Marksist Demokrasi Teorisine Katki - (17) - Sosyalist Demokrasi - Üc Bölüm Birden
"Sosyalist Demokrasi" başlığı altında, sosyalist yani sınıfsız bir toplumdaki hak eşitliğini ya da burjuva hakkını sağlamaya yönelik demokrasiyi değil, ezilen ve sömürülenlerin ezen ve sömürenleri alt ettiği ve sınıfsız bir topluma doğru evrilen, Geçiş Dönemi'nin demokrasisi, diğer bir deyişle, Marks'ın "Proletarya Diktatörlüğü" dediği rejimin, ezilenlerin demokrasisi ve sorunları ele alınacak.
Genellikle "Geçiş Dönemi" ile "Sosyalizm" aynı şey sanılır. Bu karıştırma nedeniyle sosyalist hareketin temel tartışmaları ve yirminci yüzyılın tarihi anlaşılamaz. (Örneğin meşhur "Tek Ülkede Sosyalizm" tartışması, Sosyalizm ve Proletarya Diktatörlüğü (veya Proletarya Demokrasisi, ikisi de aynı şeydir) de denen Geçiş Dönemi karıştırıldığından, sanki tek ülkede bir işçi iktidarının mümkün olup olmadığı biçiminde anlaşılır.) Bu nedenle, başlığı kasıtlı olarak yanlış koyduk ki yanlışlığa dikkati çekebilelim. Bu yazıda konumuz aslında, "İşçi Demokrasisi"dir.
Sınıfsız toplumdaki demokrasi başka bir konudur ve ona ilk yazılarda, özellikle bolluk ve kıtlık, özgürlük ve demokrasinin zıtlığı bağlamlarında değinmiştik. Dolayısıyla bu bölümün doğru başlığının "İşçi Demokrasisi" veya "Ezilen Çoğunluğun Demokrasisi" veya "Geçiş Döneminde Demokrasi" veya "Proletarya Diktatörlüğü" olması gerekirdi. Bunların hepsi aynı şeydir ve henüz sosyalizm değildir. Sosyalizm Sınıfsız toplumdur. Geçiş döneminde ise sınıflar vardır, ama bu toplumda Tarihte ilk defa ezilen çoğunluk üsttedir. Bu Geçiş Dönemine yaygın bir yanlışla Sosyalizm dendiği için, eskilerin "galatı meşhur, lügatı fasihten yeğdir" ifadesine denk olarak, bile bile bu yanlış başlığı kullandık.
Böyle bir demokrasiyi en iyi ezen azınlığın üstte olduğu en ideal demokrasiyle kıyas içinde anlayabiliriz. En temel sorunları kısaca ele almayı deneyelim
Biliyoruz ezenler küçük bir azınlık oldukları için genel oya karşıdırlar, ancak ezilenlerin baskısıyla bunu kabul etmişlerdir. Ama bunu kabul ettiklerinde bu sefer öyle mekanizmalar getirirler ki, ezilen çoğunluk genel oyu kendi çıkarını korumak için koruyamasın. Bunun ilk adımı, genel oyu kabul etmek ama, genel oyun oluşmasını sağlayacak mekanizmalara sınırlar koymaktır. Örneğin her türlü fikir ve örgütlenme özgürlüğünün sınırlanması (Türkiye buna tipik örnektir). Ezilenlerin iradesi ancak modern partiler aracılığıyla yansıyabilir. Bu mekanizmalarla ezilenlerin örgütlenmesi engellendiğinden ezilenlerin çıkar ve eğilimleri genel oya yansımaz.
Bu tür engellerin olmadığı ve genel oyun olduğu bütün ülkeler zengin ülkelerdir. Yani burjuvazi ancak, egemen olduğu ülkenin ezilenlerine bir rüşvet verebildiği durumlarda, hem genel oy, hem fikir ve örgütlenme özgürlüğüne dayanan bir demokrasiyi götürebilmektedir. Peki, bu ülkedeki çoğunluğa verilen rüşvet nereden gelir? Yoksul ülkelerden. Ama o yoksul ülkelerdeki insanların ne oy hakkı vardır ne de özgürlükleri. Olaya ulusal devletler ufku içinde bakılmadığında, zengin ülkelerdeki genel oyun, dünyadaki ezilenler açısından genel oy olmadığı, bir köleciler demokrasisi olduğu görülür. Sadece ezilenlerin bir kısmı, kendi köle sahipleriyle uzlaşmıştır. Yani zengin ülkelerin işçisi ve burjuvazisi, dünyanın yoksul çoğunluğuna karşı kendi içinde bir demokrasiye sahiptir, genel oy hakkı aslında hala yoktur. Diğer bir deyişle zengin ülkelerde genel oy ve özgürlükler; dünya ölçüsünde bir genel oy olmadığı; ulusal devletler aracılığıyla çoğunluk genel oydan mahrum edildiği ve çoğunluk özgürlüklerden yoksun olduğu için var olabilmektedir. İkisi aynı madalyonun iki yüzüdür.
