Özneler ve İlişkileri
(DTP’nin boykot kararı karşısında yazdıklarımızı ve tavrımızı anlamayanlar için, on yıl önce yazdığımız ama yarım kalmış, “Yüzlıyın Dersleri - Finlandiya İstasyonundan İmralı’ya!” başlıklı bir yazının içinden bir bölümü aktarıyoruz. Bu yazıda ele alınan konunun teorik temelleri ise “Bir Devrimcinin Teorik ve Politik Otobiyografisi” adlı kitapta daha ayrıntılı olarak el alınmaktadır. 29 Ağustos 2010 Pazar)
Birinci Enternasyonal'in kurucuları iki temel önermeyi kendilerine hareket noktası yapmışlardı. Birincisi, Emeğin Kurtuluşunun ne yerel ve ne de ulusal ölçüde gerçekleşemeyeceği, ancak evrensel düzeyde gerçekleşebileceği idi. Diğeri de işçilerin kurtuluşunun ancak kendi eserleri olabileceği.
Kısa yirminci yüzyılın tarihi bu iki önermenin ne kadar doğru ve önemli olduğunu tüm açıklığıyla gösterdi. Yaşananlardan bir ders çıkarılmak gerekiyorsa eğer, bu ders Birinci Enternasyonal'in daha doğarken ağzından çıkan bu önermelerdir her şeyden önce.
Ama bu kısa yüzyılın toplumsal mücadeleler tarihi ortaya başka bir ders de çıkarmış bulunuyor. Yirminci yüzyıl, değişik baskı biçimlerinin yarattığı; kapitalist sömürünün kendi mantığından doğmayan, somut tarihsel sürecin ürünü olarak kapitalizmin aldığı özgül biçimlerin sonucunda başka öznelerin de ortaya çıktığını gösterdi. Ulusal Kurtuluş Hareketleri, Ezilen "ırkların" hareketleri, Kadın Hareketi, Ekoloji hareketi, barış hareketi gibi yeni özneler ve bunların mücadeleleri ortaya çıktı. Bu hareketlerin hepsi, sermayenin somut tarihsel hareketinin ürünü olarak ortaya çıkıyorlardı, sermayenin kendi mantığının ürünü olarak değil.
Bu hareketlerin deneyinden, kısa yüzyılın tarihinde çıkarılabilecek bir ders de, ezilenlerin kurtuluşunun (yani sadece işçilerin değil) ancak kendi eserleri olabileceğidir. Yani Enternasyonal'in ilk önermesinde sadece işçilere ilişkin olarak söylenenin, yirminci yüzyılın tarihinin gösterdiği gibi, bütün baskı biçimleri ve ezilenler için de geçerli olduğudur.
Halbuki işçilere ilişkin ilk formülasyonların yapıldığı zamanlarda, diğer öznelerin kurtuluşlarının işçilerin kurtuluşunun bir yan ürünü olacağı gizli varsayımı vardı. Zaten sosyalist hareketin diğer özneler karşısında başlangıçtaki körlüklerinin ardında da bu gizli varsayım vardı.
Bu varsayım önce ulusal hareketlerle yirminci yüzyılın başında sarsıldı ve Üçüncü Enternasyonal, Birincisinden farklı olarak ezilen ulusları da bir özne olarak ele aldı.
Yirminci Yüzyıl’ın son çeyreğinde ise buna diğer özneler de dahil oldu. Ama bunu sitemleştirecek ve teorik olarak açıklayacak bir Enternasyonal ve evrensel ölçekte teorik bir tartışma kalmamıştı. (Dördüncü Enternasyonal’in, geniş bir sosyal harekete dayanmamakla birlikte, bunu teorik düzeyde bir ölçüde yaptığı, hatta yapmaya çalışan ve kısmen de olsa yapan tek örgüt olduğu da teslim edilmelidir.)
Böylece sosyalistler daha önce karşılaşmadıkları bir sorunla da karşı karşıya kalıyorlardı: Ezilenlerin hareketlerini ezenlere karşı desteklemek. Ezilenlerin direnişinin gerek işçi sınıfı üzerindeki eğitici gerekse bizzat o baskı biçimine uğrayanlar üzerindeki kurtuluşçu etkisinin değerini vermek. Ama aynı zamanda, bu hareketlerin sınırlılıkları karşısında eleştirel bir konumda olmak ve diğer yandan bu hareketlerin içinde sosyalist bir kanadın oluşması ve bu kanadın bu hareketlerde önder bir konum alabilmesi için çalışmak.
