlaşmasına ses çıkarılmayacağının anlaşmasıydı-görüşmesiydi. AKP'nin Anayasa Mahkemesince kapatılmamasının gerekçesi de buydu. Ve bu gerekçeler burjuva basınında açıkça yazılıp çizildi...
Şüphesiz ki yapılması düşünülen Anayasal değişiklikleri yetersiz bulsalar da verili, duruma göre ileri gören kesimlerin varlığı biliniyor. Bu kesimler “evet” diyecekler. Bazı sol çevreler ve liberaller AKP'nin yetersiz de olsa "demokratikleşmeyi" sağlayan bir güç olduğunu iddia etmeye devam ediyorlar... Oysaki hayatın her alanında yeni hak kayıpları sürüyor. Cezaevlerindeki uygulamalar 12 Eylül dönemini aratmıyor. Yüzlerce hasta tutsak göz göre göre ölüme terk ediliyor. İHD verilerine göre 2007–2008–2009 yıllarında, sadece hapishanelerde 79 insan katledildi. 2007'de Polis Vazife ve Salahiyetleri Kanununda değişiklik yapılmasından sonra, aynı yıllarda 98 insan yargısız infaz edildi. 68 insan köy korucularınca katledildi.19 insan da gözaltında öldürüldü. Bu uygulamaların 12 Eylüllü aratmadığı açık değil mi?
Yine 1700'e yakın DTP'li siyasetçi ve onlarca Kürt sendikacı, KCK operasyonu adı altında "terör" demagojisiyle tutuklandılar... Seçilmiş temsilciler kelepçelenip, basın önüne çıkarılarak Kürtlerin onurları rencide edildi. TC'nin AKP eliyle yürüttüğü kirli savaş politikaları biliniyor; Şemdinli'de Umut kitap evine bomba atan “iyi çocuklar”, Şemdinli halkı tarafından suçüstü yakalanıp, devlete teslim edildikleri halde serbest bırakıldılar. İyi çocuklar ve arkasındaki güçler cezalandırılacağına, bombayı atan failler hakkında iddianame hazırlayan savcı cezalandırıldı. Üstelik mağdurlar hakkında dava açıldı. AKP’nin bu olaydaki işbirlikçi rolü açık. On iki yaşındaki Uğur Kaymaz babasıyla birlikte katledildiler; Devletin kolluk kuvvetleri yakaladıkları bir çocuğu kameraların karşısına alarak, halkın gözü önünde göstere göstere kolunu kırdılar. Üniversite öğrencisi Aydın Erdem herkesin gözü önünde kurşunlanıp öldürüldü. Yine üniversite öğrencisi Şerzan Kurt Muğla'da kurşunlanarak öldürüldü. Sekiz yaşındaki Ceylan Önkol vücudu parçalanarak öldürüldü. En son “Terörist” diye kovaladıkları çocuğun babasını vurdular. Mersin’de bir Çevik Kuvvet polisi, yedi yaşındaki oğlu Hasan’ı kurtarmak isteyen Nezir Borak’ı alnından vurdu ve şimdilik komada...
Binlerce çocuk, genç, kadın ve siyasetçi işkenceli sorgulardan geçirilerek zindanlara atıldı-atılıyor. Siyasi partilerini kapatma, seçilmiş temsilcilerini cezaevlerine atma ve siyasi yasaklı duruma getirime yoluyla Kürtlerin iradesi yok sayılıyor. Siirt, Erciş ve Batman-Kozluk'ta olduğu gibi bizzat devlet eliyle gerçekleştirilen tecavüzlerle, bu durum daha da pekiştiriliyor. Kürtler adeta iğdiş edilerek, toplu kırıma tabi tutuluyor. Çok organizeli olarak bu uygulamaları yapan devlet güçlerinin, AKP hükümetiyle ilişkileri sadece devlet memuruyla hükümet ilişkisi düzeyinde değildir. Bu uygulamaların başını çeken ‘Özel Harekât Timleri' bizzat AKP'nin İçişleri Bakanının yemekli toplantısı ve son perspektifleriyle bölgeye gönderiliyor. Bu da AKP'nin yapılan özel savaş uygulamalarını ne kadar doğrudan yönettiğini gösteriyor.
Referanduma sunulacak paket halkın gerçek ihtiyaçlarına yanıt vermiyor. Ezilenlerin ihtiyacı, 12 Eylül anayasasının çöpe atılmasıdır. Ancak mevcut anayasa referandumu etrafında oluşan taraflar bu ihtiyaca cevap vermiyor... “Evet” tarafı, mevcut 12 Eylül anayasasını yeniden ambalajlayıp önümüze koyuyor. . “Hayır” cephesinin başını çeken Faşist-ırkçı statükocu güçlerin tutumu yeterince bilindiği için üzerinde durmaya değmez. Her iki cephe de emekçilerin, Kürtlerin ve Alevilerin taleplerine cevap olamıyorlar... Bazı sol grupların “Hayır” demesi statükocu cephenin konumlanışını değiştirmiyor. Söz konusu grupların yaptığı çağrılar ve yürüttüğü çalışmalar emekçi kitleleri etkilemekten oldukça uzaktır. CHP ve MHP'nin oluşturduğu 'Hayır' cephesi ezilenlerin AKP'ye yönelik tepkilerini kendi potalarında biriktirerek, krizdeki rejime soluk aldırmaya çalışıyorlar.
