12 Eylül Solu İle Yüzleşme ve Hesaplaşma

Yüzleşme ve hesaplaşma son günlerin en moda terimi, Herkes bir şeylerle yüzleşip duruyor.12 Eylül askeri darbesini yapanlar veya destekleyenler bu gün aynı zihniyeti sürdürmelerine rağmen sözüm ona referandum üzerinden 12 Eylül’le hesaplaşıyor.

12 Eylül’ün darbeledikleri ise 12 Eylül darbe vahşetini sergilemekle 12 Eylül’le yüzleştiklerini iddia ediyorlar. Bu yüzeysel yaklaşım 12 Eylül’de yıkılmış teslim alınmış toplumun kendisi ile hesaplaşmasını engelliyor ve 12 Eylül’ün yarattığı kırılmanın devamını sağlıyor.

Öncelikle 12 Eylül birkaç faşist generalin ihtirasları sonucu yapılmış bir darbe değildir.12 Eylül, kapitalist dünyanın Türkiye’ye biçtiği rol için Türk iktidar sisteminin Türkiye’yi ve toplumu biçimlendirdiği başarılı bir darbedir. Bu darbe bütün dış ve iç dengeler gözetilerek yapılmış ve başka bir seçenek olmadığı içinde en vahşi ve en sistemli bir şekilde uygulanmıştır. Bu nedenle de 12 Eylül’le yüzleşme birkaç general eskisi ile değil, sistemle yüzleşme biçiminde ele alınmalıdır.

Sistemle yüzleşme çoğu solcunun anladığı gibi iktidarla yüzleşme ile sınırlandırılamaz. Sistem; iktidarı ve muhalefetiyle bir toplumsal bütünlüğü ifade etmektedir. Her sistem sadece iktidarı değil, muhalefetini de biçimlendirir. Bu nedenle de sistemle yüzleşme sadece iktidarla yüzleşme değil, en başta içinde yer aldığımız muhalefetin kendi iç yüzleşmesi olarak ele alınmalıdır. Muhalefet olarak 12 Eylül koşullarının üzerimizdeki etkileri açığa çıkarılmadan kendi içimizdeki sistemi ve 12 Eylül’ü mahkûm etmeden 12 Eylül ile yüzleştiğimizi iddia etmek kendimizi aldatmaktan öte gidemez. Bu iç hesaplaşmayı gerektiği gibi gerçekleştiremediğimiz için bizler hala bağımsız bir duruş sergilemek yerine, düzen içindeki taraflardan birine eklemlenmekteyiz.

Yüzleşme, yüzleşilecek dönemin bütün özelliklerinin açığa çıkarılması ve bunun üzerinden yüzleşilmesini zorunlu kılar.

12 Eylül 1980 Dünyanın yeni bir ekonomik düzenlemeye yöneldiği bir dönemdir Küresel sermayenin sınırsız ve engelsiz dolaşıma açıldığı, bağımlı ülkelerde korumacılıktan dışa açılmaya, devletin küçültülmesine yönelimin arttığı bir dönemi ifade etmektedir. KİT’lerin satılması, özelleştirmeler yolu ile borçların tahsil edildiği, neoliberal ekonomi politikalarının uygulandığı bir dönemdir. Dönem devletlerin küçülüp bekçi konumuna çekildiği bunun yerine yerel etnik ve inançsal farklılıkların öne çıkmaya başladığı bir dönemdir. Bu uygulamalar karşısında gelişebilecek muhalif hareketlerin engellenmesini sağlayacak baskıcı bir rejim zorunludur. 12 Eylül bu ekonomik koşullar doğrultusunda gerçekleştirilmiştir.

12 Eylül 1980, ABD’nin SSCB’yi kuşatma altına alması ve çevresinin komşu Türkiye’nin hazırlanması için yapıldı. ABD’nin Carter Doktrini ile açıkladığı ”Körfez bölgesi ABD’nin yaşamsal çıkar alanıdır” belirlemelerine ve yine radikal İslam’a karşı ABD’nin yeşil kuşak” adını verdiği ılımlı Amerikancı İslam anlayışına uygun olarak gerçekleştirilmiştir.

Gerek 1979 İran İslam devrimi’nin yarattığı tehdit gerekse buna karşı planlanan Irak‘ın, İran’a saldırısı, gerekse ABD’nin Afganistan işgali ve yine bölgedeki Kürtlerin durumu kaygı vericiydi. Bu bölgesel gelişmeler, Türkiye’de ABD’nin taleplerini bir an önce karşılayacak askeri bir yönetimi zorunlu kılıyordu. 12 Eylül askeri darbesi bu nedenle ABD’nin açık desteği ve organizasyonu ile gerçekleştirildi.