O halde bir işçi demokrasisi, bir zengin ülke işçileri demokrasisi olmak istemiyorsa, dünya ölçüsünde genel oya dayanmalıdır. Ulusal olan ile politik olanın çakışması ilkesinin reddi ve ezilen çoğunluğun demokrasisi ayrılmaz olarak birbirine bağlıdır. Yani ulusal olanla politik olanın çakışmasını kabul eden hiç bir ilke bir işçi demokrasisiyle bağdaşamaz. Demek ki, bir ezilenler demokrasisinin olmazsa olmaz koşulu; bir imtiyazlı köleler demokrasisine dönüşmemesinin koşulu, dünya çapında olmasıdır, tüm insanlığı kapsamasıdır. Ulusal devlet çerçevesinde bir işçi demokrasisi olamaz, ancak güç ilişkilerine bağlı olarak, dünya çapında bir demokrasi kurma amacına bağlı, geçici olarak olabilir.
*
Analize devam için şu genel oyun olmadığı gerçeğini bir yana koyalım. Genel oy ve özgürlüklerin olduğu koşullardaki ezilen çoğunluğun eğilimlerinin şekillenip yansımasının ikincil engellerine gelelim.
Bunda en önemli araç özel mülkiyet sisteminin ezenlere sağladığı üstünlüktür. Ezen sınıflar zenginliklere ve dolayısıyla bilgiye sahiptir. Sadece zenginlik değil, bilgi de kuvvettir. Bu ezen sınıfa, sayıca azlığını dengeleyen muazzam bir güç verir ve olanaklar sunar.
En basitinden, toplumun en aşağılarından çeteler örgütlenebilir. İnsanlar satın alınabilir. Yani her direniş çabası daha küçücükken yok edilebilir. Bunları aşanın karşısında da, bu sefer gizli servisler onların yetmediği yerde ordular bekler. Yani burjuvazinin, ezilenlerin eğilimlerinin örgütlenmesi ve iradesinin yansımasını engellemek için muazzam rezervleri vardır.
Ama çağımızda bunlar içinde en büyük ağırlığı kazananlardan biri, medya ve iletişim alanıdır. Burjuvazi özel mülkiyet ve elindeki devlet aracılığıyla bütün haberleşmeyi kontrol altında tutabilmektedir. Böylece en önemliyi en önemsi, en önemsizi en önemli gösterebilmekte, fikir ve örgütlenme özgürlüklerini ve dolayısıyla genel oyu fiilen işlemez hale getirmektedir. Ezilenlerin eğilim ve çıkarlarını savunan görüş ve eğilimlerin, ezilenlere ulaşma şansı fiilen yok gibidir.
Bu nedenle bir ezilenler demokrasisi ancak özel mülkiyetin olmadığı; burjuvazinin elindeki zenginliklerin toplumsallaştırıldığı koşullarda gerçekleşebilir. Haberleşme olanakları (kağıtlar, frekanslar vs.) toplumdaki örgütlerin kontrolünde olmalı, aldıkları oy ve üyelerinin sayısına göre dağıtılmalıdır.
Ve ancak iletişim araçlarındaki ağırlığın zenginlikle ve sermayeyle değil toplumsal grupların ve eğilimlerin nicelikleriyle belirlendiği koşullarda, ezilenlerin çıkarlarını ezenlere karşı savunacak ve ezilenler arasında uzlaşmaları mümkün kılacak bir demokrasi mümkün olabilir.
Demek ki, her türlü özgürlük, dünya çapında genel oy, üretim araçları üzerindeki özel mülkiyetin ilgası ve belli bir azınlığın elinde toplanmış zenginliğin dağıtılması ve nihayet iletişim olanaklarının toplumdaki gruplar arasında, "herkesine emeği kadar" ilkesi gibi, "herkese oyu veya üyesi kadar" şeklinde dağıtılması bir işçi demokrasisinin olmazsa olmaz koşullarıdır.
