Yüz numara/ 'deli' numara

Kendilerine post-modern ismi takılan filozoflar 'akıl'ı, 'us'u sorguluyorlar. 'Deliliğin Tarihi'ni yazmakdaki neden bir yerde 'Delilik, delilik değildir' demek için. Burada ister istemez Neyzen Tevfik 'aklıma' geliyor.

Post-modern filozoflar, 'aklın' her dediğinin, her ileriye sürdüğünün doğru olmadığını, olmayacağını vurgulamak istiyorlar. Elbette. Ama bunu diyenlerin taklitçilerinin 'deli' numarası yapmalarına ihtiyacımız yok. Çünkü post-modern filozoflar var bir de epey eğlenceli şeylere yol açan taklitçileri.

Filozoflar, 'kimliksizleştirilenler'le, 'kimliksizlikler'le ilgilendiler, ilgileniyorlar. Oysa onların taklitçileri, haydi isterseniz bundan böyle bunlara 'bizimkiler' diyelim, sorunlarının üstesinden gelebilmek için 'kimliksizleşmeyi' reçetelerine yazıyorlar. Yahu sizin kimliklerinizi atmanıza, 'yırtmanıza' kimsenin ihtiyacı yok, mesele kimliksizleştirilmek istenenlerin, kimlikleri yok sayılanların davasını tanıtmak, onların seslerini duyurmak, arzu ve isteklerini kamuoyuna mal etmek Tanıtmak. Onları savunmak. Kendimizi onların yerine koymadan. Varsa 'yerimizi, adımızı ve sanımızı', bütün bunları onlar için kullanmak. Onlara yer açmak. Sartre, Foucault, Deleuze hep bunu yaptılar. Başka bir şeyi değil.

İşte andığımız bu filozofların yazdıklarını örnekleyelim: Kimi 'azınlığı', 'azınlık' oldukları ileri sürülen halkları, mahkžmları, hakları tanınmayan kadınları, eşcinselleri, delileri birinci büyük sorun, birinci önemli konu haline getirdiler. Hem onları korumak, onlara yer açmak, onların seslerini duyurmak için, hem de bir saptama yapmak için: 'Devlet' ve zorlama makinasını, sorgulamak için. Devleti bir baskı makinası olarak deşifre etmek, 'çözmek', tanıtmak ve iç mekanizmalarını gözler önüne sermek için.

Bu filozofları izleyenlerin, taklit edenlerin yazdıkları, söyledikleri, kısacası post-modernizmi eğreti duruyor. Elbette isteyen istediği tavrı takınır, isterse Foucault gibi yaşar, isterse Deleuze gibi. Ama bunun özenti ve taklitçilik olacağı da apaçık.

Aslında post-modernciler konusunda yazılamaz bir andayız. Ne de olsa sayıları çok az. Ama çok cüz'i bile olsa 'azınlık' azınlıktır. İnceleme, yazılma konusu olmalıdır. Onların da ne demek istedikleri, nasıl dedikleri bilinmelidir elbette.

Sakın konuyla doğrudan doğruya ilintisi yokmuş gibi gelmesin, burada hemen bir kısa öykü aktarmalıyım:

Gerçekten son derece gariptir, Türkiye'den başka hiç bir ülkede ayakyoluna 'yüz numara' denmez. Niçin? Çünkü Osmanlı'nın akıl almaz ve Fransızca bildiğini iddia eden 'efendilerinden' biri duyduğu 'Sans Numero'yu, 'Cent Numero' ile karıştırınca her şey olur. İşte:

'Sans Numero' 'Numarasız' anlamına gelir ve san nümero biçiminde telafuz edilir. Aynı biçimde telafuz edilen 'Cent numero' ise 'Yüz Numara' demektir. Ama 'aklı hep orada olan' efendi ters anlayıp, ters çevirmiştir ve 'yüz numara'nın talihsiz kaderi böyle başlamıştır. Oysa burada söz konusu olan 'Sans Numero'dur. 'San Nümero'' diye okunur. Türkçe'de 'numarasız' anlamına gelir ve ayakyolu demektir. Nitekim Fransa'da kimi helanın kapısında hala '00' yazılıdır. Bu 'sans'ın öbür 'cent' ile ilgisi yoktur. Ama karıştırılan karıştırılmakla kalmamış yıllarca, uzun yıllarca kullanılmıştır. Hala da kullananlar vardır. 'Yüz numaraya gidenler' az mıdır bu ülkede? Yahu nasıl olur bu kardeşlerim diye de sorulmaz!

Bizde böyledir bu işler.

Sırası gelmişken post-modern taklitçilere burada bir not eklemek isterim: Siz siz olun tedbiri elden bırakmayın: Çünkü İstanbul kaldırımları tekin değildir. Hele Beşiktaş iskelesinden geçerken bilhassa dikkat kesilmelisiniz : Neyzen Tevfik'in muhitidir çünkü. Neyzen, post-moderne yol verir, ama adınızı beller. Onun diline düştünüz mü bu taklitçilik(ler) uzun süremez. Tam sırasıdır şimdi: Gelin Neyzen'den kulaklara küpelik bir alıntı yapalım:

'Türkü yine o türkü, sazlarda tel değişti.

Yumruk yine o yumruk, bir varsa el değişti.'