12 Eylül 1980 koşullarını değerlendiren bu özet açıklamalar bile 12 Eylül’ün sadece birkaç generalin ihtirası değil, kapitalist dünya sisteminin bir ihtiyacı olarak yapıldığını kanıtlamaktadır. 12 Eylül, Türk devletinin kendi ihtiyacından çok emperyalist çıkarların bir sonucu olarak gerçekleşti. Görüldüğü gibi bütün bu olgular ve Türkiye’nin bu konumuyla emperyalist çıkarlara cevap olamayacağı için, askeri çözüm hem hızlı, hem de kesin çözüm olarak uygulandı ve sistem için sanıldığından çok daha fazla başarılı oldu.

12 Eylül sadece askeri bir darbe değil, toplumun yeniden iktisadi, siyasi, ideolojik, psikolojik olarak yeni koşullara göre organize edilmesiydi. Türkiye neo liberal politikalara uyarlandı, Türkiye Türk İslam sentezi ile yeşil kuşak projesine uygun hale getirildi, devletçi ideoloji serbest piyasaya uygun olarak liberalize edildi. Özellikle psikolojide bireyin ve toplumun kendine olan güveni yok edildi Adeta toplum gelişmeler karşısında teslim alındı.
Bütün bu gelişmeler yaşanırken Türkiye’de muhalefet ne durumdaydı ve sürecin ne kadar farkındaydı ve bu gelişmelere ne kadar hazırlıklıydı.

12 Eylülde birkaç istisna dışında genel sol kendi ülke gerçekliklerinden çok dış dünyanın sorunlarına yoğunlaşmış ve şekillenmesinde esas olarak dış sosyalist kampta yaşanan çelişkiler etkili olmaktaydı. Kendisine düzen karşıtı misyonu biçenler SSCB-Çin ve Arnavutluk arasındaki çelişkiye göre ayrılmış bu ayrılıkları da Türkiye’ye taşımıştı. Sosyalizm bir kalıp olarak ele alınıyor ülke koşullarına uyarlanmadan yaşamı dönüştüren değil bir teorik bilgi olarak değerlendiriliyordu. Sol, Marksizmi kutsallaştırmış ve eleştiri ve güncellemenin önünü kesmişti. Oysa Marksizm gelişmeye açık bir kuramdı. Bu yaklaşım Türkiye’de Marksizmi güncel hayattan koparıp kitabi bilgi biçimine dönüştürüyordu. Ülke Marksist hafızlardan geçilmiyordu.

Sol teorik birikim olarak oldukça gelişmişti. Ancak bu teorinin hayata geçirilmesi konusunda gereken pratik yaratılamıyordu.

Solun, her ne kadar 12 Mart Darbesiyle orduya güveni azalmışsa da kendisini tam olarak koparamamıştı. Kemalizm konusunda sınırlı eleştiriler olsa da Kemalizmin derin etkisi altındaydı. Devletçilik hala sosyalizmin bir faktörü olarak görülüyor sadece özelleştirmeler hedefleniyordu.

Devlet tanımı genel sol olarak doğru tanımlanmasına rağmen pratikte devlet, hükümetle eşdeğer tutuluyordu. Faşizm, sınıfsal ve devletsel özünden koparılıp sivil faşist çetelerden ibaret olarak görülüyor, bunların dışlandığı alanlar “kurtarılmış bölgeler” olarak tanımlanıyordu. Bu durum devletsel faşizmin görülmesini engelliyordu.

Emperyalizm, Türkiye solu açısından dışardan bir güçtü. Bağımsızlık ancak bu güçlere karşı konularak sağlanabilirdi. Bu anlayış özünde toplumun değil, devletin bağımsızlığı anlayışı olarak algılanmıştı. Bu nedenle yerli iktidarın çıkarları için farklı emperyalistlere dayanarak farklı emperyalistlere karşı çıkışını veya statükoyu koruma adına emperyalizmle yaşanan iktidar çelişkisinin bağımsızlık olarak tanımlanmasını getiriyordu. İktidar sisteminin emperyalist karakteri, adeta gözlerden kaçıyordu. Bu yaklaşım Türkiye’de milliyetçiliğin ekmeğine yağ sürüyordu.

