Sabah yazarı Ardıç'a tepki
Bir grup sosyalist Sabah yazarı Engin Ardıç'ı protesto etti. Yayınladıkları metni özetle aktarıyoruz:
'Sabah gazetesi yazarı Engin Ardıç 23 Ağustos 2010 tarihinde Sabah gazetesinde yayınlanan 'Korkma yavrum, öcü değıl, yalnızca sandık... ısırmaz!' başlıklı yazısında ülkemizin emektar komünistlerinden Mehmet BOZIŞIK'a (Boz Mehmet) hakaret etti. Engin Ardıç Mehmet BOZIŞIK hakkında düpeduz yalan ve tahrifat dolu şu satırları yazdı: 'Bir zamanlar 'Boz Mehmet' diye bir adam vardı, 'eski tüfeklerden', gizli TKP üyesi, sıkı komünist. Boz Mehmet aynı zamanda bir fabrikatördü. İzmir'de fabrikası vardı.
İsçiyi de üç otuz paraya çalıştırırdı. İşçiler zam istediklerı zaman da onlara şöyle derdi: 'Acele etmeyin... Yakında devrim patlayacak... O zaman bu fabrika zaten sizin olacak... Şimdilik dayanın...'
Bu tür yaratıklar beni hep çok eğlendirdiler. Durup durup beni haklı çıkardıkları için de aslında onlara teşekkür borçluyum.'
Ardıç'ın bu satırlarında doğru olan tek şey Bozışık'ın 'sıkı komünist' olduğudur. Bunun dışındaki her şey yalandır. Bozışık'ın ömrü mücadele ile geçmiş, işkencelere maruz kalmış ve 16 yıl hapis yatmış, defalarca sürgün cezasına çarptırılmış başı dik bir komünistti. Türkiye Komünist Partisi Merkez Komitesi üyesi olan Bozışık, ayrıca Türkiye Birleşik Komünist Partisi, Sosyalist Birlik Partisi ve Birleşik Sosyalist Parti'de kuruculuk ve yöneticilik yaptı. En hasta olduğu dönemde bile üretkenliğini yitirmedi, anılarını, tecrübelerini Ürün dergisi aracılığıyla yeni kuşaklara iletmeye çalıştı. Ömrünün son günlerine dek, Cumartesı Anneleri ile birlikte kayıpların bulunması mücadelesı içinde oldu.
Bozışık ömrü ekonomik sıkıntı içinde geçmiş ve son yıllarında emekli aylığından başka geliri olmayan bir kömünistti. Bozışık'ın İzmir'de fabrikası olduğu iddiası yalandır. Bozışık İzmir'de kısa bır süre işçi olarak çalışmış ve İzmir'de olduğu dönemde bir işçi hücresi kurmaya çalışmıştır. Bozışık ömrünün son yıllarını yoldaşlarının desteği ve yardımıyla geçirmiştir.
Küfürbaz Engin Ardıç, Bozışık'ın fabrikatör olduğu yalanını uydurmuş ve ardından onun işçileri üç otuz paraya calıştırdığını iddia etmiştir. Ardıç yalanla Bozışık ve onun şahsında solcuları, sosyalistleri, komünistleri karalamaya kalkmıstır. Küfürbazlıkta sınır tanımayan Ardıç, Bozışık'a 'yaratık' diyerek kendince hakaret etmeye kalkmıştır. Ardıç böylece kafatasçı bir düşünce yapısına sahip olduğunu da ortaya koymuştur.
Mehmet Bozışık'ı ömrünün son yıllarında tanıyan, ilerlemiş yaşına rağmen mücadele azmine ve gözlerindeki ışıltıya tanıklık eden bizler tahrifat ve yalanlarından dolayı Engın Ardıç'ı kıınıyor ve protesto ediyoruz.
Mehmet Bozışık hakkında yazdığı yalan ve hakaretlerden dolayı Ardıç'ı özür dilemeye çağırıyoruz.
Mehmet Bozışık'ı tanıyan ve bilen insanları, Ardıç'ın ve Sabah gazetesinin e-posta adreslerine tepkilerini içeren mesajlar yollamaya çağırıyoruz.
Zafer Aydın, Muzaffer Demirci, Erhan Kaplan, Erdoğan Aydın, Cemal Polat, Aziz Çelik.'
Fethullahçı'nın rüyası
Zaman yazarı Mustafa Ünal dün istiareye yatmış, gördüğü rüya şöyle: 'Ana muhalefet partisinin ülkenin her bölgesinde hatırı sayılır şekilde varlığını hissettirmesi lazım. Ben CHP Lideri Kemal Kılıçdaroğlu'nun riskleri de göze alarak Doğu ve Güneydoğu'da miting yapmasını olumlu görüyorum.
Keşke aynı davranışı MHP Lideri Devlet Bahçeli de yapabilse... Diyarbakır'da, Van'da, Bingöl'de meydanları tam dolduramasa bile miting düzenlese... Meydan BDP gibi politikalarına eleştiriler yönelttiğimiz partilere kalmaz. Halka da farklı seçenekler sunulmuş olurdu.'
Bu sözler, Fırat'ın doğusunda var olan 'AKP, CHP, MHP' ortaklığının bir belgesidir. Fethullahçılar her yeri ele geçiriyorlar, ama güçleri Kürt coğrafyasındaki halka yetmiyor.
O nedenle de her yerden, polisten, MİT'ten, diğer kurumlardan kovaladıkları CHP'lileri ve MHP'lileri Kürt coğrafyasında yardıma çağırıyorlar.