Bu görevler ve tavırlar kelimenin gerçek anlamıyla sadece teorik ve politik mücadeleyi değil, politika sanatını ve taktik esneklikleri en iyi şekilde bilmeyi gerektirmektedir. Yoksa bir anda ezenlerin yanına kaymak işten bile değildir.
Bir ezilenler hareketi karşısında her an en azından üç düzeyde tavır içinde olmak gerekir.
Birinci Düzey: Ezilenlerin bir hareketini, bir özne olarak desteklemektir. Bu destek prensip düzeyinde, soyut düzeyde bir destek olmamalıdır. Bu destek paternalist bir tanımanın sınırları içine de hapis olmamalıdır.
Somutlarsak. Örneğin bu gün Türkiye'de ÖDP'nin yaptığı gibi, “Kürt halkının haklarından yanayım” diyebilirsiniz. Hatta genel anlamıyla "Kürtlerin mücadelesini destekliyorum" da diyebilirsiniz. Henüz hala somut düzeyde, somut bir özne olarak ezilenlerin mücadelesini desteklemek söz konusu değildir. Burada söz konusu olan, paternalist bir yaklaşımdır. Soyut olarak ezileni korumak vardır ama onu bir somut özne olarak kabullenmek yoktur. "Bu memlekete komünizm lazımsa onu da biz getiririz"in çok rafine ve sol bir biçimi söz konusudur. Ezilen ulusa haklarını en iyi, diyelim ki ÖDP verecektir. Bu anlamda bir desteklemedir bu ve aslında 19. yüzyılın aşılmış anlayışına gerici bir dönüştür. Tıpkı diğer esilme ve sömürü biçimlerinin işçilerin kurtuluşunun bir yan ürünü olması gibi. O zamanlar ilerici ve devrimci olan bu yaklaşım, başka öznelerin dünyayı kapladığı bir çağda açıkça bir gericiliğe dönüşür.
Birinci düzeye, ancak, somut örgütleri, partileri, hataları, aptallıkları ve akıllılıklarıyla bir hareket destekleniyorsa varılabilir. Yani, örneğin Kürt ulusal hareketinin bütün örgütlerini vs. Türk Devletine karşı somut olarak desteklemeniz gerekir. Bu onların ideolojilerinden, taktik veya örgütsel yanlışlarından bağımsız olarak var olmalıdır.
Bu çok ilkesel ve temel bir noktadır. Bu temel nokta açısından baktığımızda, Türkiye'deki solun büyük bir bölümünün bu noktada bulunmadığı, soyut bir destekleme ve koruma pozisyonunun ötesine gitmediği görülür. Bu koruma konumu, sözde sosyalizm mücadelesi ve işçi sınıfı mücadelesinin daha önemli olduğu gibi bir gerekçelendirme altında götürülmektedir.
Ancak bu birinci düzey de yetmez. Ezilenler de sınıflardan oluşurlar. Bir özne olarak o ezilen, cins, ulus ya da "ırk"ın hareketine sınıflar da farklı eğilimler olarak damgalarını vururlar. Sosyalistler de, bu hareket içindeki bölünme ve farklılıklar içinde, en radikal ve yoksul kesimlerin eğilimlerini hangi hareketin ifade ettiği gibi bir sorunla da karşı karşıyadırlar. Yani bunlar içinde, en fazla işçi sınıfı ya da yoksulların eğilimlerini ifade eden harekete daha fazla destek vermekle de yükümlüdürler. Hatta mümkünse, bu hareket içinde bir sosyalist kanadın oluşması için çaba göstermekle de yükümlüdürler.
Türkiye'deki sol harekete baktığımızda, sorunu böyle koyanlar adeta yok denecek kadar azdır. Onlar ezilenlerin hareketi içindeki somut bölünmelerde, bu bölünmelerin ardındaki sınıfsal eğilimleri hiç sorgulamamakta ve bundan kaçmaktadırlar (Bu dolayısıyla Marksizm’in de fiili bir reddi anlamına gelmektedir). Yargılarını genellikle ideolojilere ya da kullanılan taktik ve mücadele biçimlerine göre vermektedirler ve bundan dolayı da temel bir yanlış içindedirler.
