'Sessiz çığlıkları ancak yürekler duyar'

Dün yine Beşiktaş'taydık. Çevirmen ve İnsan Hakları Aktivisti Suzan Zengin için... Basın toplantısından sonra, içeri girip dava sırasının gelmesini bekledik, orta mekanda. 4 mahkeme salonunun açıldığı bu yetersiz alanda, bir an geldi ki, kendimizi gaz odasında ya da 12 Eylül emniyetlerinde hissettik. İnsanlar balık istifi. 2 saat nefes alamadan öyle bekledik. Etrafıma bakıyorum, çoğunluğu ya Alevi, ya Kürt halk insanlarımız.

Ve dinlediğim her hikayeden kötü kokular yükseliyordu, adil yargı açısından. Titiz soruşturmanın yerini, abartılı senaryolar, şüpheli belgelendirmeler, telefon dinlemeler almış.

Hiçbir ayıklama ve sorgulama yapılmadan dava dosyaları şişiriliyor ve psikolojik olarak zaten önceden bir baskı oluşturuluyor.

Yargı zaten oldum olası polis vesayetindedir. Polisin hazırladığı fezleke çoğu kere iddianamenin de, nihai kararın da özünü oluşturur. Hele siyasal bir yanınız var ise, hakkınızdaki peşin hüküm çok daha kesin bir hale gelir.

Yeni antiterör yasanın çıkışı ile birlikte, sola yönelik hoşgörüsüzlüğün, anti komünist refleksin yeniden gittikçe daha fazla güçlendiğini gözlemledim.

Eğer geçmişte en masum sol eylemlere katılmış olsanız bile, bu en baştan kötü bir puan sizin için.

Hele hele emniyetin kan davalı olduğu örgütlerle en dolaylı bir sempatizan ilişkiniz var ise durumunuz daha da güçleşir.

Alevi kökenli iseniz kötü puanlarınız artar.

Kürt iseniz üstelik daha da kötü yaratacağınız izlenim.

Bay Çiçek'in sünnet yorumundan sonra, Ermeni, Rum, Yahudi ya da Süryani olma durumunun yaratacağı sonucu dillendirmiyorum bile.

Anti terör yasası halen, Bush'un yasasının bir kopyası halinde. Ama Bush bile bu hukuksuzluğu, Amerikan toprakları dışında Guantanamo üssünde yürütebildi.

Bugün sosyalistlerin ve Kürtlerin tutuklanma ve F tiplerinde tutulma prosedürleri, söylemek zorundayım ki, ABD'nin Guantanamo üssünü aratmıyor.

Beşiktaş'ta orta alanda davanın başlamasını beklerken, ailelere, annelere, arkadaşlara bakıyordum. Hepsi sevdikleri için toparlanıp gelmişlerdi bu havasız mekana. İki saat bekledikten sonra rahatsızlanarak ayrılmak zorunda kalıyorum. Yanımda, biricik oğlu Aydın'da üniversite okuyan Sivaslı bir ana oturuyor. Oğlu için yüreği pır pır ediyor. Acaba bırakılır mı diye. Belki İstanbul'da okusa başına bu iş gelmezdi. Anadolu'nun birçok kentinde Kürt öğrenciler adeta abluka altında. Bu gördüğüm tek yer. Kafamdan bütün Kürt illerini geçirdim, son KCK operasyonu nedeniyle gözaltına alınan bini aşkın insanı, onların ailelerini düşündüm. Davaları izlerken, ziyaretlerde yaşadıkları acıyı.

Ve bunları suç teşkil edecek hiçbir eylemleri olmamasına karşın, anti terör yasasının ayrımcı zulmü altında tutuluyorlardı.

Alın işte, Suzan Zengin, bugün büyük ihtimalle bırakılmayacak (yazının sonuna geldiğimde bırakılmadığını, davanın ta 15 Şubat'a aldığını öğrendim), tam 1 yıldır bekliyor, skandal olarak nitelenebilecek bir dosya nedeniyle. Haksız olarak hapsedilmesinin ve senaryolar üretilmesinin tek nedeni, hoşlanılmayan İşçi ve Köylü gazetesi için de çalışıyor olması. Ve TMY, her türlü adil olmayan tutuklama ve yargılamayı olağan ve mümkün kılıyor. Zaten hakimlerin bu şişirilmiş dosyalara bakmaya ne zamanları var, ne de umurları. Ancak yoğun bir kamuoyu baskısı olursa biraz kıpırtı sağlamak mümkün oluyor.

Çocuklarını bekleyen Kürt analar var. Soru yöneltince Türkçe bilmediklerini anlıyorum. Bilenler de konuşmaya çekiniyor. Ya çocukları için olumsuz bir izlenim verirlerse endişesi ile.

Ankara Düşünce Özgürlüğü Platformu'ndan Temel Demirer, ODTÜ'lü akademisyen Hüseyin Edemir'in davasına gidiyor. Hakkında tek delil, yurtdışında ele geçtiği belirtilen, üstelik üstünde oynanmış bir fotokopi. Alın bir başka hoşgörüsüzlük; eskiden sol sempatizan iseniz, hele de ODTÜ'lü iseniz ölümden ölüm beğenin. Kendisi AB bursu ile Almanya'da doktora yapıyordu. Teşekkürler TMY ve polisimiz ve savcılarımız, hakimlerimiz, bilime yaptığınız büyük katkı için!

Edemir tahliye edilmedi. Davası şubata kaldı. Anasının yüreği karardı.

Ve yine bir başka yazar, çevirmen, insan hakları aktivisti Doğan Akhanlı.

Yine şaibeli gerekçeler ile alelacele Tekirdağ F Tipi'ne konuldu.

Darbeciler oldu mu, tutuksuz süreç mümkün.

Ama sosyalist bir yazar ya da insan hakları savunucusu söz konusu ise, asla!

Ve adil ve bağımsız yargı için 12 Eylül'de oy vermeye gidecekmişiz öyle mi?

Hangi adil yargıyı istersiniz?

Kırk katır mı, kırk satır mı?

Evet mi, Hayır mı?

Kemalist Şeriat mi, İslami Şeriat mi?

Şeriat'in kestiği parmak kanamaz öyle mi?

Siz öyle sanın.

Hüseyin F tipinden gelen mektubunda şöyle diyor:

'Bu mektubu size ulaşıp ulaşmayacağını bilmeden yazıyorum. Çünkü burası F tipi hapishane ve ulaşmayan mektubu çoktur, ahvalini bilmek de güçtür. Buna rağmen yazıyorum çünkü her gün sınırlı zaman dilimi içerisinde çıktığım ve hayli sınırlı bir mekan olan havalandırmamdan sessizce gökyüzüne haykırabildiğim duygularımın sizin yüreklerinize ulaşmasının başka yolu yok. Yürekler diyorum, çünkü sessiz çığlıkları ancak yürekler duyabilir... Biliyorum ki bu ülkede hukuksuzluğa maruz kalan tek insan ben değilim. Ancak ben yaşadığım haksız ve hukuksuz uygulamaları, mağduriyetlerimi ve adalet beklentimi sizlerle paylaşarak elimden geleni yapmaya çalışıyorum. Ne yazık ki ne kendim ne de başkaları için daha fazlasını yapma olanağım yok.

'Sessiz çığlıkları ancak yürekler duyar' dememin nedeni işte burada yatıyor.'