Egemenlerin yürüttüğü iktidar mücadelesi emekçileri ve sol kesimi bölmüş durumda… Geniş emekçi kitleleri etkileyen ve “Demokratik Anayasa” talep eden bir demokrasi cephesinin olmayışı “Evet” ve “Hayır” cephelerin işini kolaylaştırıyor... Oysaki iktidarda olanlar ile iktidarlaşma mücadelesi veren her iki egemen kesimin mücadele programlarında ezilenlerin talepleri yer almıyor. Bu çatışmadan ve çıkan çatlaklardan faydalanmak mümkündür. Bu ise demokrasi güçlerinin etkin ve birleşik çabasıyla mümkündür…
Somut durumda devrimci -demokrat birey ve kesimlerin tutumu egemen sınıflar arasındaki bu dalaşta, taraf olunmamasıdır... Emekçiler, Aleviler ve Kürtler egemen sınıfların 'Evet-Hayır' cephelerine yedeklenmemelidir...12 Eylül rejiminden, Kürtleri tanımayan sömürgeci sistemden hesap sormak için sandık başına gidilmemesi bugün için en doğru tutum olarak görülüyor. Anayasa referandumunun BOYKOT edilmesi, aynı zamanda ırkçı ve dinci blokların geriletilmesi ve teşhir edilmesi çalışmasıdır. Güçlü bir demokrasi cephesi oluşturulduğu oranda “Demokratik Anayasa” talebinin karşılığı da şekillenmiş olacaktır.
- Yorum yazmak için giriş yapın veya kayıt olun

Hocam yorumunuzun önemli
Hocam yorumunuzun önemli bir kısmına katılmamak mümkün değil. Ancak siz de Tüm "Hayır"cıları aynı kefede değerlendirmek gibi bir yanılgıya düşmüşsünüz. Madem ki bu Anayasa taslağı 12 Eylül Anayasasından da daha geri (bence de böyle) o zaman devrimci demokratların yurtseverlerin kayıtsız kalmaları yani boykot demelerini nasıl izah edeceğiz. bu politikasızlığın ta kendisi değil mi?
ilhan Arkadaşa Yanıt
Değerli İlhan arkadaş, öncelikle yorumlarınız için teşekkür ederim. Tartışmayı derinleştirme açısından önemli bir katkı oluşturdu… Ancak izninizle belirtmek isterim ki bana atfen ifade ettiğiniz yorumlar ve düşüncelere sahip değilim. Bazı saptamalarınıza da katılmıyorum...
Eleştirilerinizde bütün “hayır”cıları aynı kefede değerlendirdiğimi iddia ediyorsunuz. Ayrıca “Boykot” tutumunu “kayıtsızlık” ve “politikasızlık” olarak niteliyorsunuz: “Madem ki bu Anayasa taslağı 12 Eylül Anayasasından da daha geri (bence de böyle) o zaman devrimci demokratların yurtseverlerin kayıtsız kalmaları yani boykot demelerini nasıl izah edeceğiz. bu politikasızlığın ta kendisi değil mi?” diyorsunuz.
Yanıtlamaya çalışayım: Hemen ifade etmem gerekir ki Hayır’cıları aynı kefeye koyduğum değerlendirmesini ağır ve haksız buluyorum. Hayır diyen sol gruplarla ilgili şu ifadeyi kulanmışım: “Bazı sol grupların “Hayır” demesi statükocu cephenin konumlanışını değiştirmiyor. Söz konusu grupların yaptığı çağrılar ve yürüttüğü çalışmalar emekçi kitleleri etkilemekten oldukça uzaktır.” Aslında aynı değerlendirmeyi “Evet” diyen sol gruplar için de söylemek mümkün... Evet/Hayır diyen sol grupların biri AKP ambalajlı 12 Eylül Anayasasına “evet” derken, diğeri de mevcut statükoyu devam ettirmeye kan taşımaktadırlar. Yani Hayır diyen sol gruplar da 12 Eylül Anayasasına onay vermek durumunda kalmaktadırlar. Özcesi Hayır’cılar aynı kefede olmamakla birlikte egemenlerle ayrışan ve emekçilerin önünü açan Kürtlerle köprü kuran bir taktik geliştiremedikleri de ortada.
