Bu defa gereğini yapalım

30 yıllık savaşın bitmesine dönük en büyük umut ve silahların en uzun süreli sustuğu süreç 1 Eylül 1998'de başladı. Bu süreç tam 6 yıl sürdü ve 1 Haziran 2004'de sonlandı. PKK Lideri Abdullah Öcalan bu tek taraflı uzun ateşkes koşullarında komployla Türkiye'ye getirildi. PKK ilk defa gerilla gücünü bu dönemde Türkiye sınırları dışına çekti. Gerilladan ve Avrupa'dan ilk barış grubu bu dönemde geldi. PKK bu dönemde birlikte yaşam projesini açıkladı ve Kürt sorununun barışçıl demokratik yollarla çözülmesini istediğini duyurdu. Bu dönemde 'Demokratik birlik ve kalıcı barışın yol haritasını' deklare etti. Yani silahları kendileri için bir çözüm stratejisi olmaktan çıkardıklarını ilan etti.

PKK ilk defa nasıl silahsızlanabileceğini devlet ve kamuoyu ile paylaştı.

Silahların tek taraflı susması adeta Türkiye'nin yolunu açtı. 50 yıllık AB'ye girme özlemi ilk defa bu dönemde gerçekleşmeye çok yakın durdu. Silahların sustuğu bu ortamda Türkiye üyelik müzakerelerini başlatabildi. AB müktesebatı gereği yapması gereken kimi reformları bu dönemde gerçekleştirdi. Halen siyasetin üzerinde çirkin bir politika malzemesi olarak kullandığı idam bu dönemde kaldırıldı, anadile, örgütlenme ve düşünce özgürlüğüne ilişkin yasaklardaki kısmi gevşeme bu dönemin ürünü... vs.

Ancak tüm bunlara rağmen negatif barış süreci bir türlü poizitif barışa evrilemedi. Çünkü tek taraflı ateşkes bir türlü çift taraflı olamadı. Türkiye sınırları dışına çekilen gerilla gruplarının büyük kısmı operasyon ve pusularla karşılaştı, bu nedenle yaklaşık 500 gencecik kadın-erkek yaşamını yitirdi. Sınırötesi ve sınıriçi operasyonlar durdurulmadı. Barış grupları tutuklandı, Kürt sorunu tüm bağlamları ile tanınmadı, çözüm için bir türlü diyalog ve müzakere süreci geliştirilmedi. Türkiye devlet yapısı PKK'nin attığı tüm adımları 'PKK'nin yenilgisi' olarak okudu. Nasıl ki galip olan mağlupla hiçbir zaman barış müzakeresi geliştirmezse, devlet de PKK ile böyle bir ilişki geliştirmedi. Bırakalım PKK'yi hiçbir Kürt aktörü ile müzakere geliştirilmedi. Bir tür 'çürütme ve tasfiye politikası' uygulandı. PKK'nin bitmesi ile Kürt sorununun da biteceğine büyük kısmı da inandı. Bunun için uluslararası güçler de işin içine katıldı. Bu 6 yıl çözüm ve barışı değil güvensizlik sınırlarını genişletti.

Velhasıl, sonuçta 1 Haziran 2004'de silahlar yine konuştu. Türkiye tarihindeki en büyük barış fırsatını tüm samimi çabalara rağmen işte böylece kaçırdı. 2004 sonrasında da PKK pek çok çatışmasızlık ve eylemsizlik süreci uyguladı ama bunlar 6 yıllık deneyimin yarattığı tahribat ve güvensizliğin zeminlerinde bir türlü boy veremedi. Hatta bu süreçlerde güven problemi daha çok derinleşti. Bunlardan biri de 2006 ateşkesiydi.

