Kürtler ve çiçekler anayasadan ne anlar?

'Yıllarca ülkesinden uzak kalmış genç bir adam, İran'a geri döndüğünde Tahran havaalanından çıkınca evine gitmek için bir taksiye biner. Yarı yolda şoföre, ilk tütüncü de durmasını söyler. 'Tütüncüde ne yapacaksınız beyim?' diye sorar şoför. 'Ne mi yapacağım? Sigara alacağım.' 'Sigara mı? Sigarayı camide satıyorlar.' 'Camide mi? Yahu cami Allah'ın evidir, oraya ibadet etmeye gidilmez mi?' 'Yanlış beyim! İbadet etmek için üniversiteye gidilir.' 'Peki o zaman öğrenim nerede yapılıyor?' 'Öğrenim hapiste yapılıyor, beyim' 'Hapis hırsızların yeri değil mi?' 'Yine yanlış anladın beyim! Hırsızlar hükümete atanıyor.'' (Yaralı Bilinç, Daryush Shagan)

Anayasa tartışmalarıyla birlikte herkes bildiklerini boca etmeye başladı. Ben Kürt çocuklar şehirlerde taş bırakmadı zannediyordum. İnsanların sadece eteklerinde değil, dillerinde, düşlerinde ne çok taş varmış meğer... Alıntılar, analizler, yüksek siyaset muhabbetleri... Ne çok şey biliyormuşuz meğer... Cümle bilgilerimiz uykusundan uyandı. Anayasa tartışmaları ile birlikte bilinçaltımız, tarihimiz, anılarımız anında harekete geçti. Zamanın ruhunu arkasına alıp sözcükleri şişiren iktidar sözcüsü, resul sözleri gibi kesin hükümlerle elini, dilini ve sözcüklerini ovuşturarak yürütüyor kampanyayı. İktidarın keyfine diyecek yok! Saflarına çektiği bizim mahallenin çocuklarından 'evetçilerin' tadını çıkardığı her halinden belli... Kurulan egemen dil, ötekileştirici söylem bana, halkımızın çocukları kandırmak için kullandıkları 'Bugün sünnet yarın deniz' cümlesini anımsatıyor. Sanki, bugün anayasa, yarın demokratik Türkiye... Yeter ki, iktidarın elini kolunu bağlamasınlar...

Çapraz bir ateş altındayız sanki... Soğukkanlı tartışmak ne mümkün... Yeni bir sahicilik sınavından geçtiğimiz besbelli... Hayal ile hayat, teori ile pratik, içimiz ile dışımızın payları ve paydaları yeniden eşitleniyor. Bir tür tarih, insan ve özgürlük sağlamasından geçiyoruz. Doğrular yanlış, yanlışlar doğru gibi algılanabiliyor. Yıllar sonra İran'a dönen şahsın ezberinin bozulduğu halleri yaşıyoruz sanki... Kimi zaman solduyu işletip, birbirimize 'Yine yanlış anladın yoldaşım!' diyerek bildiğimizi okuyoruz. Ama sonuçta çoğunluk ne yazık ki bildiği dili kesiyor... Herkes ele geçirdiği yalanın bir köşesine oturmuş teori kesiyor, mutlak doğrularının, taktiklerin keyfini çıkarıyor. Eski bir taş plakta, Ahmet Kutsi Tecer'in 'Orda bir köy var, uzakta/ O köy bizim köyümüzdür./ Gezmesek de, tozmasak da/ O köy bizim köyümüzdür' dizeleri çalıyor... Ve davam ediyor şiir; 'Orda bir ev var, uzakta'... 'Orda bir ses var, uzakta'... 'Orda bir dağ var, uzakta'... 'Orda bir yol var, uzakta'... Sağcılığından, milliyetçiliğinden sual olunmaz popüler İsl‰m'i deyimle söylersek 'mütedeyyin!' halkımız(!) ise, çocukluğundan beri şiirninni, marştürkü niyetine huşu içinde dinledikleri bu dizeleri günde beş vakit ibadet niyetine meşk edip duruyorlar. Kürtler, uzak geliyor onlara... Fırat'ın öte yakasında çok ama çok uzak(ta) onlar... Türk olurlarsa, Kürtçe zorla iskanla asimile edilip mecburi ve meccani Türkçe öğrenirlerse yakında olacaklar. Kürtlerin sesleri, dilleri, söyledikleri (Henüz söylemedikleri var elbette...) çok uzak geliyor onlara... Ne kadar uzak(ta) halkmış bu Kürtler meğer; git, git bitmiyor. Üstelik oldukça kalabalıklar, tüketilmekle bitmiyorlar. Halkımıza göre, azak(ta) olan haksızdır, Doğu doğru değildir, dili de dağı da yanlıştır, diye düşündükleri besbelli.