AKP’nin hazırladığı paketin, mevcut Anayasadan daha geri olup olmadığı meselesine gelince…
Yargı alanında yapılması düşünülen değişiklikler dışında diğer maddelerde AKP, CHP ve MHP’nin anlaştıkları biliniyor. Mecliste yapılan görüşmelerde bu gerçeklik açığa çıkmıştı. Bütün mesele yargının egemen güçlerden hangisinin denetiminde olacağı meselesidir. Mevcut iktidarı elinde bulunduran güçlerle İktidarlaşmak ve yargıyı kendi hizmetine sokmak isteyen güçlerin çatışmasıdır, yaşananlar. Bu çatışmada ezilenlerin taraf olması beklenemez.
Paketteki diğer maddeler tek tek incelendiğinde kimi maddelerin mevcut Anayasadan “daha geri” kimisinin ise “daha ileri” olduğu söylenebilir. Ancak bu “ileri” ve “geri” kavramları da göreceli kavramlardır. Neye göre “ileri” neye göre “geri” sorularını sormak sınıf bilinçli emekçiler için zorunludur. Egemen güçlerin ezilenlerin iradesini hiçe sayarak dayattıkları bu oyuna katılmak doğru değildir. Egemenlerin ezilenleri nasıl yöneteceklerine dair yürüttükleri kavgada taraf olunmamalıdır... Dolayısıyla egemenlerin her iki cephesinin dayatmalarına karşı çıkılmalıdır. Bu çıkış ta BOYKOT tur. Ancak bu durum seyirci kalmayı değil her iki bloğu da teşhir etmeyi gerektiriyor. Ezilenler oluşturacakları demokrasi cephesiyle kendi hukuklarını oluşturmalı, Demokratik Anayasayı inşa etmelidir. İktidarlaşmalıdır. Bu tutum ise ne politikasızlık nede kayıtsızlıktır.
Şüphesiz ki Boykot tutumunu savunan birey ve çevrelerin gerekçeleri aynı değildir. Benim de hangi gerekçelerle Boykotu savunduğum yazıdan anlaşılıyor sanırım. Ancak Boykot, farklı gerekçelerle savunulsa da içinde Kürtlerin de yer aldığı çeşitli gurup ve bireylerin savunduğu en doğru tutumudur.
Bugün boykot tutumunu savunan güçlerden en kitleseli olan Kürt hareketinin konumlanışını anti-şoven mücadele açısından iyi değerlendirmek gerekiyor. Kürt hareketinin Boykot sözcüsü gibi görünmesinden de sınıf bilinçli emekçilerin “gocunmaması” gerekmektedir. Tam tersine, somut durumu şovenimi teşhir etmede, ajitasyon ve propaganda da avantaja dönüştürmek, fırsata çevirmek gerekiyor.
Kürt hareketinin Boykot tutumunun gerekçelerini, Boykot’un, “evet” e dönüşebilmesi için öne sürdükleri talepleri tartışabiliriz. Yetersiz bulabiliriz. Ama bu tutumun kayıtsızlık olduğunu söyleyemeyiz. Kürt hareketinin ayakta kalmasının sırrı kitleleri seferber edebilen özelliğini yitirmemesinden kaynaklanıyor. Geniş kitleleri tartıştırdıklarını, seferber ettiklerini ve her gün aktif politika yaptırdıklarını kabul etmemiz gerekiyor. Dolayısıyla Boykot tavrının pasif, kayıtsızlık ve politikasızlık olduğunu en azından Kürtler açısından iddia edemeyiz.
Diğer grup ve bireylerin işyerlerinde yürütecekleri çalışmalar açısından değerlendirdiğimizde de en aktif tutumun “boykot” olduğu kendiliğinden anlaşılıyor. Farklı gerekçeleri olsa da bu böyledir. Çünkü bugün için “Boykot”tan söz etmek egemenler için en kabul edilmez en “tehlikeli” durumu ifade ediyor. Bu “tehlike” kuşkusuz ki ezilen Kürt halkıyla birlikte aynı mesajı dillendirmekten kaynaklanıyor… Egemenlerin Kürtleri nasıl “öcü” gösterdiklerini ve birinin diğerini Kürtlerle işbirliği yapmakla nasıl suçladıklarını hep beraber izliyoruz… Selamlar saygılar…
YANIT
Sevgili Hocam;
Öncelikle gösterdiğiniz inceliğe teşekkür ediyorum.
“Bazı sol grupların “Hayır” demesi statükocu cephenin konumlanışını değiştirmiyor. Söz konusu grupların yaptığı çağrılar ve yürüttüğü çalışmalar emekçi kitleleri etkilemekten oldukça uzaktır.”
yönlü saptamanız pratik bir gerçekliği ifade etse de politik bir gerçekliğe denk düşmemektedir.
Şöyle ki; sol, devrimci güçler gruplar kitlesel olmayabilirler, kitlelerle bağ kurmada sıkıntılı olabilirler, politika yaptığını öne süren güçler açısından bu eksiklik politik saflaşmayı geçersiz kılmamalıdır düşüncesindeyim.