13 Ekim 2000 Cuma
Sosyalist Demokrasi (II) - Seçenler ve Seçilenler
Her türlü sınırsız fikir ve örgütlenme özgürlüğü; dünya çapında genel oy; özel mülkiyetin ve dolayısıyla zenginliklerin belli ellerde toplanmasının ortadan kaldırılması ve iletişim, medya olanaklarının, toplumdaki gruplar arasında, tıpkı "herkese emeğine göre" ilkesinde olduğu gibi, herkese üyesi veya aldığı oy oranında dağıtılmasının ezilen çoğunluğun demokrasisinin olmazsa olmaz koşulları olduğundan söz edilmişti. Ancak bunlar yetmez. Bunlar koşullardır ama yeterli değildir. Ve bütün sorunları çözmez.
Küçük bir kabile de ya da köyde ya da bir dernek şubesinde demokrasi temsilciler aracılığıyla değil, doğrudan yürüyebilir, ama geniş mekanlar ve büyük sayılar söz konusu olduğunda doğrudan demokrasi fiziki nedenlerle olanaksız hale gelir. Modern bir şehirde ya da ulusal devlette binlerce, milyonlarca insan bir araya gelip tartışıp, karar alıp uygulamaya geçemez. Bunun tek yolu temsilcilerin seçilmesidir
Partilerin ve derneklerin üyeleri, bir ulusun aksine tesadüfen değil, bilinçli olarak bir araya gelmiş, bir derneğe üye olabilecek kadar aktif insanlar olmalarına rağmen, yönetim organlarına seçilenlerin bir süre sonra ellerinde nasıl bir güç topladıkları, o bilinçli ve aktif üyeleri nasıl manüple edebildikleri bilinen bir gerçektir. Örneğin İşçi sendikaları, teorik olarak her an geri alınabilecek yöneticileri olmasına rağmen, o yöneticiler kısa zamanda bir bürokrat haline dönüşüp bütün kontrolü ele alırlar.
En bilinçlilerde bile durum böyledir, bir toplumda ise tesadüfen bir araya gelmiş insanlar söz konusudur. Ek olarak çalışan insanların bu gibi seçtiklerini denetleme işleri için zaman ve kültürden yoksunluğu gibi daha bir yığın sorun göz önüne getirildiğinde, ezilen çoğunluğun bir demokrasisini kurup sürdürmenin nice zor bir iş olduğu daha iyi kavranır.
Demokrasi ancak temsilciler aracılığıyla yürüyebileceğine göre, bunların kontrolden çıkıp kendi çıkarlarını ve imtiyazlarını, temsilcisi olduklarınınki imiş gibi göstermeleri nasıl engellenecektir? Yani ne yapılmalıdır ki seçilenlerin dizginleri daima seçenlerin elinde olsun? İşte ilk Proletarya Diktatörlüğü ya da İşçi Demokrasisi olan Paris Komünü'nün en önemli sorunu bunlar olmuştur. Ve o bu soruna karşı o zamanın Paris'inde, o bilinen tedbirler getirmiştir: Seçilenlerin her an geri alınabilmesi; maaşlarının ortalama bir işçi ücretinden yüksek olmaması vs.. Yani bağımsızlaşmaları ve toplumda imtiyazlı bir hale gelmeleri engellenmeye çalışılmıştır.
Bir de, azınlık demokrasilerini, burjuva demokrasilerini göz önüne getirelim. Bunların tedbirleri, işçilerinkinin tamamen aksidir. Seçilenler 4-5 yıl için seçilirler ve bu süre sonuna kadar geri alınamazlar. Bu arada onları seçenlerin görüşleri değişmiş ise bunu yansıtamazlar. Seçilen, girdiği ortamda artık kendisinin veya bambaşka çıkarların savucusu olmuşsa kimse ona bir şey diyemez. Yani, ezilen çoğunluk, asil karşısında vekilin imtiyazlılaşmaması, kontrolden çıkmaması için tedbirler alırken, ezen azınlık tam aksi yönde, vekilin özel imtiyazlı bir konum içinde olması; asilin vekili denetleme olanaklarının ortadan kaldırılması yönünde kurallar getirmektedir. Ezilenler, ortalama işçi ücreti verirken, ezenler yüksek maaşlar, yolluklar, harcırahlar ve daha bin bir manevi imtiyazlarla asil ile vekili ruhça ve maddece birbirinden koparmaya çalışmaktadır.
Ne var ki, seçilenin geri alınabilmesi, bir sorunu çözerken başka bir sorun yaratır: toplumdaki eğilimlerin oranlarına uygun yansımaması. Bunu biraz açıklayalım.
