Dün Heybeli'deydik...
Dün Heybeliada’da, Rum Ortodoks Ruhban Okulu'ndaydık.
“İstanbul’un İzini Sürmek” başlıklı resim sergisinin açılması nedeniyle…
12 Mart Darbesinin kurbanlarından biri de bu okul olmuştu. Ve kapısı 40 yıldan beri kapalıydı.
Askeri darbelere direnç koymuş bir hükümetin, militarist milliyetçiliğin mirası olan ve bir işkence halini alan bu uygulamayı, üstelik “inanç” sahibi olarak çoktan kaldırması gerekmez miydi?
Gerekçe ise, Özel Üniversitelerin kapatılması hakkındaki yasa idi, son derece özel bir statüsü olmasına, 1844’ten bu yana çalışmasına, 1924’ten sonra da eğitim vermesine karşın.
Ama bunun asıl gerekçe olmadığı açık.
Her yanı özel üniversiteler kapladı, 20 küsur yıldır, Heybeliada Ruhban Okulu hala kapalı.
Kendini “büyükseyen” bir devlete yakışmayan, aslında küçük düşüren bu davranışa hala son verilmedi.
Çünkü Erdoğan Hükümeti, milliyetçi mahalle baskısını göğüsleyemiyor. Üstelik bu mahalle baskısının uzantıları AKP içinde de var.
Bunun izlerini, sergi açılışında da gördük. Eğer, ortak kültür mirasımızı yansıtan bir serginin açılışında Yunanistan Kültür Bakanı, Atina Belediye Başkanı bulunuyor da, burada bizim kültür bakanımız, İstanbul belediye bakanımız bulunmuyorsa, bu duruma karşı sarf edeceğimiz, ancak bir sözcük olabilir; AYIP! [Neyse ki, kültür ve insani mirasa saygılı eski Adalar Kaymakamı, yeni Belediye Başkanı Mustafa Farsakoğlu azalttı ayıbımızı. Başdanışmanını da unutmayalım!]
Sevgili Vecdi Sayar’dan, geçenlerde Atina’da düzenlenen, yine ortak bir konserde, Atina Belediye Başkanı'nın katılımına karşın, Büyükelçimizin teşerrüf etmediğini öğrendim.
Ama şaşırmadım, militarist milliyetçiliğin en müstahkem mevkilerinden biri de Hariciyemiz değil mi?Onlara “Monşer” demek gerçekten haksızlık!
Ağır topların mebus olmak için MHP’yi seçmelerinden anlayın…
Neyse CHP’nin de hakkını yemeyelim, Şükrü Bey'den dolayı!
“Sakıncalı” sayılan ruhban okulunun sınıflarını gezme olanağımız da oldu. Aslında azınlıklarımız kadar, Türkiyeliliği benimsemiş bir toplum kesimi az bulunur. Her vesile ile de bunu kanıtlamaya çalışırlar, masumane bir biçimde. Çünkü iliklerine kadar kendilerini bu coğrafyanın bir parçası olarak hissederler, sadakatlarini göstermeye çalışırlar. Ama yine de dışlanırlar.
Geçenlerde, müzikolog bir Yahudi arkadaşımla sohbet ediyorduk, aynı üniversite yıllarından.
“Eskiden, ‘yabancı mısın, buraya ne zaman geldin’ sorusu ile pek karşılaşmazdık” dedi bana.
“Herhalde, adımı garipsediklerinden” dedi sonra.
“Ama son yıllarda o kadar çok karşılaşır oldum ki” diye devam etti.
“Ben de şu yanıtı verdim: ‘500 yıl önce! Sen ne zaman geldin?’”
Bir gün uçakla yurtdışından gelirken, yanımdaki bayana kimliğini sorduğumda, “Türküm” dedi gocunmadan. Levantendi. Oğlu asker iken, karşılaştığı güçlüklerden, yüksünmeden nasıl buzdolabı “hediye” aldığından sözetti.
Anlaşılan “Türk” olmak, Türklüğü kabullenmek, öyle hissetmek yetmiyordu, nüfus kağıdınızda, “Hristiyan” yazarsa, adınız biraz “acayip” ise, anında dışlama başlıyordu.
Vatani görevini yapmak için Türkiye’ye gelen Alamancılar, ya da diğerleri, salt şiveleri bozuk diye aşağılandıkları olmadı mı kimi komutanlarca, bazen Allahın unuttuğu dağ başlarında, “siz ne biçim Türksünüz?” diye.
Ve de “kurtarılan” Kıbrıs Türkleri de, özel şiveleri nedeniyle aşağılanmazlar mı?
O şive ayrı bir zenginlik iken ve araştırılması, sözlüğünün yapılması gerekirken.
Ben de bu aşağılanmaya inat, ilk kez Kıbrıs Türkçesi ile bir şiir kitabı yayınlamıştım, Marenostrum dizimizde: “Kani-Veran: İkilimlerde Saklı Larnaka”.
Evet, Heybeliada Ruhban Okulu'ndaki sınıflardan bahsediyorduk. Her sınıfta, Atatürk resmi, onun yanında İstiklal Marşı ve Gençliğe Hitabesi vardı. Türkiye’deki bütün okullarda olduğu gibi… Sınıf kütüphanelerinde ise, MEB Klasikleri gözüme çarptı, Türkçe/Yunanca ders kitapları yanında…
Tahta sıralara bakarken, sevgili, saygıdeğer Patrik Bartholomeos’un ilkokul yıllarını anımsadım, bizim Marenostrum dizimizin kardeşi olan, Bizim Deniz Yayınları'ndan çıkan, "Bir Patrik Çocukken" adlı kitaptan öğrendiklerimden. Kitap, Dimitrios Arhondonis adıyla başlayan ve Heybeliada Ruhban Okulu'nu bitirdikten sonra Bartholomeos adını alan Saygıdeğer Patriği'nin ilkokul, ortaokul ve lise yıllarında yazmış olduğu kompozisyonlarını içeriyor. Bunlardan 23 Nisan kompozisyonu beni çok etkilemiş, beni alıp ilkokul yıllarının masumluğuna götürmüştü. Kitap, Patrik Bartholomeos'un kişisel arşivinden alınan 22,5x17 santim boyutlarında, 208 sayfalık bir deftere dayanarak hazırlanmıştı. İçinde yedi eğitim ve öğretim yılında, Gökçeada (İmroz) ve İstanbul'da yazılmış toplam 89 kompozisyon bulunuyordu. Onun ilk gençlik yıllarında; doğaya, insanlara olan sevgisine; hayata, arkadaşlıklara, fedakârlıklara ilişkin düşüncelerine; resmi ve dini bayramlara ilişkin gözlemlerine; doğup büyüdüğü adaya, köyüne, evine özlemine; tanrıya ve ülkesine duyduğu sevgiye, bağlılığa tanık olmuştuk. Editör, Celal Başlangıç'ın düne ve bugüne dair, Rum Patriği Bartholomeos ile yaptığı röportaj da, onu daha iyi anlamamıza olanak sağlamıştı.
Çevre dost bu güzel insanı, militarist milliyetçiler, o zamanki Valinin desteği ile Trabzon kentine sokmamışlardı.
Neyse ki bu ayıp, bu yıl Sümela’da giderildi.
- Yorum yazmak için giriş yapın veya kayıt olun