Sol, Marksizmi teorik olarak öğrenmiş ama onun insanlar için toplum için olduğunu bilince çıkarmamıştı. Sol, sosyalizmin sadece bir iktisat sorunu olarak ele almış, sosyalizmi üretim ilişkilerine hapsetmişti. Kuşkusuz Marksizmin en temel sorunu üretim ilişkileriydi. Ancak bu üretim ilişkilerindeki insanların farklı özgünlükleri hiç mi hiç dikkate alınmıyordu. Oysa her sosyalist devrimin yolu ve yöntemini belirleyen somut şartların somut tahliliydi. Sol Türkiye toplum yapısını, kültürünü inançlarını ya görmezden geliyor veya bunların bir an önce yok edilmesi gerektiğini ileri sürüyor bunun da adını sınıf kültürünü yaratmak olarak koyuyordu. Oysa Türkiye farklılıkların bir ülkesiydi ve bu farklılıklar üzerinde inkâr –imha ve asimilasyon devletin temel karakterini belirliyordu. Ermeniler, Rumlar, aleviler, Kürtler, Asuriler, Süryaniler vb. ezilen farklılıklar görmezden geliniyordu. Kürtlerin varlığı ağırlıklı olarak kabul edilmekle beraber bu varlığın haklarının tanınması kendi devrimlerine erteleniyordu. Bunun en temel nedeni Marksizmi toplumsal kurtuluş projesi olarak görmeyip bir ekonomik kurtuluş olarak görmeleriydi.

Sol devrimciydi Her şeyin çözümünü devrimde görüyordu. Devrim olacak ve her sorun çözülecek Bu nedenle de devrim öncesi devrime hazırlık süreçlerini atlamıştır. Sosyalistler açısından demokrasi mücadelesi önemli değildi. Hatta devrimi oyalayan devrimden kaytaran bir anlayış olarak yaklaşıyordu. Her ne kadar Milli demokratik devrim anlayışını savunanların önceliği yeni tipte bir demokrasi ise de özünde bunun gereği olan yaklaşımlar görülmemekte demokrasinin değil sosyalizmin talepleri esas alınmaktaydı. Bu nedenle sol içinde demokrat olmak utanılacak bir geri konumda durmaktı. Oysa sosyalizm içinde demokrasi, Türkiye açısından önemle ele alınması gereken bir olguydu ve öncelik sosyalizm hedefine ulaşma da demokrasiye verilmeliydi.

Sol hazırcı ve taklitçiydi. Türkiye’nin ihtiyaçlarına uygun bir örgütlenme ve mücadele anlayışı yerine Rus-Çin ve Küba devrimleri bir reçete olarak alınıyor ve ona uygun bir örgütlenme ve mücadele anlayışı uygulamaya konuluyordu. Kuşkusuz bu ülkelerin deneyimlerinden öğrenilecek çok şey vardı. En başta da öğrenilmesi gerekenin katı merkezi bir örgütlenmede Parti içi bürokrasinin nasıl geliştiği ve mücadeleyi nasıl yozlaştırdığı olmalıydı. SBKP 20. Parti Kongresi, Çin Kültür devrimi Dönemi bu çürümeler konusunda hayli uyarmaktaydı. Sol bunları okuyor ama sorunun özüne vakıf olamıyordu. Bu nedenle de sol örgütlenmeler demokratik merkeziyetçilik adı altında Katı merkezi bir örgütlülüğü devam ettiriyordu. Nitekim tüm sol örgütlerde taban tavan ilişkisi sorunluydu. Merkeze dönük eleştiri anında bastırılıyor veya eleştirenler koparak hizipleşiyordu. Sol bir yandan parçalanıyor bir yandan da merkez komitesinin kararlarına ulaşmada güçlük çekiyordu. Aynı şekilde de bu işleyiş merkez komiteyi tabandan koparıp yalnızlaştırıyordu. Merkezin yüceltilmesi önderlerin kutsanması örgütün tabanından güç almasını engelliyordu. Kitlelerin bağımsız inisiyatifi köreltilmişti ve öndersiz hareket edemez hale getirilmişti. Nitekim 12 Eylül sabahı önderlik kendisini çektiğin de, kitleler sudan çıkmış balık gibi hareketsiz kalmış ve giderek sisteme boyun eğmek zorunda kalmıştı.