Belli bir vekili seçenlerin onu geri alabilmesi için, her vekilin bir vekil çıkaracak sayıda insanın ve bölgenin temsilcisi olması gerekir. Yani dar bölge sistemi demektir. Halbuki modern toplumda, demokrasi ancak sistematik görüşler savunan siyasi partiler aracılığıyla gerçekleşebilir. Bu partiler de son duruşmada büyük toplumsal grupların eğilimlerini yansıtırlar. Bunun için en ideal sistem, seçilenlerin seçenlerin görüşlerinin dağılışına uygun oranlarda seçilebilmelerini sağlayan nispi temsildir. Bu ise, olabildiğince büyük birimlerle, olabildiğince toplumdaki gerçek eğilimlere yakın bir sonuç verebilir. Dar bölge sisteminde, pek ala yüzde yirmi oy alan bir partinin, diğer oyların diğer partilerde yüzde onar ya da on beşer olarak dağılması halinde, vekillerin yüzde yüzünü çıkarması mümkündür. Böylece, seçileni her an geri alabilmek uğruna nüfusun yüzde sekseninin eğilimlerinin seçilenlere yansımamasına yol açılabilir.
Bu nedenle, gerçek bir demokrasi için, nispi temsil sistemi gerekir toplumdaki eğilimleri en uygun oranlarda yansıtmaya uygun olarak. Paris komünü için o kural geçerli olabilirdi ama bu gün geçersizdir. Dar bölge geri almayı sağlar ama yol açtığı problemler daha tehlikelidir.
Peki hem nispi temsil, hem de geri alma bağdaştırılamaz mı? Seçimler daha sık yaparak; bugünkü gibi reklam ve manüplasyonun arcı olmayan, bağımsız halk örgütlerinin kontrolündeki kurumlar aracılığıyla son derece gelişmiş örnekleme teknikleriyle aktüel eğilimler yansıtılarak; veya örneğin herkese başkaları tarafından kullanılamayacak bir şifre verilerek, internet aracılığıyla sürekli eğilim yansıtıcı oylamalar yaparak; seçenler ile seçilenler arasındaki makas açıldığında, diyelim belli bir oranı geçtiğinde, otomatik olarak seçimlere gidilerek, nispi temsilin mahzurları da minimuma indirilebilir.
Ama en önemlisi, her türlü fikir ve örgütlenme özgürlüğü ile ezilenlerin bin bir biçimde örgütlenmiş olmalarıdır. O zaman önemli sapmalara karşı her an tepkiyi göstermek mümkün olabilir.
Tabii yukarıda söylenenler, bütün düzeydeki organlar için geçerli, bütün karar alma yetkisi olanlar seçilmelidir. Köy heyetlerinden, jürilere, polis şeflerine, şehir yönetimlerine kadar.
Bütün bu tedbirlere rağmen, bir bürokratlaşma eğilimi daima olacaktır kendisiyle sürekli mücadele edilmesi gereken. İş bölümü olduğu sürece, bürokrasi katlanılması gereken bir hastalık olarak var olmaya devam edecektir. Ama bürokrasinin bir hastalık olması; bir tehlike olması başka bir şeydir, egemenliği ele geçirmesi başka. Bütün bu tedbirler egemenliği ele geçirmesine karşıdır. Hastalığı ortadan kaldırmaz. Hastalık ise sadece sınıfların değil, iş bölümünün de ortadan kalkacağı çok yüksek bir zenginlik ve üretkenlik düzeyini var sayar.
Yani Demokrasinin sonu Bürokrasinin de sonudur. Zorunluluklar aleminin ötesinde demokrasi olmadığı gibi bürokrasi de olamaz.
18 Ekim 2000 Çarşamba
Sosyalist Demokrasi (III) - Eski Egemen Sınıflar ve Demokrasi
Geçen yazıda, ezilen çoğunluğun iktidarında, onun kendi temsilcilerinin kontrolden çıkması tehlikesi ve sorunlarına değinmiştik, bu yazıda da eski egemen sınıfların tekrar egemenliği ele geçirmesi sorunu üzerinde duralım.
Ezen azınlık ile, ezilen çoğunluk arasındaki mücadelede şöyle bir zıtlık vardır. Ezen azınlıklar ezilenlere karşı mücadelelerinde belli bir toplumsal ilişkiyi değiştirme yoluna gidemezler varlıklarını ve egemenliklerini bizzat o ilişkiler sayesinde sürdürdüklerinden, bu nedenle ezilenlerin direnişine karşı toplumsal ilişkinin değil, insanların imhası ve baskısı yoluna giderler. Ezilenler ise, ilişkiyi yok etmek isterler o ilişkinin ortaya çıkardığı insanları değil. Yani işçiler işverenliği yok etmek durumundadır, tek tek işverenleri değil; buna karşılık, burjuvazi, işçiliği değil, belli direnen işçileri yok etmek veya sindirmek hedefindedir karşı tarafın direnişini kırmak için.
