Kadın Kurtuluş Hareketi ve Tarihsel Maddecilik (Marksizm)
Kadın Kurtuluş Hareketi ve Tarihsel Maddecilik (Marksizm)
Kadın hareketi aynı zamanda tüm tarihe başka bir ışık altında bakışın yolunu da açtı. Bu hem tarihte unutulmuş olay ve kişileri tekrar gün yüzüne çıkarma, hem de bilinen olay ve kişileri bir başka ışık altında görme biçiminde ortaya çıkmaktadır. Gerçi aslında unutulmuş olay ve kişileri ortaya çıkarma da son duruşmada tarihi bir başka ışık altında görüşün bir sonucu olarak ortaya çıkar ama yine de tek tek olgular veya kişiler söz konusu olduğunda böyle bir sınıflama yapmak belli bir kolaylık sağlayabilir.
Tarihi ve dünyayı başka bir ışık altında görüş, sadece Kadın hareketinin bir sonucu değildir. Bu hemen hemen bütün "Yeni Sosyal Hareketler"de görülür. Siyahların hareketi, tarihin beyaz adama açısından, ırkçı bir bakışla yazıldığını göstermiştir bizlere; Kadın Hareketi erkek merkezli ve seksist; Ulusal Kurtuluş Hareketleri, İlerlemeci ve Avrupa Merkezli yazıldığını göstermiştir. Ekoloji hareketi, bazı uygarlıkların ve kültürlerin yok oluşunda ekolojik felaketlerin önemini unutulmuşluktan kurtarmıştır. İşçi hareketi daha doğarken tarihin unutulmuş başka bir zembereğine, sınıflar mücadelesine dikkati çekmiş ve tarihi bu açıdan görüş ve yorumlayışın yolunu açmıştı.
Ne var ki, bir genel tarih teorisi, bu bakışların bir toplamı değildir ve olmamalıdır; o bu farklı bakışların ve o bakışları yaratan öznelerin var oluşunu açıklamak, böyle bir açıklama çerçevesinde onları bir tek tarih bakışı içinde özümlemek zorundadır.
İşti Tarihsel Maddecilik, namı diğer Marksizm, tam da bunun araçlarını sunar bize. Tarihi Sınıf Mücadelesi olarak kavramak henüz Marksizm ya da Tarihsel Maddecilik değildir; tarihte niçin sınıflar ve dolayısıyla sınıf mücadelesi olduğunu; dolayısıyla tarihin sınıf mücadelesi olarak da kavrandığını açıklamaktır Tarihsel Maddecilik.
Benzer şekilde, bu bütün diğer Yeni Sosyal Hareketlere uygulanabilir, tarihe kadınların açısından bakmak, ekolojik açıdan bakmak vs. henüz tarihsel maddecilik değildir. Tarihte niçin kadınların alta düştüğünü, ve niçin ve hangi koşullarda bir kadın hareketi oluştuğunu; dolayısıyla tarihe kadınların açısından bakışın var olduğunu açıklamaktır Tarihsel Maddecilik.
Belki bunu şöyle bir analojiyle daha kolay açıklamak mümkündür.
Bu gün astronomi sadece görünen ışığın astronomisi değildir. Gamma, Radyo, Röntgen vs. gibi farklı dalga boylarının astronomileri vardır. (Hatta örneğin bir notrino astronomisinin "teleskopları" yerin altında terk edilmiş madenlere kurulmaktadır. ) Ve bu dalga boylarının her biri evrenin bambaşka bir görünümünü sunmaktadır. Görünür ışıkla bomboş ya da simsiyah görünen yerlere örneğin bir radyo teleskopla bakıldığında muazzam radyo dalgaları yayan kaynaklar görülebilmektedir.
Ama fizik, bu farklı dalga boylarındaki evren resminin bir mozayiğin parçaları gibi toplanması değildir. Fizik, evrenin niçin ve nasıl olup bu farklı dalga boylarında ışınlar saçtığını ve onların niçin var olduğun açıklamaktır.
İşte Marksizm'in, son yıllarda karşılaştığı en ciddi sorunlardan biri buydu. Onun kurucuları, tıpkı sadece görünür ışıkla uzaya bakan Galile, Kopernik ya da Kepler gibi, sadece sınıfların var oluşunun nedenlerini açıklamışlar ve tarihe sınıf mücadelesi açısından bir bakışı getirmişlerdi. Ve bizzat kendileri sınıf mücadelesini ön görmüşler ve bunu veriyorlardı.
Ama o kurucular böyle "Yeni Sosyal Hareketler" denen başka özneleri öngörmemişlerdi, dolayısıyla o öznelerin ışığından tarihe ve toplumlara bakışları da. O nedenle, Marksizm sadece bu hareketleri öngörmemekle kalmamış, onlara karşı kör olmuş ve tarih ve topluma bakışta bir bakıma, mor (kadın), yeşil (ekoloji) ve siyah (Irkçılık, sömürgecilik) renkleri görmeyen bir renk körlüğü içinde kalmıştır.
