Tozmaktan döndüm

“Söylenti: Bir gün o dini bütün Hüdavendigâr dolaşırken bir güvercini okuya çağırır, ama kuşcağız ondan korkup kaçar. – Kalsın! Diye buyurur. Hayvan kuruyup kalır. Söylenir ki şimdi bile Bursa’daki camide kurumuş biçimiyle görülmektir. Bütün bunlardan sonra Hacı Bektaş Veli’nin ta Asya’dan güvercin kılığında uçup geldiğini de biz biliyoruz. Böyle bunca tarihle yüklü bir kuş İstanbullu olmaz da ne yapar?” (İlhan Berk)

 
Tarihtir, her ihtimali içerir. Sokaklara çıkarsınız bir minibüs şoförü, “Gitmem gerek devletim geldi!” diye tarih düşürebilir güne. Öyle ya, cümle hal devlet halidir; içi/düşü çekmiştir devleti(ni), içinden ve dışından özlemiştir. İhtimaldir ve ihtilaldir, Kürdilihicazkar makamında bir başka birisi de, “Gitmem gerek dağım geldi!”, diyebilir. Öyle ya; cümle makam dağ makamıdır; içi/düşü çekmiştir dağları, biçimden ve özden özlemiştir. Mecazi olarak söylersek; gündelik hayat içinde tarihen ve siyaseten iki farklı aş(k)ermedir bu… Kasıtlı ve kısıtlı olarak çapraz bir okumayla söylersem; teorinin ve pratiğin tarihi, devlete ve dağlara aş(k)erenlerin tarihidir.
 
Devleti neredeyse ezbere biliyoruz! Çünkü her bireyi devlet olan, (bireydevlet) bir toplumun içinde yaşıyoruz. (“Devle tve millet  rızası için sadaka!” diyen bir dilenci tanıyorum, desem…) Benim aklıma şu günlerde; “Dağ nasıl bir şeydir? Lehte ve aleyhte konuşmak isteyenler lütfen söz alsınlar” diye dillenmek geliyor. (Dil rızası için, bir dil” diyen dilenci tanıyorum, desem…) Sorular cevaplardan iştahlıdır, sormakla bitmez. Elbette, en iyisini yine de devlet(ler) bilir. Değil mi ki dağlar devletlerin tersidir, birinin tersi birinin düzüdür, birinin doğrusu diğerinin eğrisidir… Dağların, devletlerin tersine gitmesi eski bir bilgidir ama nedense bilmezlikten gelinir. Yine de tarih boyunca, dağlarla devletlerin bazen aşıklar gibi kaçamak (genellikle kuşların gözü önünde) tarihin emri siyasetin kavliyle buluştukları, tartıştıkları, savaş yerine Barış alışverişinde bulundukları da dünya tecrübeleriyle sabittir. Bu imkanlı muhabbetlerin dostlar alışverişte görmesinler diye kimi zaman gözden ve gönülden uzak yapıldığı, devletlerle dağların ikinci bir emre kadar birbirlerinin “sır katipleri” oldukları da bilinir. Dağların devletlere devletlerin dağlara misafir gitmeleri de tarih görgüsüdür. Herkes tersine düşünse de, asi ve aksi dağlarla oturup kalkmak, aslında devletlerin de kârınadır. Kimi zaman görüşme yerinde dağlar güvercinle, devletler şahinle temsil edilseler de, Barış söz konusu olduğunda hiç kimsenin aklına devlet kötü yola düştü veya dağlar kötü yola düştü diye gelmez. Şaire inanmak gerekirse, güvercinler İstanbulludur ve hatta Müslüman’dır. Ama nedense kimse bunu güvercinlere sormayı akıl etmez.
 