İzninizle Tartışmayı daha somutlayarak sürdürmek istiyorum. Çünkü o zaman söylediklerimiz ve en azından bu tartışmada sizinle olan benzerlik ve farklılıklarımız daha iyi anlaşılır kanaatindeyim.
Ben bir kamu emekçisiyim ve sizin de yıllarca kamu emekçileri hareketine yapmış olduğu katkıyı bilen birisiyim.
Bizler yıllarca kamu emekçilerinin "grevli TİS'li bir sendika hakkı savunduk. Getirilen değişikliğe baktığımızda bu hakkın nasıl da elimizden alındığını ve Grev hakkının Anayasal yasak altına alındığını, getirilen TİS hakkının da aslında şuan yürürlükte olan Toplu Görüşmeyle bir farkının olmadığı konusunda sanırım hemfikiriz. O zaman bizlerin buna rıza göstermemiz doğru olur mu? Rıza göstermeyeceğinizi biliyorum ama referandumu boykot ederek çıkabilecek bir "evet"le haklarımızın daha da geri çekilmesi hiç de ileri bir durumu ifade etmese gerek. Ayrıca aynı işyerinde birden çok sendikaya üye olma maddesi, sendikal mücadeleyi boğma ve yetki karmaşasıyla mahkeme koridorlarına havale ederek yok etmek anlamındadır.
Yargının ele geçirilmesi konusunda görüşlerinize katılıyorum. Elbette ki devrimci demokrat ve yurtseverler yargının kimin eline geçeceği konusunda gerici güçler arasındaki saflaşma da taraf tutmak gibi garabeti yaşamamalılar. O zaman bizlerin söylemesi gereken 12 Eylül yargısına da AKP eliyle yapılacak yamaya da karşı durmak olmalıdır. Evet, Boykot kararıyla 12 Eylül yargısına karşı çıkılmaktadır. Ancak yeni değişiklik de görmemezlikten gelinmektedir. Sermaye açısından her eskiyen kurum ve yasa gibi Yargının da sistemin çıkarları doğrultusunda yenilenmesine bizler karşı çıkmalıyız düşüncesindeyim.
AKP bir savaş hükümetidir ve sınır boylarına paralı ordu kuracak kadar da demokrasi ve Kürt düşmanıdır. Sadece bu tespit bile AKP'nin niyetini ve yapmak istediklerini anlamaya yeterlidir.
Boykot kararı alan Kürt hareketinin almış olduğu bu karar -eleştiri hakkı saklı kalması koşuluyla- farklı değerlendirilebilir. Kürtlerin talep ve beklentileri, bu referandumu bir pazarlık ve kendi talepleri açısında referandum içinde bir referanduma dönüştürmesi tüm eksikliğine rağmen anlaşılır bir durumdur. Ayrıca sizin belirttiğiniz gibi bundan "gocunmadığımı" belirtmem gerekir.
Sayın Hocam, şu belirlemenize katılmam mümkün değil:
"Evet/Hayır diyen sol grupların biri AKP ambalajlı 12 Eylül Anayasasına “evet” derken, diğeri de mevcut statükoyu devam ettirmeye kan taşımaktadırlar. Yani Hayır diyen sol gruplar da 12 Eylül Anayasasına onay vermek durumunda kalmaktadırlar. Özcesi Hayır’cılar aynı kefede olmamakla birlikte egemenlerle ayrışan ve emekçilerin önünü açan Kürtlerle köprü kuran bir taktik geliştiremedikleri de ortada."
Eğer HAYIR diyen kesimlerin tamamı CHP ve MHP gibi ırkçı partilerin arkasında saf tutmuş olsalardı yeni bir anayasadan talepleri ırkçı ve faşist parti ve kesimlerle aynılaşmış olsaydı, bu değerlendirmeniz sonuna kadar haklı olabilirdi ve en azından bu tartışmamız gereksiz hale gelebilirdi. Her ne kadar "Hemen ifade etmem gerekir ki Hayır’cıları aynı kefeye koyduğum değerlendirmesini ağır ve haksız buluyorum" deseniz de yukarıda yanıtınızdan yapmış olduğum alıntı, hayır diyen devrimci demokrat kesimleri "12 Eylül Anayasasına onay vermek durumunda kalmaktadırlar" sonucuna varmaktasınız. Kabul edilemez olan budur.
Sevgi ve saygılarımla.
ilhan Arkadaşa Yanıt
Değerli İlhan Arkadaş,
Biraz gecikmiş olsam da eleştirilerinize cevap yazma zamanını yeni bulabildim... Şimdiye kadar konuyla ilgili yazdıklarımız meseleye nasıl yaklaştığımızı yeterince açıkladı sanırım... Dolayısıyla tekrara fazla düşmeden eleştirilerinize yanıt veremeye çalışacağım… Ve izninizle bu yazıdan sonra tartışmayı kendi açımdan noktalamayı düşünüyorum...