12 Eylül adeta bağıra bağıra geliyordu. Ama ne “Faşizme Geçit yok” diyenler nede “gizli-açık faşizm” veya “sürekli faşizm” tanımı yapanların ciddi bir hazırlığından söz edilemezdi. Yukarda da belirtildiği gibi faşizmin devletsel bir olgu olduğu tezi fazla bilince çıkarılamamıştı bütün tedbir birkaç MHP’li ülkücüye dönüktü. Yaklaşmakta olan askeri darbeye karşı direnecek hiç bir hazırlık yoktu. Özetle geçmişin bütün söylemlerine rağmen devletsel saldırıya karşı bir direniş hazırlığı kimsenin aklına gelmemişti. Askeri darbenin kokusunu alan önderlikler soluğu dışarıda almaya başlamıştı. Kuşkusuz istisnai olarak direnmeye çalışanlarda olmuştu. Ancak bu bireyler de örgütlü bir çıkıştan ziyade yerel birkaç kişinin inisiyatifi ile harekete geçmiş ancak onlarda tutunamamıştı. Önderliğini kaybetmiş kitleler üzerlerinde estirilen faşist terör karşısında kısa sürede dağılmıştı. Artık devrimciler Ya yurt dışında veya zindandaydı. Yurt dışında olanların büyük bir kısmı Avrupa’da tutunamadılar ve mültecileştiler. Örgütleriyle de bağlarını zaman içerisinde kestiler. Zindanlar ise korkunç bir işkence ve zulüm altında kısa sürede teslim alınmış direnen istisnai birkaç devrimci ise ya öldürülmüş veya kendini korumayı başarmıştı.

Toplum, ihbar iftira girdabına çekilmiş baskı zor ve şiddetle kımıldayamaz hale getirilmiş korku ve şüphe toplumun psikolojisini bozmuştu Türkiye toplumu ağır bir travma altındaydı. Darbeden iki yıl sonra başta Kürt hareketi PKK olmak üzere Suriye’de kendisini toplamaya başlamış, 1982 Mart’ında Mazlum Doğan şahsında zindan direnişini başlatmıştı Ardından Ferhat Kutay ve dört arkadaşı teslimiyete karşı direniş için kendilerini yakarak direnişi geliştirdiler. PKK zindan direnişleriyle ve Suriye’deki örgütlülüğü ile Kürtlerin yeniden dirilişini gerçekleştirmeye başlamıştı. Nihayet PKK “Ülkeye Dönüş “adı altında direnişini askeri boyuta taşıdı. Bu gelişmeler Türkiye halklarının yeniden demokrasi umudunu yeşertti.

12 Eylül’den bu yana aradan 30 yıl geçti. 12 Eylül solu bazı kısmi öz eleştiriler vermiş olmasına rağmen hala kendisi ile yüzleşmiş değil. Yapılan yanlışları ve yaşanan teslimiyeti sorgulamamış kendisi ile yüzleşmemiştir. Hatta yüzleşmeyi bir kenara bırakalım
“Biz geçmişte de bu günde en doğruyduk” söylemiyle kendisin kandırmaya devam etmektedir.

Kendisi ile yüzleşmek yerine hala devletin 12 Eylülle yüzleşmesini öne çıkarmaktadır. 12 Eylül de başarısız olan devlet değil başarısız olan devrimcilerdir. Devletin 12 Eylüldeki görevlileri devletin çıkarlarını başarı ile korumuşlardır. Devlet bu nedenle de onları dokunulmaz ilan etmiştir. Eğer bu gün 12 Eylül ile devlet çapında bir hesaplaşma yaşanıyorsa bu devletin demokratikleştiğini değil, dünya dengelerinin askeri darbeleri kendi çıkarına uygun bulmamasından dolayıdır. Kaldı ki 12 Eylül ile bir hesaplaşma da söz konusu değildir. Zira en fazla darbe karşıtı geçinen Tayip Erdoğan Ergenekoncuların desteği ile hakkı olmadığı halde seçimlere sokulup, Başbakan yapılmıştır. Yine AKP 28 Şubat darbesi ile RP’sinden koparılıp iktidara taşınmıştır.

12 Eylül’le hesaplaşılmalıdır. Yapılanlar cezasız kalmamalıdır. Ancak 12 Eylül sadece birkaç generalin keyfiyeti değil, devletin yaklaşımıdır. Yüzleşme devletle yapılmalıdır. Devletle yapılan yüzleşme yeterli değildir. 12 Eylül Darbe koşullarında demokrasi –sosyalizm iddiası olanlarda bu başarısızlık ve yenilginin hesabını vermelidir. Yüzleşme ve hesaplaşama öncelikle kendimizle hesaplaşmayı gerektirir. Kendisi ile hesaplaşamayanlar yeni 12 Eylüllerde yeniden teslimiyetin çukuruna yuvarlanmaya mahkûmdur.

12 Eylül şehitleri önünde saygı ile eğiliyorum.Anıları bize ders olsun