Somutlarsak, bugünkü Türkiye'de Kürt ulusal Hareketi içinde en fazla yoksullara dayanan onların eğilimlerini ifade eden hareket PKK'dır. Dolayısıyla, sosyalistlerin diğer Kürt hareketleri karşısında onu diğerleri karşısında desteklemeleri gerekir.
Ama bu destek, politik bir destek, stratejik bir destek olarak ancak ideolojik bir eleştiri ile bir arada olabilirse doğru bir destek olur. Çünkü ezilen bir ulusun ezilen katmanlarına dayanmak ve onun ifadesi olmak, otomatikman, sosyalist olmayı gerektirmez. Bu hareket çağın etkili akımlarının etkisi altında sosyalist bir terminoloji de kullanıyor olabilir. Bu onun sosyalist bir hareket olduğunu göstermez.
Örneğin PKK örneğinde durum budur. PKK sosyalist olduğunu savunan bir hareketti ve hala öyledir de. Ancak bu onun bir Ulusal Kurtuluş Hareketi olduğu, sosyalist olmadığı gerçeğini değiştirmiyordu ve değiştirmez. Türk solunun Kürt Ulusal Kurtuluş hareketinde, bu hareketi somut bir özne olarak destekleyen kanatlarının temel yanılgısı buradadır. Bunlar PKK'yı sosyalist olduğu noktasından hareketle desteklemektedirler. Aslında metodolojik düzeyde, PKK'yı ve somut olarak Kürt hareketlerini desteklemeyen Türk soluyla aynı hatayla maluldürler: bir hareketi toplumsal konumundan değil, ideolojisinden ve taktik veya örgüt biçimlerinden hareketle değerlendirmek ve tavır almak.
Şimdi en zor ve karmaşık üçüncü düzeye gelelim.
Buraya kadar olan yan işin kolay yanıdır ilke düzeyinde. Ama politika ve mücadele çok daha karmaşık bir süreçtir. Somut politik mücadele içinde sadece stratejik ya da sosyolojik düzeydeki konum ve tavırlar söz konusu olmaz.
Diyelim ki, siz bir ulusal hareketi somut bir özne olarak destekliyorsunuz. Bununla da kalmıyor, onun içindeki en fazla ezilenlerin eğilimlerini yansıtan hareketi de destekliyorsunuz ve aynı zamanda ideolojik olarak onun gerçek karakterini ifade ediyorsunuz. Ama iş bu kadarla bitmez. Bir somut örgüt olarak o ezilenlerin ezilenlere dayanan tabakalarının hareketinin de, kendi hedefleri açısından, ideolojisinin ötesinde bir programi, stratejisi, taktikleri ve mücadele biçimleri vardır. Ve bu konuların hepsinde siz pek ala bu örgütün yanlış yaptığı kanısında da olabilirsiniz.
Yani şöyle bir durumdasınızdır. Bu hareketi destekliyorsunuzdur ama öte yandan, bizzat o hareketin kendi hedefleri ve çıkarları açısından dahi programatik, ideolojik, taktik, örgüt olarak yaptığı her şeyi de yanlış buluyorsunuzdur.
Burada şöyle bir tehlike söz konusudur: siz ezen ulustan bir insan olarak, bunları ifade ettiğinizde, bunların ne kadarının sizin ezen ulustan olma konumunuzdan kaynaklandığının ne kadarının da sizin sosyalist kaygılarınızdan kaynaklandığının bir ölçüsü yoktur.
Nasıl, sınıfsal eğilimler, bir ezilen hareketinin içinde ifadelerini bulursa, farklı baskı biçimlerine uğrayıp uğramama da sınıfsal ya da diğer baskı biçimlerinde ifadelerini bulur. Sosyalist olmak sizi ezen ulustan, cinsten, "ırk"tan yapmanın imtiyaz ve körlüklerinden korumaz. Son yüzyılın toplumsal mücadelelerinin en önemli derslerinden biri de budur.
Hatta daha da ileriye gidilip şu da söylenebilir. Diyelim ki, sizin eleştirileriniz, bütün egemen cins, ulustan, vs olmanın körlüklerinden azade, saf sosyalist karakterde olsun. Bu koşulda bile, ezen ulus, cins vs.'den bir insan olarak bunu ifade etmeniz var olan alt üst, ezen ezilen ilişkisinin yeniden üretimine hizmet edebilir ve eder de.