O halde, işverenliği yok ettiğinizde, işverenlik yok olacaktır ama diyelim ki, işverenliği yeniden getirmek isteyen eski imtiyaz sahipleri yok olmayacaktır ve bunlar eskiyi yeniden getirmek için çok sert bir mücadele içine de girecektir. Bu mücadeleye karşı ne yapmak gerekir?
Hemen ilk akla gelen, eski egemen sınıfları, oy hakkından, fikir ve örgütlenme özgürlükleri hakkından mahkum etmektir. Ancak , biraz yakından bakılınca bu iki tedbirin de hiç bir anlamının olmadığı ve aksine ezilen çoğunluğun egemenliğine karşı kullanılabilir olduğu görülür.
Oy hakkını ele alalım. Örneğin, eskiden şu kadar serveti olan veya şu kadar işçi çalıştıran insanların seçme ve seçilme hakkı bulunmaz diye bir yasa maddesi aracılığıyla eski egemen sınıfları demokratik hak ve özgürlükler alanından dışladınız. Bu bir garanti oluşturur mu? Olumlu mudur, olumsuz mudur? Kanımızca hiç bir olumlu yanı yoktur.
Birincisi, eğer ezilen çoğunluğun egemenliğini sürdürmek için eski ezilen sınıfları genel oy, yani seçme ve seçilme hakkından mahrum etmek gerektiğini düşünüyorsanız, henüz burjuvaziye muhalefet ettiğiniz dönemde de bunu açıkça ifade etmeniz gerekir. Yok bu fikriniz var da gizliyorsanız, ezilenlere bizzat kötü bir örnek oluyorsunuz demektir. Ama fikrinizi gizlemiyor da açıkça koyuyorsanız, bu sefer egemen sınıflar karşısında zor durumda kalırsınız. Bir yandan ezilen çoğunluğun çıkarlarını savunduğunuz için demokrasinin, genel oyun savunucusu olacaksınız ama diğer yandan da çoğunluk olduğunuzda eski egemen sınıfları bundan dışladığınızı söyleyeceksiniz. Bu fiilen çifte standart anlamına gelecektir ve karşı tarafa size karşı, sizin kendinize hak gördüklerinizi biz de kendimize hak görüyoruz demenin yolunu açacak ve ezilenlerin mücadelesini zayıflatacaktır.
Kaldı ki, kimse, bir işverenin ya da zengin bir ailenin çocuğu olduğu için suçlu değildir. Bizler toplumdaki ilişkileri sorumlu tutarız, insanları değil, bir kere o ilişkiyi yok ettikten sonra, bir zamanlar o ilişkinin ürettiği bir tabakaya dahil olduğu için bir takım insanları kimi haklardan mahrum etmek, insanları işlemedikleri bir suçtan dolayı cezalandırmaktır da ve ezilenlerin kendi hukuku açısından ciddi bir tutarsızlığa da yol açar. Bu gibi nedenlerle eski ezen azınlığı, genel oydan dışlayıcı tedbirler ezilenlere değil ezenlere hizmet eder.
Bir diğer sorun, ezen azınlığın savunduğuna inanılan belli fikirlerin ve anlayışların propaganda ve örgütlenmesinin yasaklanmasıdır. Bu yolla eski egemen sınıfların tekrar bir geri dönüş sağlamalarının engellenebileceği gibi yaygın bir görüş vardır.
Tabii bunun kökeninde, sınıflar ve sınıf mücadelesi hakkında, ezen sınıfların kendi çıkarını belli ideolojilerde ve doğrudan ifade ettiği tarzında çok çocukça bir anlayış yatar. Aksine bütün tarih göstermektedir ki, ezen sınıflar çıralarını korumak için her türlü ideolojiyi kullanabilirler. Kapitalistlerin liberalizmi savunacaklarını sanmak saçmalıktır. Gereğinde komünist de olurlar, faşist de olurlar, dinci de olurlar. Sınıflar eğilimlerini ve çıkarlarını her türlü ideolojik form altında savunurlar ve ifade ederler. Bu aynen ezilen sınıflar için de geçerlidir, ezilenlerin eğilimleri de en gerici ve sağcı partilerin içinde bile bir şekilde ifadesini bulur. Dolayısıyla, her hangi bir ideolojiye veya fikir sistemine yönelik yasaklar, yani fikir ve örgütlenme özgürlüğünü sınırlamanın hiç bir anlamı ve değeri yoktur. Egemen sınıflar kendi eğilimlerini bizzat en hızlı komünist görünümler ardına gizleyebilir.