2006 ateşkesi herkesin bildiği gibi devletin talebi ile gerçekleşti. Kimi teminatlar verildi. Cumhurbaşkanlığı ve 22 Temmuz seçimleri bu ateşkes sayesinde daha az problemli yaşandı. Daha doğrusu AKP, ordu dışında hiçbir güçle uğraşmak durumunda kalmadı. 27 Nisan Genelkurmay muhtırasının karşılık bulmamasında bu ateşkes süreci birebir etkili oldu. Çünkü savaşın içerisinde güçlenen bir ordunun verdiği muhtıranın etkisi kuşkusuz daha farklı olabilirdi. Ancak PKK ateşkesi vardı, ordu muhtırası daha önce gerçekleşen provokasyonlara rağmen fiili ve resmi bir yönetim müdahalesi doğuracak zeminden yoksundu.

Ancak ne zaman seçimler bitti AKP istediğini elde etti, cumhurbaşkanlığında, YÖK'te etkinlik kurdu, Ergenekon'la başı dertte olan ordu Dolmabahçe mutabakatıyla etkisizleştirildi, devlet iktidarında AKP ağırlığı arttı o zaman olan oldu. Operasyon için düğmeye basıldı. ABD Başkanı Bush ile ünlü 5 Kasım görüşmeleri yapıldı. ABD ilk defa PKK'yi 'ortak düşman' ilan etti. 17 Aralık'ta uzun bir aradan sonra ilk sınırötesi hava harekatı yapıldı, 21-29 Şubat'ta Zap'a gerçekleşen sınırötesi kara harekatına kadar nerede ise bombalanmadık dağ-taş kalmadı. Ancak evdeki hesap Zap harekatı ile bozuldu. Dünya en büyük kara ordularından birinin yenilgisinden bahsetmeye başladı. Zap taraflar için başka bir dönemin miladı haline geldi. Bu yenilgi ile birlikte Türkiye toplumu daha çok operasyonların anlamsızlığını sorgular oldu. Kürt sorununun nasıl çözülüyorsa öyle çözülmesini istemeye başladı. Ancak devletin isteği ile ateşkes ilan eden PKK için devlet güven kredisini tüketmişti.

Bundan sonra PKK'nin ilan ettiği çatışmasızlık ve eylemsizliklerin dayanak noktası halk oldu. Örneğin, 29 Mart seçimlerinde Kürt illerinde DTP'nin başarısı ile Kürt sorununun silahsız çözüm koşullarının olduğuna karar verip, 13 Nisan'da eylemsizlik ilan etti. Kamuoyuna barışçıl çözüm için harekete geçme çağrısı yaptı. Ancak 14 Nisan'da iktidar bu defa da yasal siyaset alanındakilere operasyonlar yaparak şimdiye kadar 1700 Kürt siyasetçisinin tutuklanmasına yol açan süreci başlattı.

PKK 1 Eylül'ü kutladığımız şu günlerde STK ve DTK'nin çağrısı ve yine devletin talebiyle 13 Ağustos'tan bu yana yeni bir eylemsizlik süreci ilan etti. Bu süreç, eğer kimse bir şey yapmazsa, devlet operasyonları durdurulmaz, Kürt sorununda çözüm müzakereleri başlatılmaz, çözüm için yeni bir toplumsal sözleşme süreci içerisine girilmezse ne yazık ki 20 Eylül'de bitecek. Yukarda saydığım barış fırsatlarının kaçmasında devletin payı esas olmakla birlikte, süreçlerin ilerlemesi için taraflar üzerinde yapıcı baskı kurmayan kamuoyunun da suçu var. Herkes rolünü oynamadığı için son 11 yılın nerede ise 8 yıla yakını ateşkes veya çatışmasızlık içinde geçmesine rağmen ortalama 15 bin genç yaşamını yitirdi.

Bu 1 Eylül'de gelin hep beraber PKK'nin her şeye rağmen, derin güven problemine rağmen niçin her fırsatta hem de gayet güçlü olduğu dönemlerde eylemsizlik ilan ettiğini düşünelim ve sorumluluklarımızı hiç değilse bu defa yerine getirelim. Çünkü ölümlerin tek sorumlusu artık devlet değil ...

Bu defa barış fırsatlarını sahipsiz bırakmayalım. Dünya Barış Günü'nüz kutlu olsun!