Egemen güçler, kendi aralarındaki iktidar çatışmasını 12 Eylül 2010 tarihinde yapılacak Referandumla çözmeye çalışıyorlar. Sürdürdükleri propagandayla “evet” “hayır” seçenekleriyle ezilenleri kendi politikaları doğrultusunda yedeklemeye çalışırken, bir yandan da sandık başına gidilip “hür iradeyle tercih “ yapılmasını istiyorlar. İçişleri bakanı Beşir Atalay’ın 6 Ağustos 2010 tarihli Diyarbakır konuşmasındaki sözleri biliniyor... Atalay: ''…bazı şeyler ortalıkta konuşuluyor işte, boykot vs. Bizim istediğimiz şu; vatandaşımız sandığa gitsin, kendi hür iradesiyle tercihini yapsın'' (Haber Türk İnternet sitesi) diyordu…
İçişleri Bakanı bu açıklamayı Kürt halkının politik merkezi olan Diyarbakır’da yapıyor. Kürt halkının iradesini yok sayan Anayasa paketi için tercih yapmasını istiyor. Ölümlerden ölüm beğenmesini ve kendi iradesini çiğnemesi çağrısında bulunuyor. “Kırk katır mı? Kırk satır mı” hangi tercihi yaparsan yap “hür iradeni “ kullanmalısın diyor...
Kürtler bu sömürgeci ve inkârcı politikayı çok iyi biliyor. Bu politikaya Süleyman Demirel’in deyişiyle 29. kezdir isyan halindedirler. Büyük bedeller ödediler ödemeye de devam ediyorlar… Bu coğrafyanın zencileri olan Kürtlerin eşitlik ve özgürlük mücadelesi hala devam ediyor. Büyük kuşatılmışlık altında emperyalizm sömürgecilik ve yerli işbirlikçilerine rağmen sürüyor...
Geleneksel anlayışın Kürtler nezdinde iflas etmiş olduğunu ifade etmek aslında malumun ilanı olacak. İflas eden bu geleneksel anlayış şimdi din tüccarlığı yapan AKP eliyle yürütülüyor. Ve dayatılan referandumla bir taşla birkaç kuş vurulması düşünülüyor. Bir yandan egemenler arası çatışmada ezilenler yedeklenmeye çalışılırken bir yandan da Boykot taktiği etkisiz hale getirilerek, Kürtlerin iradesi zayıflatılmak isteniyor...
Dolayısıyla “Hayır” diyen geleneksel güçlerin (CHP-MHP’nin) söylemi Kürtleri hiç etkilemiyor. Ama Kürtleri etkileyen söylem iktidarlaşma kavgası veren kesimlerin sözcülüğünü yürüten AKP'nin söylemidir. Bilindiği üzere kendisine STK diyen Hükümet güdümlü kuruluşlarla, bazı Kürt işveren ve esnaf odaları temsilcileri “evet “ kampanyası sürdürüyor. Kürtlerin iradesini kırmak için seferber olmuş durumdalar. “Evet” diyenler sadece bazı STK' lar değil kuşkusuz... Bazı Kürt partileri de aynı cepheye kan vererek “Boykot”'u kırmaya çalışıyorlar...
Boykotun kırılmasının siyasi sonuçları da olumsuz olacaktır. Egemenler, şimdiye kadar sürdürdükleri “muhatap almama” ve “terör” edebiyatı için yeni bir zemin yakalayacaklardır. Boykotun başarıya ulaşması ise Kürt hareketini daha da güçlendirirken sömürgeci siyaseti geriletecektir.
Mademki sömürgeci sistem, bütün kurum ve kuruluşlarıyla Kürt halkının iradesini tanımamakta ısrarcıysa kararlıysa, Aynı ısrar ve kararlılıkta Kürt halkının direnmesi de onun en doğal ve meşru hakkıdır. “Hür iradesi” esaret altına alınmış haklarıyla tanınmayan bir halkın hak ve özgürlüklerine karalıca sahip çıkması sadece kendisini ilgilendirmiyor. Kürtlerin özgürleşmesi sorunu en yakıcı sorundur, demokratikleşmenin anahtarıdır, temel halkasıdır. Kürtlerin özgürleşmesi aynı zamanda işçilerin, emekçilerin Alevilerin özgürleşmesi ve önünün açılmasıdır...
Egemenler arasındaki kavgada birleşilen kutsal ittifak Kürt karşıtlığıdır. Tekçi anlayıştır. Şovenizmdir. Egemenler Kürt karşıtlığı ve şovenizm temelinde oy toplamaya cephelerini tahkim etmeye çalışıyorlar. Kitleler ne yazık ki bu iki cepheye yedeklenmeye çalışılıyor.