Kısa aklımla derim ki; yanlış hesap dağlardan da dönebilir. Aslında tarih boyunca dağlar, siyasetin ve hayatın sağlamasını da yapar. Hal böyleyken, devlet ve anayasa meşk etmiş çok bilmişler dağların, Türkçe öğrenemeyen, tarihten anlamayan cahiller olduğunu zannederler. Oysa, ne çok bilmiş ne çok görmüş ve geçirmiş dağlardır onlar. Bilirler de bilmezlikten gelirler. Ağızları sıkıdır, öyle kolayına çözülmezler… Devletlerle iki çift laf konuşmak ve el sıkışmak için yıllarca sabırla beklemeleri dilsizliklerine sayılır. Elbette, bu arada tarihin altından çok dağlar, çok devletler akabilir. “Yenildim! Çünkü dağların anahtarlarını kaybettim!” diyenler olabileceği gibi, “Yenildim! Devletin anahtarlarını kaybettim!” diyenler de olabilir. Öyle ya, sadece dili olan konuşmaz ki, dağı olan da devleti olan da konuşabilir. Önemli olan, bu konuşmaların hangi müjdeyi içerdiğidir. Mitolojiden de tarihten de, şiirden de yola çıksak, dağlarla devletlerin, iki çift laf etmek için lüzumu halinde buluştuklarını bilmeyen var mı? Burada sorun, birbirlerinin sözlerini kesip kesmeyecekleridir. Genellikle devletler kendilerinden başkasına söz vermemekle ünlüdürler. Kendi dışında başkasını konuşturmamak, - dağları hiç mi hiç konuşturmamak - devletlerin tabiatına uygundur… Sürekli kendi konuşmak, olmuyorsa resmi tarihçileri konuşturmak Lale Devri’den kalma bir alışkanlığıdır devletin. Laledir biraz da devlet. Hakkari’ye/Berçelan’a gitmeye gerek yok, dağlar ise ters laledir. Öte yandan, dağ deyip geçmeyin tarih de, türkü de, şiir de bilir onlar. Devletin doğasına uygun olan dağların tabiatına uygun değildir. Kendisini susturmak isteyen devlete, sanki, Necati’nin iki beytiyle şöyle şer düşerler: “Lâle-hedler yine gülşende neler eylemediler/ Selvi yürütmediler gonceyi söyletmediler…” Osmanlı ve “Tarih çiçeği laleler, nasıl ki serviyi ve goncayı ve diğer çiçekleri söyletmeyerek saltanata payanda ve muhabbete iktidar oluyorlarsa, devletler de öyledir. Değil mi ki, lale bir devlet çiçeğidir, padişahı şerh düşen Meşrutiyet caddesini geçtikten sonra, günün birinde,vakti cumhuriyette mecburiyet caddesi ve çiçeği olarak devlet ve el değiştirebilir. Değiştirmiştir de laikler, kimi zaman Osmanlı kokuyor diye, pek yüz vermemiş olabilirler laleye…
 
Aklıma gelmişken söyleyeyim, belli tarihi koşullarda devletlerin gözünü anayasa bürüyebilir…Veya tersinden anayasaların gözlerini devletler bürüyebilir. Devlet üzerlerinde biriken tozları sildirmek bir yana, anayasalar üzerinden gerçekleri tozlarla karatmak isteyebilir. Bu durumlarda, herkesin anayasası kendine, derim ben. Herkesin dağı kendine, derim. Nice anayasalar görmüştür dağlar. Nice anayasalar eskitmiştir. Ama dağlar, oradır, beklemektedir… Ve dünya halklarına şöyle dillenmektedir: Siz siz olun, dağın, dağların, dilin, dillerin, kavmin, kavimlerin aleyhine konuşmayın, dağların bedduasını almayın…
 
Dağların kafası karışık, diyor bir eski zaman muhalifi… Sizi bilmem ama bana gelince, teoride doğru söyleyen, pratikte şaşan dağları sevmem, diyorum.  Kimin aklı, kimin şiiri karışık bilmem ama bana gelince… Sabahın şiir vaktinde hewal derim, kırmızı gömleğimi dağlara iliklerim… Siz hangi kitapları okuyorsunuz, hangi alıntıları ezber ediyorsunuz bilmem ama bana gelince… Dağların üstüne el basarım ki ben, devletleri sevmem, tarihi severim, yasak elmayı severim. Yeni anladım; devrim ve dağ üzerine bildiklerim ne kadar azmış. Eskilerin, kabahat beyanı olarak söyledikleri, “Her işten çırak çıkmak!” cümlesini bilirsiniz. Bana soracak olursanız; her aşktan her devrimden ve her dağdan çırak çıkmak iyidir. Turgut Uyar, “Efendimiz acemilik” diye boşuna dememiş. Beni soracak olursanız, dağların tozunu almaktan geliyorum. Tarihten ve toz’maktan döndüm…
sezaisarioglu@superonline.com