Kürt halkı ve onun kurumları boşuna 'boykot' demiyor. Boykot demek, 'AKP'ye, CHP'ye, MHP'ye, bunların halka karşı koalisyonuna hayır' demektir.
Taraf'ın halleri
PKK Önderi Abdullah Öcalan, avukatlarıyla yaptığı görüşmede şöyle dedi:
'Karayılan aslında herkesin bildiğini söylemiş. Taraf çevresi ve bunun süreci tıkatacağı yorumunu yapanlar aslında hükümeti kurtarmaya çalışıyor. Bütün bu olup bitenlerde hükümetin rolüne değineceğim. Hazırlıksız ve yetersiz olduklarını zaten belirteceğim. Karayılan'ın dediklerinden anlaşılması gereken şudur. Önemli olan görüşmedir, görüşmeyi yapan devlettir. Gelenlerin Genelkurmay'dan, istihbarattan veya sivil otoriteden olmasının önemi yoktur, devlet sıfatıyla görüşüyorlar. Karayılan'ın söylediklerinden ben de bunu anlıyorum. '
Tarafçılar aylardan beri, PKK ile Ergenekon arasında bağ kurmak için, 'devlet Öcalan'ı kontrol ediyor, onunla görüşüyor' diyen birtakım 'tırşıkçı' Kürtlerin 'dedikodularını' sayfa sayfa yayınladı.
Şimdi ise, AKP hükümetinin birtakım kurumlar aracılığıyla Öcalan'la görüştüğü bizzat PKK tarafından ve Öcalan tarafından ilan edilince, ne yapacağını şaşırdı.
Sonuç ortada: Öcalan'la görüşmek barışa giden yolun ilk ve vazgeçilmez adımıdır.
O nedenle, her kim barış istiyorsa, Öcalan'la devlet arasındaki görüşmeleri kendi kirli amaçları için çarpıtmamalıdır.
İşte gerçek bir 'münakaşa' yöntemi
Yağmur Atsız ilginç bir yazı yazdı. Münakaşanın yöntemini ortaya koydu. Birincisi 'kavramlar' üzerinde mutabakat. Yani biz bir kavramdan aynı şeyi anlıyor muyuz? İkincisi, muhatabın sözlerini çarpıtmamak. O onaylamadıkça, ona 'sen şöyle dedin' dememek. Okuyalım:
Eğer tarafların birbirini anlamaya sâhiden niyeti varsa bir münâkaşanın vazgeçilmez ön koşullarından biri kavramlar üzerindeki mutâbakatdir.
Yâni bir taraf A dediği zaman karşı taraf onu B yâhut M hattâ Z anlıyorsa orada tartışma yapılamaz! Bu yanlış anlama gayrı-kasdî ise ona 'sağırlar diyalogu' denir. Kasdî ise 'kötü maksad'!
Ortaçağ Avrupası'nda birer kültür ve fikir 'taşıyıcısı' rolü üstlenen manastırlarda keşişler münâkaşa 'âdâbı'nı da inceltmişler ve kurallara bağlamışlardı. Bu kuralların en önemlilerinden biri şuydu:
İki şahıs yâhut grup tartışırken bir konuşmacı sözünü biti rince ona cevab verecek olan kimse kalkıp önce muhâtabının söylediklerini özetler, toparlar ve sonra sorardı:
'Seni/Sizi doğru anlamış mıyım?'
Şâyet 'evet' karşılığını alırsa kendi karşı konuşmasına başlar, ama öbürü 'Hayır, doğru anlaşılmamış!' derse o zaman bir kere daha merâmını ifâde etme hakkına sâhib olurdu.
Şimdi Kürt Özgürlük Hareketi'yle kavga eden herkes, bu yönteme göre tezlerini yeniden gözden geçirsin.
Örneğin BDP 'boykot' diyor, bir takım mankafalar bu 'hayır' anlamına gelir diye yaygara koparıyorlar. Demek ki, önce, boykot denince, bunun 'evet ve hayır' demeyi kabul etmemek olduğunda anlaşmalıyız.
İkincisi, Kürt Özgürlük Hareketi 'Demokratik Özerklik' diyor, birtakım ahmaklar bu 'ayrılma'dır diye bağırıyor. Demek ki, önce, 'demokratik özerkliğin', aynı devlet altında iki halkın eşit yaşama biçimlerinden birisi olduğunda anlaşmalıyız.
Pakete 'evet' demek genel affa hayır demektir
Kılıçdaroğlu 'genel af' sözünü ağzından mı kaçırdı, yoksa bu konuda samimi mi, bunu referandumdan sonra anlayacağız. Ama Kılıçdaroğlu 'genel af' der demez, Başbakan Tayyip Erdoğan gerçek iç yüzüyle karşımıza çıkıverdi. Kılıçdaroğlu'na şöyle dedi:
'Şunu seslendirmek zorundayım. Genel af yetkin var mı? Bu şehitlerimizin anneleri, babaları, kardeşleri, onun, sen feryadını kulak ardı edebilir misin? Böyle bir hakkı ben kendimde göremiyorum. Bir defa bu tür bir genel affa ilk defa ben karşı çıkarım. Böyle bir yetkiyi kendimde görmüyorum. Nasıl böyle bir şey söylersin, bu yetkiyi kim verdi?'
Şimdi soruyoruz: Taraf'ın, Star'ın, Sabah'ın, Yeni Şafak'ın ve Zaman'ın 'liberal, demokrat' yazarları ne diyor?
Kılıçdaroğlu'nu bırakalım. Bu konuda Tayyip Erdoğan'a 'evet mi, hayır mı?'
- Yorum yazmak için giriş yapın veya kayıt olun
