Marksist Demokrasi Teorisine Katki - (15) - Bürokrasi ve Demokrasi
Burjuvazi, küçük burjuvazi, işçi sınıfı, rantiyeler gibi temel sınıfları ifade eden kavramlar on dokuzuncu yüz yıldaki Avrupa ve Amerika tarihini anlamak için gerekli araçları sunarlar, ama yirminci yüzyılın tarihini anlamak istiyorsanız, bu kavramlar yetersiz kalır; sınıf içi bölünmeleri açıklayacak kavramlara ihtiyaç vardır. Yirminci yüzyıla damgasını vuran üç büyük toplumsal güç vardır: biri geri ülkelerdeki ulusal ve demokratik hareketler. (Bunların burjuva uygarlığı karşısındaki zayıflıkları nedeniyle niye çoğunluğu oluşturmalarına rağmen demokrasiye ilgisiz olduğuna bir önceki yazıda değinmiştik.) Diğer iki güç, kapitalist ülkelerdeki sosyal demokrat ve komünist partiler ile Doğu Avrupa'daki Sovyetler Birliği'dir.
Yirminci yüzyıl Sovyetlerin kuruluşuyla başlar ve yıkılışıyla biter. Bu günü anlamak için yirminci yüz yılı, yirminci yüzyılı anlamak için Sovyetler'in ne olduğunu anlamak gerekir. Sovyetler'in ne olduğunu anlamak için ise, klasik temel sınıflara ilişkin kavramlar yetmez.
Benzer şekilde, bugün zengin ülkelerde bütün tırtıklamalara rağmen hala ayakta duran ve bu gün işçi sınıfının dünya çapında siyah beyaz bölünmüşlüğü sonucuna yol açan "sosyal devlet" de Sosyal Demokrat ve Komünist partilersiz anlaşılamaz. Bu partileri ve politikalarını açıklamak için de temel sınıf kavramları artık yetersiz kalır.
Bunların ideolojik ifadeleri de, Stalinizm ve Sosyal Demokrasi olmuştur. Stalinizm de, Sosyal Demokrasi de görünüşü değil özüyle incelendiğinde şu görülür: bunlar hem metodoloji hem de politikalar bakımından özdeştirler. Stalinizmle sosyal demokrasi görünümde zıddırlar ama gerek dayandıkları toplumsal tabakalar ve dile getirdikleri eğilimlerle; gerek metodolojik düzeyde özdeştirler.
Daha önce Batı Avrupa'daki komünist partilerin, Duvar'ın yıkılışından sonra da Doğu Avrupa'daki ve diğer komünist partilerin hızla ve hiç sancısız bir biçimde sosyal demokrat partilere dönüşmelerinin veya o fonksiyonu üstlenmelerinin nedeni bu temeldeki özdeşliktir. Bunun tersi evrim de, ki bu daha az bilinir, savaş sonrası dönemde, Sovyet etkisindeki ülkelerde sosyal demokrat partilerin kolayca Stalinist partilere dönüşmelerinde görülür.
Bu iki toplumsal güç de aynı toplumsal zümreye dayanır: Bürokrasi. Stalinizm, bir işçi devriminden sonra adım adım ve dünyadaki en kanlı karşı devrimlerden biriyle iktidarı ele geçiren bir bürokrasinin ideolojisidir. Sosyal Demokrasi ise Kapitalist ülkelerdeki güçlü işçi hareketinin ürünü olarak ortaya çıkan örgüt ve partilerin bürokrasisinin ideolojisidir. Denebilir ki, Stalinizm bir işçi devrimini tasfiye ile iktidara gelmiş bir sosyal demokrasidir; Sosyal Demokrasi de kapitalist ülkedeki Stalinizmdir. Aynı bürokratik zümrenin eğilimleri farklı koşullarda değişik biçimlerde ortaya çıkar.
İşçi bürokrasisinin çok temel bir özelliği vardır: var oluşunu işçi hareketine ve örgütlerine borçlu olduğundan bir yandan bunları savunur. Ama işçi hareketi karşısındaki egemenliğini ancak devrimci olmayan bir işçi hareketiyle koruyabileceğinden, devrimci sosyalizmin karşısındadır. Sovyetlere egemen olan bürokrasi de aynı durumdadır. Var oluşunu bir işçi devriminin yarattığı ilişkilere borçlu olduğundan bunları sürdürmek zorunda kalmıştır, ama ancak işçi hareketinin yokluğu veya ezilmişliği koşullarında egemenliğini sürdürebileceğinden, her türlü demokrasinin en büyük düşmanı olmuştur. Geçen yazıda ele aldığımız, diktatörlük kavramında yaptığı anlam kaymalarıyla bunu teorize etmiştir.
Aynı Bürokrasi, kapitalist ülkelerde, ancak parlamenter demokratik sistemlerde örgütlü işçi hareketi dolayısıyla da bu hareketin ürünü olarak kendisi var olabileceğinden genel oya dayanan parlamenter demokratik sistemlerin temel gücüdür; kapitalist olmayan ülkelerde ise, ancak her türlü demokratik hakkın yokluğunda işçi sınıfını iktidardan uzak tutabileceğinden demokrasinin en büyük düşmanıdır. Zıt gibi görünen ideoloji ve politikalar, yani Stalinizm ve Sosyal Demokrasi, aynı özün (sınıf temeli ve yöntem) farklı görünümleridir.