Keza genel oy için geçerli olan fikir ve örgütlenme özgürlükleri için de geçerlidir. Yani böyle bir anlayışınız var ise, bunu muhalefette iken de söylemeniz gerekir. O zaman ise ya yalancı ya da çifte standartlı olduğunuz için ezilenlerin mücadelesine zarar verirsiniz.
Ancak burjuvaziye karşı etkisiz ve anlamsızlığından öte, fikirlerin yasaklanması, ezilenlerin kendi egemenliklerini sürdürmesi bakımından büyük bir tehlikeyi beraberinde getirir. Tarihsel deney, yani Ekim Devrimi'nden sonraki deney göstermiştir ki, ezilenler için eski egemen sınıflar değil, bizzat kendi içindeki bürokrasi en büyük tehlikeyi oluşturur. Ve bürokrasinin sorunlu bir araç olmaktan çıkıp iktidara gelmesinde ve bunu sürdürmesinde, güya egemen sınıflara karşı olmak amacıyla fikir ve örgütlenme özgürlüklerini ortadan kaldırmak, ezilen çoğunluğu iktidardan uzaklaştırma ve atomlara ayrıştırmanın aracı olmuştur.
Tarihsel tecrübe, her türlü fikir ve örgütlenme yasağının eski ya da yeni egemen sınıflara yaradığını göstermektedir. O halde, ezilen çoğunluğun iktidarını sürdürmek için, ne oy hakkı sınırlamaları ne de fikir ve örgütlenme özgürlükleri sınırlamaları bir iş görmez. Aksine bunlar ezilen çoğunluğun egemenliğine karşı bir araç olarak kullanılabilirler.
Eski egemen sınıfı var eden ilişkileri yok etmek yeter. Hatta onların sabotaj ve yasa dışı yollarla mücadeleye girmesini engelleyecekse, bir zamanlar Marks'ın dediği gibi, onların zenginliklerine karşı belli bir tazminat ödemek bile düşünülebilir. Onun haricinde bunlar tüm diğer yurttaşlarla aynı hak ve görevlere sahip olmalıdır. Eski egemen sınıflardan korkacak bir şey yok. Onlar ezilen çoğunluğu tekrar görüşlerine kazanıp yeniden eski ilişkilere dönebilirler mi? Eğer yeni düzen ezilenlere bir şey vermemiş ve ezilenler tekrar sömürü sistemine geri dönmek istemişlerse buna ne denilebilir? Ezilenlerin bilinçli çabası ve tarihsel inisiyatifi olmadan zaten sınıfsız topluma gidilemeyeceğinden, bunun çaresi yine yasaklar değildir. Akacak kan damarda durmaz ya da kendi düşen ağlamaz.
27 Ekim 2000 Cuma
Sosyalist Demokrasi (4) - Ezilen Çoğunluğun İçindeki Çelişkiler
Ezilen çoğunluğun iktidara geldiğinde, bir yandan egemen sınıfların direnişine ve geriye dönme çabalarına, diğer yandan bürokrasinin iktidarı alma tehlikesine karşı tedbirlerinin neler olabileceğine bunların ortaya çıkardığı sorunlara ve yeni tehlikelere önceki iki yazıda kısaca değinmiştik. Bu yazıda da ezilen çoğunluğun kendi içindeki çelişkiler ve bunların sorunlarına kısaca değinelim.
Ezilen çoğunluk her şeyden önce, işçiler ve köylülerden ve diğer emeği ile yaşayan küçük burjuva tabakalardan oluşur. İşçi sınıfının, kendi başına, bu tabakaların desteğini almadan ezen azınlığın egemenliğine son vermesi mümkün olmadığı gibi iktidarda kalması da mümkün değildir.
Ancak, gelişmiş ülkeler hariç, dünyanın hiç bir ülkesinde, işçiler nüfusun çoğunluğunu oluşturmaz. Gerçi bir yandan eskinin kalıntısı küçük üreticilik hızla yok olmaktadır ama aynı zamanda, ücretli olsa bile yaşam düzeyi ve ruh durumuyla küçük burjuva karakterde modern tabakaların bir yükselişi de söz konusudur.
Bu tabakalar ister geçmişin, ister modern toplumun ürünü olarak ortaya çıksınlar, en azından iktisadi ilişkiler içindeki konumları bakımından doğrudan bir sosyalizme yönelişleri yoktur, en azından klasik anlayışlar bakımından. Bu durumda ne olacak?
Paris Komünü böyle bir sorunla yüzleşmedi. Komün adı üstünde Paris'le sınırlıydı, Burjuvazi kaçarak şehri büyük ölçüde terk etmişti ve işçi sınıfı orada zaten nüfusun çoğunluğunu oluşturuyordu.