Tartışmamızın konusu Hayırcı Sol gruplara gelince... Yazımda ve size verdiğim ilk cevapta söz konusu grupların doğru bir taktik izleyemediklerini “Kürtlerle köprü kuramadıklarını” ifade etmiştim. Hemen belirtmek gerekir ki sol grupların kuracağı “köprü” somut olarak “Boykot” taktiğiyle binlerce kadrosunu seferber etmek şeklinde olmalıydı. Bu taktik üretim alanlarında işyerlerinde yapılacak ajitasyon ve propaganda emekçileri sarsıcı ve yol gösterici olurdu. Ve bu taktik CHP ile arayı açarken Kürtlerle mesafeyi yakınlaştırırdı... “12 Eylül Anayasası’na da AKP anayasasına da Hayır” demekle emekçilerin önü açılmıyor... Bu aynı zamanda egemen linç kültürüne karşı açık ve net bir tutum olurdu.
İlhan Arkadaş,
Bildiğiniz gibi, “Bazı sol grupların ‘Hayır’ demesi statükocu cephenin konumlanışını değiştirmiyor. Söz konusu grupların yaptığı çağrılar ve yürüttüğü çalışmalar emekçi kitleleri etkilemekten oldukça uzaktır.” saptamasında bulunmuştum…
Bu saptama “pratik bir gerçekliği ifade etse de” “politik saflaşmayı geçersiz” kılamayacağına vurgu yapıyorsunuz... “Şöyle ki; sol, devrimci güçler gruplar kitlesel olmayabilirler, kitlelerle bağ kurmada sıkıntılı olabilirler, politika yaptığını öne süren güçler açısından bu eksiklik politik saflaşmayı geçersiz kılmamalıdır düşüncesindeyim.” diyorsunuz... Düşünceniz doğrudur. Kitleleri etkileme gücü sınırlı da olsa sol grupların birliktelikler kurması bu sınırlılığı aşması “saflaşması” olması gereken bir tutumdur. “Politik saflaşmadan” bu birlikteliği ifade ediyorsanız aynı fikirdeyiz.
Ancak tartıştığımız şey “saflaşan” veya birliktelikler oluşturan sol grupların siyaseti yönlendirme gücüdür-düzeyidir... Bir başka deyişle oluşturulan politik birlikteliklerin referandumda oynayacağı role ilişkindir...
Bütün mesele bu “pratik gerçekliğin” politik saflaşmayı belirleyemediği gerçeğidir... Daha doğrusu egemen güçlerden birinin güdümünde yürüyen hayır kampanyasından ve sonuçlarından istese de kendisini kurtaramamasıdır. Bir başka deyişle bağımsız politik bir tutumun Hayırcı cepheye rengini verememesidir. Bu somut bir durumdur. Bu kampanyayı yürüten grupların merkezi düzeydeki niyet ve taleplerinin ne kadar “ileri” veya geri talepler olduğuyla ilgili değildir. Merkezi düzeyde dillendirilen taleplerin kitleleri daha ileri çekip çekemediğidir Bu talepler etrafında sandığa gidildiğinde ve hayır oyu kullanıldığında kilerin hangi güçlerin politikasını beslediği sorunudur.
Referandumda kıyasıya çarpışan üç temel siyasal güçten söz etmemiz mümkündür. Biri CHP ve MHP’nin temsilinde ifadesini bulan siyasal güçtür. İkincisi iktidarlaşmak isteyen kesimlerin temsilciliğini yapan AKP’dir. Üçüncü siyasal saflaşma ise Kürt hareketi eksenli yürümektedir.
Hayırcı güçlerdeki siyasal temsiliyet CHP ve MHP eliyle yürütüldüğü için sol grupların “Hayır taktiği” problemlidir. Bu problem sıradan bir problem değildir. Niyetlerinden bağımsız olarak egemenler arası çatışmada taraf konumuna düşüyorlar. Şüphesiz ki “Hayırcı” sol grupların yürüttüğü ajitasyon ve propagandanın ırkçı-faşist Hayırcı güçlerden farklı olduğunu herkes biliyor. Ancak siyasal sonucu belirleyen şey güçler dengesidir. Siyasal temsiliyet gücüdür. Siyasal temsiliyet ise ırkçı gerici partilerdedir. Bu anlamda Hayırcı taktiğin ideolojik- politik çıkmazı söz konusu…
Bazı hayırcıların Kürt illerinde Boykot'u doğru bir taktik gördükleri biliniyor. Bu tutum sanki metropollerde Kürtler yaşamıyormuş üretim alanlarında yokmuş gibi eksik bir kavrayışa tekabül ediyor... Siz de bu taktiği Kürtler açısından “anlaşılır” bir durum olarak görürken, sınıf mücadelesi açısından ise anlaşılmaz buluyorsunuz. Oysaki Boykot taktiği sınıf mücadelesi açısından daha “anlaşılır” dır. Bunun nedeni ise Egemenlerin kavgasında taraf olmamanın yanı sıra egemen her iki blok’a ve bu bloktan etkilenen sosyal şovenizme karşı mücadele taktiğinin “boykot” taktiğinkinden geçiyor olmasıdır.