Bu tehlikeye Lenin, ölümünden önce yazdığı mektuplarda, değiniyordu. Orta Asya cumhuriyetleri ile ilişkileri ele alırken, Rus işçilerin bu halklar karşısında ister istemez sömürgeci bir pozisyonda bulunacağını, bunu dengelemek için bir eşitsizlik, ezilen uluslar lehine bir eşitsizlik yaratmak gerektiğini ifade ediyordu.
Daha sonraki sosyal mücadeleler, bu "pozitif diskriminasyon" (pozitif ayrımcılık) gereğini yine kanıtlamış bulunuyor ve yüzyılın toplumsal mücadelelerinin sonuçlarından biri olarak ortada duruyor.
Bu "pozitif diskriminasyon" sosyalistlerin tavırlarının ne olması gerektiği bağlamında nasıl gerçekleşebilir?
Kanımızca, burada çok hassas, ezilenlerin psikolojisini, çoğu kez yanlış ama anlaşılabilir olan tepkilerini gözeten bir tavır gerekmektedir. Bir anda yukarıdan akıl veren bir ukala durumuna düşmek de, bir anda hiç bir hata karşısında ses çıkarmayan onlara hoş görüyle yaklaşan tersinden bir paternalizm de ortaya çıkabilir. Kelimenin gerçek anlamıyla bıçak sırtında bir çizgi tutturmak gerekir. Tabii bir de bu tavrın, ezen ve ezilen ulus arasındaki, her türlü psikolojik savaşın da olduğu bir ortamda sürdürülmeye çalışıldığını göz önüne getirin.
Bu tavrın ne olması gerektiğinin hiç bir soyut reçetesi yoktur ve olamaz da. Burada iç güdüler, sezişler bile bir rol oynayabilir. Her şey o anki verili somut durum çerçevesinde anlam kazanır ve tartışılmalıdır.
Ama yine de şöyle genel bir stilin verimli olacağından söz edilebilir. Başkalarına karşı, düşmanlarına karşı o hareketi savunmak ama o harekete karşı da aynı zamanda daha sert eleştirilerde bulunmak. Bu iki tavır birbirini tamamlar ve ellerinizi daima serbest tutmanızı sağlayabilir.
Ne var ki, bu düzeyde de iş bitmez, buraya kadar hala bir bakıma prensipler alanıdır söz konusu olan. Bir de, somut mücadele alanı vardır. Yani bu hareket, yani sizin bir yandan ezilenler hareketi olarak, diğer yandan ezilenlerin de ezilenlerine dayandığı için nesnel olarak desteklediğiniz, diğer yandan eleştirdiğiniz ama bu eleştirinizi ezen bir konumda olduğunuz için "pozitif diskriminasyon" çerçevesinde tuttuğunuz bir hareket, somut bir güç olarak bir savaş vermektedir. Bu savaşta izlediği mücadele ve örgüt biçimleri de pek ala o anki genel sınıflar savaşı bakımından hiç de ilerletici değil, geriletici; hatta o hareketin bizzat kendisini geriletici; ya da o hareketi ilerletici ama sizi geriletici olabilir. Ezilenlerin ilişkileri her zaman çıkar ortaklıklarına dayanmaz. Diyelim ki belli bir mücadele biçimi, o hareket için gelişmenin ve başarının şartı iken onun sonuçları sizin aleyhinize olabilir.
Öyle olabilir ki, bir yandan bir hareketi stratejik ve programatik olarak destekliyor olabilir ama aynı zamanda taktik düzeyde karşı karşıya gelebilirsiniz. Bu da mümkündür. Politika'da asla “asla” denmeyeceği bilinen bir ilkedir.
Bu durumlarda dikkat edilmesi gereken, taktik ve mücadelenin o anki gerekleri nedeniyle bir karşıtlığı, o hareket karşısındaki temel bir tavır alışın vesilesi yapmamak ve yerine geçirmemektir.
Yani böylece baştaki noktaya geri gelmiş oluruz. Bir hareket karşısında onun taktik veya ideolojisinden hareketle değil, toplumsal konumundan hareketle tavır almak...
(“Yüzlıyın Dersleri - Finlandiya İstasyonundan İmralı’ya!” adlı yarım kalmış yazıdan bir bölüm. 29 Ağustos 2010 tarihinde bu bölüm ayrı bir yazı olarak yayınlandı.)
- Yorum yazmak için giriş yapın veya kayıt olun