Ama Ekim Devrimi bu soruyla karşı karşıya geldi. Muazzam bir köylü ülkesinde, konsantre olmuş küçük bir işçi sınıfına dayanıyordu devrim.
Modern şehir ve sanayi modern toplumun can damarıdır. Bu politik eylem, örgütlenme ve ağırlıkta işçileri üstün yapar. Bu nedenle işçi sınıfının gücü onun nufus içindeki gücüyle ölçülemez oranda yüksektir.
Ama, bir genel oy sisteminde, işçilerin bu üstünlüğü yok olur. Köylülerin sayısal gücü ortaya çıkar. Ekim devrimi, bir yandan köylülerin taleplerine sahip çıkmış ama diğer yandan da, köylülerin bu ağırlığını dengelemek için, çok miktarda köylü oyunu bir işçi oyuna eşitleyen bir sistem kurmuştur. Örneğin on köylünün oyu bir işçi oyuna eşitlemek gibi.
On dokuzuncu yüzyılda sosyalist harekete, ilerlemeci tarih anlayışının da etkisiyle, işçi sınıfı nüfusun çoğunluğu değilse, hem genel oy ve özgürlükler hem de genel oy korunarak sosyalizme nasıl geçilebileceği konusunda, köylülüğün oy hakkını sınırlama anlayışı egemendi. Yani işçi sınıfı gereğinde, ezilen çoğunluk içinde azınlık olduğu durumda, sosyalizme ulaşmak, insanlığı mutlu hedefine ulaştırmak için köylülük üzerinde diktatörlük kurabilir diye düşünülüyordu. Fransa'da örneğin Blankistler, Proletarya'yı temsilen Paris'in taşra üzerindeki diktatörlüğünü savunabiliyorlardı.
Keza Ekim Devrimi, köylüler karşısında adeta paternalist bir tavrı sürdürmüştür. Köylülerin özlemlerini gözetmek ama onların oy gücünü sınırlamak.
Bu yaklaşımlar bu günün dünyasında geçersizdir, tarihsel deney sadece yanlışlığını değil, köylülüğün sosyalizme eğilim duymayacağı düşüncesinin de geçersizliğini göstermiştir. Yirminci yüzyılda bütün geri ülkelerdeki devrimler, Çin'den Nikaragua'ya kadar Köylülüğe dayanmış ve bu tabakalar, en kötü örnek ve elverişsiz koşullara rağmen sosyalizme eğilim göstermişlerdir.
Köylülerin oy hakkını sınırlayacak veya ağırlığını azaltacak mekanizmaların hiç bir başarı şansı bulunmamaktadır. İşçiler burjuvazinin ilişkilerini imha edebilirler, ama küçük burjuvazi ve köylülüğe karşı aynı şekilde davranamazlar, onlar, ezen sınıflardan değildirler. Onların ilişkilerinin imhası değil, iknası (gönüllü dönüşümü) gerekir.
Tıpkı bir bölüğün hızının en yavaş askerin hızına eşit olması gibi, işçi sınıfı sosyalizm yönündeki bütün dönüşümlerde köylülerin desteğini, onayını veya en azından hayırhah bir tarafsızlığını sağlamak zorundadır. Bu ise ancak genel oyla olabilir.
Kimileri bunu anlamıyorlar ve örneğin, genel oyda köylülerin ve küçük burjuvazinin ağırlığını sınırlayacak veya bütünüyle genel oydan dışlayacak tedbirler düşünürler. Yani düşündükleri, köylüler ve küçük burjuvalar üzerinde diktatörlük kuracak, bir işçi demokrasisidir.
İlginçtir, bunlar hiç bir zaman köylülere ve küçük burjuvalara, "biz iktidara geldiğimizde sizin oy hakkınızı sınırlayacağız" da dememektedirler. Yani resmen gerçek niyetlerini gizlemektedirler. Bu niyetini gizleyen bir partinin bırakalım köylüleri, işçilerin bile desteğini alma şansı yoktur. Ama ezilenlere yapılacak en büyük kötülüktür, onlara yalan söylemektedir onların bu yalanla desteği kazanılsa bile. Çünkü onların kendi eseri olabilir onların kurtuluşu, onların tarihsel deney ve inisiyatifi olmadan hiç bir olumlu değişim gerçekleşemez.
İşçilerin dışındaki tabakaları da kapsayan bir genel oy, sınıfsız topluma gidebilmek için olmazsa olmaz koşullardan biridir.
Sadece köylülerden sorun çıkmaz. Sanılır ki, işçiler de yekpare bir bütündür. Hayır. İşçi sınıfı bir çok zümrelerrden oluşur.