Bugün emekçilerin sınıf mücadelesi önündeki en büyük engel şovenizmdir. Bu engel farklı ulusal kimliklerden emcekçileri ayrıştıran mücadeleyi gerileten en büyük sorundur. Kamu emekçilerinin mücadelesini zayıflatan temel faktörlerden biri de bu şoven yaklaşımlara karşı ciddi bir mücadelenin verilememiş-verilemiyor olmasıdır. Metropollerde mücadele veren Kürt emekçiler aynı zamanda sosyal şovenizmle cebelleştiler-cebelleşiyorlar. Sendikaların yönetim organlarında yer almaları sosyal şoven bir propaganda temelinde engellendi. Bunun sayısız örnekleri yaşandı yaşanıyor.
Kamu emekçilerinin zayıflamasının ikinci temel nedeni de fili ve meşru mücadele anlayışından vaz geçilmiş olmasıdır.
Ve en önemlisi Kamu emekçilerinin kuruluş felsefesinden kuruluş tüzüğünde yer alan amaç ve ilkelerin içselleştirilmemesi, üyelere benimsetilmesi için gereken çabanın gösterilmemesi ve giderek bu sendikal anlayıştan uzaklaşılmış olmasıdır. Bu uzaklaşma hem sosyal şovenizme teslim olunmasına hem de fili ve meşru mücadelenin zayıflamasına neden olmuş tur. Ve bu tablo Türkiye Kamu -sen ve Memur -Sen gibi Devlet -Hükümet güdümlü konfederasyonları güçlendirirken KESK'i ise zayıflatmıştır. Gelinen noktada en son 25 Kasım 2009 tarihli Grev hareketinde olduğu gibi “güçlü eylem yapabilmek” için bu güdümlü sendikalarla ittifak arayışlarına gidilmeye çalışılmaktadır...
Konuyla ilgili yaptığınız eleştiride: “Bizler yıllarca kamu emekçilerinin "grevli TİS'li bir sendika hakkı savunduk. Getirilen değişikliğe baktığımızda bu hakkın nasıl da elimizden alındığını ve Grev hakkının Anayasal yasak altına alındığını, getirilen TİS hakkının da aslında şuan yürürlükte olan Toplu Görüşmeyle bir farkının olmadığı konusunda sanırım hemfikiriz. O zaman bizlerin buna rıza göstermemiz doğru olur mu? Rıza göstermeyeceğinizi biliyorum ama referandumu boykot ederek çıkabilecek bir "evet"le haklarımızın daha da geri çekilmesi hiç de ileri bir durumu ifade etmese gerek. Ayrıca aynı işyerinde birden çok sendikaya üye olma maddesi, sendikal mücadeleyi boğma ve yetki karmaşasıyla mahkeme koridorlarına havale ederek yok etmek anlamındadır.” diyorsunuz.
Yine “Boykot” taktiğinin “evet” e hizmet ettiğini buna rağmen Kürt hareketinin “Boykot kararını da “anlaşılır” bulduğunuzu ifade ediyorsunuz.
Şüphesiz ki kamu emekçileri açısından grevli toplu sözleşmeli sendikal hakkın elde edilmesi mücadelenin temel eksenini oluşturur... Ancak gelinen noktada mevcut düzenlemenin mi yoksa AKP’nin öngördüğü anayasal paketteki düzenlemenin mi daha geri olduğu tartışması hiç bir zaman “evet” ve “hayır’ı” belirleyen temel faktör olamaz. Çünkü tartışılan şey sadece bu maddeyle sınırlı değildir. Kamu emekçilerinin taleplerini karşılayan bir yasal düzenleme getirilmiş olsa bile bu pakete “evet” denilemezdi. Yani tek tek maddelerden hareketle bu paketin kabul edilip edilmesini savunma durumuna düşülmemeli..
Yapılması gereken şey öz güç temelinde örgütlenmek ve haklarını savunmaktır. Kaldı ki mevcut yasal düzenlemelerde de toplu eylemler ve grev hakkı yasaklı durumdadır.
Sizin de çok iyi bildiğiniz üzere, 657 sayılı Devlet Memurları kanunun 26 maddesinde “Toplu eylem ve hareketlerde bulunma Yasağı” başlığı altında şu düzenleme yer alıyor: “Devlet memurlarının kamu hizmetlerini aksatacak şekilde memurluktan kasıtlı olarak birlikte çekilmeleri veya görevlerine gelmemeleri veya görevlerine gelip te Devlet hizmetlerinin ve işlerinin yavaşlatılması veya aksatılması sonucunu doğuracak eylem ve hareketlerde bulunmaları yasaktır.
