Güney'in yol'u

'İmralı Yarı Açık Cezaevi'nden beş mahkum izinli çıkıyor. Bir elin beş parmağı gibi. Yol'da anlatılan beş erkeğin hikayesi değil. Beş erkek artı beş kadın hikayesi anlatılıyor. Onlarınkilerle birlikte bir ülkenin, bir ülkenin daha, öyküleri birbiriyle girişli çıkışlı sunuluyor.

Yusuf kuş sever, kuş besler, mektub bekler. Mehmet Salih eşi Emine'den gelen mektubu okur, hüzünlenir. Mevlüt mektubunu sevinç ve gururla alır. Seyit Ali bu işlerde tarağı olmayanların rahatlığıyla cigarasını sarar, çakmağıyla yakar ve üfler. Ömer kendi halinde, diğerlerinin arasında, kendi ülkesinde gezilerdedir. Sürekli olarak. İki nehir arasındaki, insanların doğası ve hayvanlarıyla mutlu bir kaynaşma içinde yaşadığı böyle bir ülke de hani kolay kolay akıldan çıkmaz. Hele at sırtında ve yanında gözünden iyi koruduğun kardeşin varsa. O topraklar yasaklı masaklı da olsa ille de at sırtında geçilir: Bir boydan bir boya. Rüyalarımıza kimse yasak koyamaz. Rüyalarımız bizimdir. Rüyalarımızı sadece yakınlarımızla paylaşabiliriz.

'İçeriden' çıkanları 'dışarıda' bekleyen nedir? Sıkıyönetim. Askeri darbe sonrasındaki sokağa çıkma yasağı. Tarihi daha en başta verilmiştir. 1981'deyiz. O zaman nereye giderseniz gidin denetim, yasak vardır.

Sadece bunlar da değil: Yüzyılların ötesinden gelen ve bir türlü yakamızı bırakmayan törelerin ağırlığı. Yılmaz Güney'i öteden beri ilgilendiren de asıl bu meseledir. O zaman işte Seyit Ali sevse de, çocukluğundan beri gönlünde, aklında taşımış olsa da Zine'yi kar yığınında, kar dağında ölüme terketmek zorunda kalacaktır. 'İnsanın aklı insana düşman olur mu? Benim aklım bana düşman' dese bile. İnsanı insan yapacak felsefi sorulardan birini en doğal, en basit biçimde sorduktan ve yanıtını veremedikten sonra. Seyit Ali artık ne iyi kaval çalan o delikanlıdır. Ne de Zine'ye 'Uyan! Uyan! Uyumaaaa!' diye bağırarak onu uyandırabilecektir. 'Çobantaşı Boğazı'nı böyle geçemezsin.' Töreler ah!

Başımızın belası töreler. O yüzden Mehmet Salih ve eşi Emine Diyarbakır'dan ayrılan trende Sefer'in ateşiyle yanacaktır. Alev alev. Kardeş kurşunuyla can vermek ne büyük beladır. İki çocuk anasız ve babasız kalacaktır. Diyarbakır'a gelişler sevinçlidir, dönüşler zordur, mümkünü yoktur, acılıdır.

Töreler. Ah! Mevlüt nişanlısıyla iki 'karganın', iki 'hafiyenin' yakın denetiminde dolaşabilecektir. Yakınlarıyla kafayı çekecek ve vakti gelince tek başına genelevde mola verecektir. 'Vizite ücreti 250 liradır'. Nişanlısına 'erkekliğin on emrini' tek tek tekrarladıktan ve ondan sadece 'Ne kadar iyi konuşuyorsun' takdirini aldıktan sonra. Nişanlı genç kızı ilgilendiren bir koca sahibi olmak ve babaevinden paçasını kurtarmaktır.

Ömer 'Müslüm'ün yaman kızı' Gülbahar'a gönlünü kaptıracaktır ama çatışmada vurulan abesinin eşini almak zorunda kalacaktır. 'Başımız sağolsun. Bilinsin. Artık kocan benim. Töre böyle' der Ömer. Törelere baş eğer Ömer devlete eğmez. Ömer belki Gülbahar'a bir gün kavuşacaktır ama bu belli değildir. Hevalleriyle birlikte atını dağlara doğru mahmuzladığında bunun cevabını o da veremeyecektir.

Töreler içselleştirilmiştir. Zine Seyit Ali'sine 'Sana karşı yüzüm karadır' der, verilen 'ölüm emrine' hazırlamıştır kendini. Zine, babası ve kardeşleri, töreleri sorgulamaz. Seyit Ali sorgular ama istemese de itaat etmek zorunda kalır. Mehmet Salih ve Emine töreleri takmaz canlarından olurlar. Mevlüt töreleri umursar görünür, bildiğini okur.

Güney törelere muhalefeti sergiler, çelişkileri gösterir ve çıkış yolunu işaret eder. Bu nedenle hem Güney hem Yol'u devrimcidir. Töreler Güney trenine, treninin hızına engel olabilirler mi? Yol'da törelerden kurtuluşun mümkünü yokmuş ve sürekli yenilgi havası veriliyor gibidir, ama Güney dipten gelen dalgaların kayaları bir gün mutlaka tepetaklak edeceğini de vurgular.

Hüzün ve sevgi, tebessüm ve kederle, dramlarla kimi kez, Yol'umuz sürer. İnsanlığın ve erkeklerin kurtuluşu için önce kadınlarımızı kurtarmalıyız. Önce kadınlarımızı. Güney'in dediği budur.

yilmaz-guney.jpg