Özerklik Rize'deki felaketi önler mi?
Bu başlıkta yan yana duran kelimeler, hayal dünyamızın genişliğine yorulmasın. Çok değil, birkaç yıl sonra sadece Kürtler için değil, tüm Türkiye için özerklik konusu ciddi tartışma gündemi olacak. Bu nedenle artık referanduma birkaç hafta kala, 'evet' ya da 'hayır' demek künefecinin, kayısı üreticisinin sorununu çözer mi tartışmasını bir kenara bırakıyorum.
Önce başlıkta yer alan soruya kestirmeden bir cevap verelim. Eğer Rize halkı özerk yönetim hakkına sahip olursa, her şeyden önce, kendisi başlı başına bir 'doğal afet' olan Ankara'dan atanmış belediye başkanından kurtulacaktır. Bu adım, başka doğal afetlerden korunmak için çok önemli bir kazanım olacaktır. Sorunu kişiselleştirmek değil niyetim. Aksine sorunun kişisel becerilerin ötesinde yapısal nedenlere dayandığına dikkat çekmek istiyorum.
Ülkenin her bir köşesinde yaşanan insanlık dramlarını 'doğal afet' olarak tanımlayarak kaderci anlayışla izaha kalkmanın kendisi, 'yönetsel felaket' olarak ele alınmalıdır. Doğayı, yaşadığımız faciaların sorumlusu olarak ilan etmek, ilkel kabile inançlarının daha ilerisinde olmadığımızı gösteriyor. Belediyeciliği, kent yönetimini, imar rantı ekseninde ele alan, gözünü hırs bürümüş yöneticileri, 'katil' olarak yargılamadıkça demokrasi mücadelesinde bir arpa boyu yol alamayız.
İnsanlık, yaşadığı tüm rezaletleri kendi elleri ile hazırladığını itiraf edebilme erdemini gerektirir. Kendi ayıbını örtmek, kendi sorumluluğunu gizlemek için doğayı, günah keçisi olarak ilan etmekte ısrar edenler, aslında farkında olmadan kendi suçlarını itiraf ediyorlar.
Yeniden özerklik tartışmasına dönelim. Özerklik konusu sadece Kürtlerin Ankara ile ilişkilerini, hukuklarını tanımlama boyutuna indirgenerek ele alınmamalıdır. Bu boyut elbette çok önemlidir. Anadolu'nun her köşesinde yaşanan zulüm ve insanlık dışı muamelede Ankara'nın payı olduğunu bilerek, yeni bir hukuk inşasını hedeflemek sorunun bir yarısını oluşturur. Ancak bu boyut, sebepten çok sonuç noktasını oluşturur. Yani işi sadece Ankara'ya konulacak mesafeye indirgemek büyük yanılgılara neden olur. Ankara'nın iktidarına karşı yeni iktidar alanları oluşturmaya umut bağlamak, demokratik özerklik projesinin içini boşaltarak iktidarcı zihniyetlere teslim olmaktır.
Oysa özerklik konusunu öncelikle bir sosyal inşa süreci olarak ele aldığınızda, kendi kendine yeter olma, kendi ayakları üzerinde durabilme sınavını verme ekseninde değerlendirmiş oluruz. Bu süreci sağlıklı yaşayan toplumlar, hem kendi iç hukuklarını hem de 'devlet' denilen muhatapları ile hukuklarını doğru bir eksende inşa etmiş olurlar. Bu nedenle tartışmayı, bayrak, marş gibi sembollere hapsetmeden daha sahici ihtiyaçlar zemininde sürdürerek mesafe alabilmeliyiz.
Toplumsal hak ediş ile sahiplenici iradeyi ortaya çıkartma at başı gidecektir. Toplumsal bilinç ile yönetim biçimi, bu nedenle iç içe geçmiş olgulardır.
Gelelim yeniden referandum tartışmalarına. Eğer liderlerin yalan dolu vaatlerine ve miting alanlarındaki bol keseden atmalarına itibar edip sandığa gidecekseniz, benden söylemesi, ne bir 'evet' ne de bir 'hayır' yetmez. Oldu olacak, bize sahte cennetler vaat eden liderlere elinize mührü geçirmişken bir değil birkaç kez basarak destek verin. Öyle ya bu kadar vaat için mührü bir kez basmak bize yakışır mı? Genel af için bir 'hayır', başörtüsü sorununun çözülmesi için bir 'hayır' daha. Saymakla bitmez. Fişlenmeye son vermek için bir 'evet', birden çok sendikaya üye olabilmek için bir 'evet' daha. Yine basmakla bitmez. Ben liderlerin ağzından çıkanı kulaklarının duymadığını düşünüyorum. Size sahiden inandırıcı geliyorsa söyleyecek başka söz bulamıyorum. Allah, hepimizi yeni 'doğal afetlerden' korusun. Devlet yaraları sarmaya devam edecektir(!)
- Yorum yazmak için giriş yapın veya kayıt olun