Stalinizm ve Sosyal Demokraside aynı öz farklı biçimde görülürken, yirminci yüzyıla damgasını vuran diğer güç olan, devrimci demokrasi, ya da küçük burjuvazi ile Stalinizm arasında, farklı özler benzer biçimlerde görünür.
Devrimci demokrasinin demokrasiye ilgisizliği ve hatta düşmanlığı, burjuvaziye karşı, onun kültürel üstünlüğüne karşı küçük burjuvazinin bir savunma mekanizmasıdır ve tam da bu nedenle devrimci ve demokratik bir karakteri vardır.
Stalinizmin demokrasi düşmanlığı ise işçi sınıfına karşıdır ve karşı devrimcidir. Sembol isimlerle ifade etmek gerekirse, Stalin, bürokrasinin karşı devriminin önderi ve ideologudur işçilere karşı; Mao ise ulusal ve demokratik bir köylü ayaklanmasının önderi ve ideologu emperyalistlere ve toprak ağalarına karşı. Dış görünüş bakımından uygulamalar çok birbirine benzer, ama yapılanların ve dayanılan güçlerin özü tamamen farklıdır.
İnsanlar bir Balina ile bir balina köpek balığının (bu balık da Balineler gibi planktonlarla beslenir ve bir balina kadar büyüktür ve balinaya benzer) dış görünüşlerindeki bütün benzerliklere rağmen birinin memeli, diğerinin ilkel bir kıkırdaklı balık olduğunu kabulde zorlanmıyorlar. Ama aynı şey toplumsal olaylarda söz konusu olunca, anatomik ayrılıklara kafa yormayı kimse istemiyor ve görünüşlere bakarak bir hüküm vermekte kimse bir mahzur görmüyor. Elbette bunun sınıfsal temelleri var. Bir balina köpek balığına balina demek belki insanlığın kaderi bakımından önemli değildir ama, bir devrimci demokrasiye görünüşe bakarak bürokrasi gibi davranmak veya bürokrasiyi devrimci demokrasi gibi değerlendirmek insanların ve ülkelerin kaderini yakından ilgilendirmektedir.
Elbette, küçük burjuva demokrasisi iktidar olduğu andan itibaren, hatta bunun yolundayken, hızla bürokratikleşir, dönüşüme uğrar. Modern ve kültive işçi sınıfı ve onun sınıf olarak egemenliğini sürdürmesini sağlayacak bir demokrasi ve devlet cihazı olmadan bürokratlaşmayı ve bürokrasinin iktidar olmasını engellemek olanaksızdır. Yirminci yüz yılda olan hep budur. Devrimci demokratlar başarıdan sonra, tıpkı uygarlığı fetih etmiş ve onun tarafından fetih edilen barbarlar gibi hızla bürokratlaşıp burjuva uygarlığı tarafından özümlenirler.
Bu bir kader miydi? Sanmıyoruz. Gerçek bir işçi iktidarının ve işçi demokrasisinin burjuva uygarlığı karşısında bir alternatif sunduğu koşullarda, devrimci demokrasi bir işçi demokrasisine geçişin aracı olabilirdi. Bu dünya tarihi bakımından, tıpkı kapitalist olmayan yol gibi, yitirilmiş bir fırsattır.
Bunun ip ucunu bize, çok garip ama, şu Kemalizm sunuyor. Kemalizm, bir bakıma, burjuvazinin yokluğu ve cılızlığı nedeniyle, (Çin, Yugoslavya gibi, doğuştan bürokratik yozlaşmaya uğramış kapitalist olmayan devletlerle bir paralellik içinde konuşmak gerekir ise) doğuştan bürokratik yozlaşmaya uğramış bir burjuva devletiydi. Örneği batıydı. Bu bürokratik tabaka, zorlamalardan önce bizzat kendisi Serbest Fıkra gibi denemeler yaptı. Ya da örnek aldığı batının zorlamalarıyla, yarım yamalak da olsa, parlamenter ve demokratik sisteme geçmek zorunda kaldı. Ve tam da bu sayede, Stalin'in heykellerinin aksine Atatürk'ün heykelleri hala yerinde duruyor.
Eğer Mao'lara, Tito'lara Fidel'lere, Ho'lara, kapitalist Batı'nın Kemalist'e sunduğu örneği sunan ve buna zorlayan, yani gerçek bir işçi demokrasisini örnek olarak sunan ve onları da böyle olmaya zorlayan bir "Sovyetler" olsaydı, bu yoksullara dayanan devrimci demokratlar daha mı az yetenekli olurdu demokratik sistemlere geçmeye, Osmanlı paşalarından? Aksine, bu ezilenlere dayanan devrimciler çok daha yatkındılar. Bunun mümkün olduğunu, Stalinist örneğin ve baskının ortadan kalktığı, ama sosyalist bir demokrasi örneğinin de olmadığı ve kapitalizmin mutlak bir zafer kazandığı ve burjuva demokrasisinin biricik olumlu ve gerçekleşebilir örnek kaldığı koşullarda, PKK'nın içine girdiği yeni çizgi ve dönüşüm çabaları, tersinden dolaylı olarak gösteriyor. Öcalan'ın savunması bu bağlamda değerlendirildiğinde anlaşılabilir.
29 Eylül 2000
- Yorum yazmak için giriş yapın veya kayıt olun