Ne kadar korkularımız varmış meğer. Korku bacayı geçip Batı'yı sarmış... Tarih boyunca öteki korkusu..... Adalet, özgürlük korkusu... En çok da Kürt, dağ, Kürtçe korkusu... Kürtlerin ne söylediklerini duymamaya ilişkin o büyük korku. Hep yukardan aşağıya bakıyoruz onlara... Bu işimize geliyor; böylece zamanı, siyaseti hayatı oyalıyoruz...

Ne kadar anayasa severmişiz meğer... Hele de bizim mahallenin çocukları... Ne kadar anayasa merakımız varmış meğer. Anayasa kalkıp anayasa yatıyoruz. Onlara, Cemal Süreya'nın 'Şiir anayasaya aykırıdır' cümlesini ve bir şiirini tane tane orta derecede Türkçe'mle okuyorum. Bana sorarsanız benim anayasam, 'ters l‰le' olacak, dedikten sonra 'Yeni anayasa sizce hangi çiçeğe benzeyecek?' diye de soruyorum... Cevap yerine çoğu kez büyük bir sessizlik. 'Şiirden, çiçekten anlamam!' diyenler olduğu gibi, 'Çiçekleri anayasaya karıştırmayın, çiçekler anayasadan ne anlar!' diyenler de oluyor. Pes etmiyorum elbetteÖ Dahası, arkadan dolanıp daha siyasi bir alıntıya getiriyorum sözü: 'Devlet dersi Türkiye'de seçmeli değil, zorunlu bir derstir. Bu dersin öğretmenlerini herkes biliyor, geçmişte ve günümüzde de...' (Ece Ayhan)

Sonuç olarak herkes kendi meşrebince ses veriyor, dilleniyor... Hal böyle olunca, bir hikaye ile bitirmek isterim... Hikaye bu ya... Antalya'nın yüksek dağ köylerinde yaşayan Yörük bir ninenin, sesi hastalanmış. Dağa, taşa, insana dillenemez olmuş. Bakmış sesi iyileşmiyor, Antalya'ya inip, ses doktoruna yolunu düşürmüş. Doktor, her zaman yaptığı gibi, elindeki tahta aletle ninenin dilini bastırıp, 'a', 'e' diye ses vermesini söylemiş. Yörük nine şöyle seslenmiş: Karacaoğlan'dan mı?

İşte böyle insan kardeşlerim. Her halk gibi Kürtler ve yaşsız dağlar kendi görgüsünce ses çıkarıyorsa bir bildikleri olmalı... Yol/sol yakınken, dağlar susmuşken sormaya ne dersiniz?

Kısa Türkiye Tarihi

I
Şelaleye
Düşmüştür zeytinin dali;
Celaliyim
Celalisin
Celali.

II
Üç anayasa
ortasında büyüdün;
Biri akasya
Biri gül
Biri zakkum.

III
Türkiye'nin adı,
Soyadı yasasından beri
Atatürk adından
Soyutlanamadı;
1930'lu yıllarda
Etitürkiye;
940'lı yıllarda
Atetürkiye;
1950'li yıllarda
Uditürkiye;
1960'lı yıllarda
Ötetürkiye;
1970'li yıllarda
Atatürkiye;
1980'li yıllarda
Adıtürkiye;
Mavi yolculuklar var bir de
O yunani o güzel yolculuklarda,
Hemen her zaman:
Adatürkiye

IV
O yıllarda ülkemizde
Çeşitli hükümlerle
Yetmiş iki dilden
İkisi yasaklanmıştı:
İkincisi Türkçe.

V
Kahvede subay yok,
Bu nasıl iştir.

Cemal Süreya

Sezai SARIOĞLU
sezaisarioglu@superonline.com