Yine Grev yasağı başlığı altında 27. madde: “Devlet memurlarının greve karar vermeleri, grev tertiplemeleri, ilan etmeleri, bu yolda propaganda yapmaları yasaktır. Devlet memurları, herhangi bir greve veya grev teşebbüsüne katılmaz, grevi destekleyemez veya teşvik edemezler.” denilmektedir. Görüldüğü gibi 27. maddeyle açıkça grev yasağı konulmuş…
Ancak yukarıda aktardığımız yasakların paspasa çevrilmediğini kim iddia edebilir? Bu yasaklar, defalarca çiğnendi ve büyük bedeller de ödendi. Burada önemli olan fiili ve meşru mücadele iradesidir. Grev ve toplu sözleşme hakkı olduğu halde bu hakkı kullanamayan devlet ve hükümet güdümlü işçi ve kamu emekçisi sendikaların varlığı biliniyor…
Bütün bu yazdıklarımdan Yasal düzenlemelerin veya Anayasal düzenlemelerin önemli olmadığı sonucu çıkarılmamalı... Tam tersine ezilenlerin iradesi olmadan örgütlülük olmadan kararlılık olmadan, hiçbir değişikliğin anlamlı ve kalıcı sonuçlar doğuramayacağı gerçeğine vurgu yapmak istiyorum…
Egemen güçlerin (ve onların devletinin) temel özelliğini unutmamak gerekiyor: Ezilenlerin iradesini hiçe sayan, örgütlenmesine izin vermeyen ve dağıtmak isteyen temel özellik… Kendisine bağlı Komünistlik, Kürtlük, Alevilik, sendikacılık vs. Bu özellik TC’nin temel özelliğidir.
Evet bu devletin temel özelliği, kendi iradesi dışında hiçbir örgütlülüğe tahammül etmediği-edemediği gerçeğidir.
Bu gerçekliği şu çarpıcı örnekle açıklayabiliriz: Bugün Kürt sorununun bir federe devletle çözüme kavuşması gerektiğini savunan Kürt partiler, gruplar ve şahsiyetler var. Peki, bugün TC medyası, televizyonları ve basınıyla bu fikirlere açık değil mi? Açık olduğunu ve bu eğilimlerin sık sık televizyonlara çıkarıldıklarına hep birlikte tanık oluyoruz…
Burada TC açısından önemli olan şey bu kesimlerin savundukları federasyon tezi değildir.
TC açısından önemli olan Kürtleri seferber edip edemedikleridir. Eğer seferber etselerdi kuşkusuz ki onları ciddiye alır ve yasaklamalar da getirirdi. Ama TC öyle davranmıyor. TC için önemli olan örgütlü Kürt hareketinin aleyhine ne kadar konuşturabildikleridir... Örgütlülükte ne kadar gedik açabildikleridir… TC’nin kullanma ve yeri geldiğinde çöpe atma mantığıdır. Örgütlü Kürtleri nasıl dağıtabilirim mantığıdır. TC, derin akılla düşünür. Önemli olan kitlelerin kendisine rağmen bir güç olmamasıdır.
TC aynı mantığı Kamu emekçileri için de sergiledi ve büyük ölçüde başardı. Hareketi böldü ve zayıflattı… (Bu konuyla ilgili geçmiş yazılarıma bakılabilir.)
Yine 15. maddenin değiştirilmesinin hukuksal anlamda bir değişime yol açmasa dahi, siyasal ve psikolojik açıdan olumlu bir gelişme olmayacağını söyleyebilir miyiz? Söyleyemeyiz elbette. Buradan hareketle evet diyebilir miyiz? Diyemeyiz...
Daha önceki yazı ve yanıtımda da ifade ettim. Egemenlerin asıl kavgası yargı alanıyla ilgilidir... Bizim açımızdan ezilenler açısından ise temelde değişen bir şey yok. Her iki yargı anlayışı da tekçidir ırkçıdır. Sömürgecidir. Kürtler açısından kölelik sisteminin devamıdır. Her iki anlayışta da Kürtler yoktur.
Sınıfsal açıdan da yaklaştığımızda aynı değerlendirmeyi rahatlıkla yapabilmeliyiz. Her iki egemen gücün yargı anlayışı demokratik değildir. Yargı, egemenlik sistemini, kapitalist sistemi koruyan yargıdır. Ve ezilenlerin bu yargı anlayışlarına taraf olması beklenemez. Bu tarafsızlık değil her iki tarafa karşı çıkmaktır. “Görmezden” gelinen bir durum da yoktur. Aktaracağım şu sözlerinizi yeniden gözden geçirmenizi öneriyorum. Çünkü bu sözlerle AKP’ye hizmet eden yargıya karşı çıkayım derken mevcut yargı anlayışını savunma konumuna düşüyorsunuz… Boykotu eleştireyim, AKP yargı anlayışına karşı çıkayım derken, şu satırları yazıyorsunuz: “Boykot kararıyla 12 Eylül yargısına karşı çıkılmaktadır. Ancak yeni değişiklik de görmemezlikten gelinmektedir. Sermaye açısından her eskiyen kurum ve yasa gibi Yargının da sistemin çıkarları doğrultusunda yenilenmesine bizler karşı çıkmalıyız düşüncesindeyim.”
Neyse… Bu kadar yeter sanırım… İlginiz, eleştirileriniz ve tartışmanız için teşekkürler… Selamlar… Saygılar…