Ayrıca işçiler, sadece bölünük de değildirler. Hiç bir zümresel bölünüklüğün olmadığı yekpare bir işçi sınıfı bile olsa, parça ile bütünün çıkarı, kısa vadeli çıkar ile uzun vadeli çıkar, tarihin çok istisnai dönemleri hariç, ki bu istisnai dönemler devrim dönemlerindir, çakışmaz, bu çıkarlar arasında daima bir gerilim, bir çatışma vardır..
Kısa vadeli çıkarlar ve parçanın çıkarlarını savunma, her zaman küçük burjuva ve köylü tabakalarda bir destek de bulacaktır. Dolayısıyla gerçekten ezilen çoğunluğa hizmet edecek, ezenlerin baskı aracı olarak kullanılamayacak bir devlette bile, sınıfın tarihsel ve genel çıkarlarının çok istisnai durumlarda çoğunluğu sağlaması mümkündür. Bunun dışında genel kural olarak, kısa vadeli çıkarların, zümrelerin, köylü ve küçük burjuvaların burnunun ötesini görmeyen politikaların çoğunluğu oluşturması beklenmelidir. Bu şu demektir: işçi sınıfının genel ve tarihsel çıkarını savunan partiler, çoğu durumda azınlıkta kalacaklardır. Yani "doğru devrimci çizgi"yi seçmeyecektir ezilenler.
Buna rağmen ve bu nedenle doğru devrimci çizgi, ezilenler bu "doğru devrimci çizgiyi" seçmedikleri takdirde bile, onlara hizmet edecek, onların üzerinde yükselmeyecek, onlara hata yapma özgürlüğünü, yanlışları ve aptalları seçme ve deneme özgürlüğünü verecek bir aracın oluşması için savaşmaktır.
Kimileri sanıyorlar ki, burjuvazinin bukağılarından kurtulmuş bir ezilenler demokrasisinde ezilenler hep en doğru kararları alacaklardır. Hayır. Bu çocukça bir anlayıştır. Evet demokrasiden yanayız, ama demokraside, işçiler ve diğer ezilenler en doğru kararları alacakları ve uygulayacakları için değil; en aptalca ve dar görüşlü kararları alıp uygulayacakları için ve buna rağmen ve tam da bu nedenle.
Tarih, ezilen insanların girişimine ve tarihsel tecrübesine dayanan en aptalca kararların bile en bilgece ama yukarıdan verilmiş karalardan bin kere daha az tehlikeli, verimli ve son duruşmada da doğru olduğunu göstermiştir.
Birinci Enternasyonal'in tüzüğünün başındaki şu cümleyi bütün tarihsel deney doğrulamış bulunuyor:
"İşçilerin (ezilenlerin) kurtuluşu ancak kendi eserleri olabilir."
Suya girmeden yüzme öğrenilmez.
Ezilenlerin, Tarih karşısında yanlış yapma özgürlüğü olması gerekir.
Demokrasi, yanlış yapma özgürlüğüdür.
Dolayısıyla yanlışı görme ve düzeltme olanağı ve görevi.
02 Kasım 2000 Perşembe
Yazı Serisinin Bitişi Nedeniyle Son Söz
(Böylece bu pehlivan tefrikasına dönen "Demokrasi Üzerine Yazılar" serisi bitmiş bulunuyor. Yazının böyle uzaması bazı okuyucuların eleştirilerine yol açtı. Ancak, yine bu yazıyı sürdürmemi ve mümkünse bir kitap haline getirmemi isteyenler ve böyle uzamasına yol açanlar da yine bazı okuyuculardı. Ne yazık ki herkesi memnun etmek mümkün olmuyor. Bir gazetenin okuyucularının beklentileri ve ilgisini çeken konular büyük bir farklılık, hatta birbirine zıt özellikler gösterebiliyor. Buna rağmen, yazı seri bir yazı olmakla birlikte yer yazı aynı zamanda bağımsız bir yazıydı. Bu şekilde mahzurları asgariye indirmeyi de denedik.
Bu yazılarda, demokrasi konusu ele alınırken aynı zamanda, yepyeni kavramsal araçlar (sınıfların tarihsel ve kültürel konumlanışı gibi) geliştirilmiş ve kavramlar konu üzerine tartışmalarda çok rastlanan belirsiz ve karışıklıklarından kurtarılarak dakikleştirilmiş ve netleştirilmiştir. Aslında bu yazı serisi, hem PKK'nın anlaşılması hem de muhaliflerin argümanlarının çürüklüğünün görülebilmesi amacıyla yazılmıştır.)
02 Kasım 2000 Perşembe
- Yorum yazmak için giriş yapın veya kayıt olun