Burada ortaya çıkan teorik sorun şuydu, bu hareketlerin ve o farklı dalga boylarından tarihin niye var olduğunu açıklamak yetmezdi; bu açıklamanın aynı zamanda, Tarihsel maddeciliğin, yani Marksizm'in kendi renk körlüğünü de açıklaması gerekiyordu.
Bu teorik sorun, yani tarihte niçin farklı baskı biçimleri ve özneler olduğu değil, aynı zamanda bu özneler açısından bakışın da (çünkü yine tarihin gösterdiği gibi bir baskı biçimi her zaman o baskının nesnesini bir toplumsal özne kılmaz ve o özne açısından bir tarih kavramı yaratmaz. Bu son derece modern bir fenomendir. ) niçin var olduğun ve kendisinin bu özneler ve bakışları konusundaki körlüğünü, bir tek kavram sistemi içinde açıklamak, çözülmez kaldığı sürece Marksizmin yeniden bir toplumsal değişim projesi ve bu öznelerin mücadelelerini bir bütünsel sistem içinde toplaması mümkün olamaz.
Bir çok Marksist teorisyen bu konunun önemini sezip bir şekilde ifade etmiş olmakla birlikte, bu sorunu çözmeye yönelik olarak bir teorik varsayım bulunmamaktadır.
Bu konuda tek ciddi teorik açıklama denmesini biz yaptık. Bu hem hareketleri, hem farklı bakışları hem de bizzat Marksist teorinin kendi körlüğünü açıklamakta ve Marksizm'in bir Marksist eleştirisini sunmaktadır.
Bu konuyla 1980'lerin ortalarından sonra yeni sosyal hareketler bağlamında ilgilenmeye başlamıştık ve seksenlerin ikinci yarısında teorik açıklama aşağı yukarı son biçimini almış bulunuyordu.
Temel kavram, "Sermayenin Gerçek Tarihsel Hareketi"dir ve bütünüyle Marks'ın Kapital'de geliştirdiği kavramlara dayanmaktadır.
Marks'ın değer teorisinin en temel kavramı, İşgücü denen metadır. İşgücünün, kullanım değerinin, yani artı değer üretme kapasitesinin işgücünün yaşı, cinsiyeti, dini, ırkı, soyu, inancı ile ilgisinin bulunmamasıdır.
Aslında ırkçılık, seksizm, sömürgecilik saf olarak kapitalizmin kendisinden çıkmazlar. Kapitalizm özünde seksist, ırkçı ya da sömürgeci değildir. Kapitalist artı değer üretiminin kendi iç mantığı böyle bir zorunluluk içermez. Ama Sermayenin Gerçek Tarihsel Hareketinde bu çarpılma ortaya çıkmaktadır. Dolayısıyla farklı özneler de çıkmaktadır. Marksizm de tam da saf bir kapitalizm analizine dayandığı; bu tarihsel hareketi somut gerçekleşmesi içinde incelemediği için bu hareketleri ön görmemiş ve körlük içinde bulunmuştur. Böylece hem hareketleri yaratan neden, hem o özneler hem de o özneler konusundaki körlük ve öngörüsüzlük hepsi aynı, kavramla açıklanabilmektedir.
Tabii burada zorluk, eskiden kolayca açıklandığı sanılan, ulusal, sömürgeci, seksist baskıları kapitalizmle toptan açıklama değildir: Kapitalizm'de bunların olmaması gerekirken, nasıl olup da var olduğudur. Eski vülger açıklama kolayca ve ajitatif olarak bütün bunları kapitalizme bağlıyordu. Marks ve Engels'in aslında zayıflık gibi görünen, bu hareketleri öngörmemesi ve bu öznelerin ışığına körlüğü, aslında bir teorik iç tutarlılığın sonucuydu. Engels, kapitalizmin normal işleyişi içinde, işgücünün cinsiyetinin onun ürettiği artı değer üzerinde bir etkisi olmadığı gerçeğinden yola çıkarak Kadın hareketini özel bir özne olarak öngörmüyordu örneğin. Ama teorik bakımdan bu daha tutarlı bir duruştu, kadının emeğinin sömürüsünü yuvarlak hesap kapitalizme bağlayan "açıklama"dan.
Sorun çok basittir. Eğer kapitalist kar ve artı değerin temeli olan iş gücünün kullanım değerinin, yani onun ürettiği artı değerin, o iş gücünün dili, dini, cinsi, boyu, soyu, dili, etnisi, zevkleri vs ile ilgisi yoksa, niçin ve nasıl olmaktadır da ulusal, cinsel, dinsel vs bölünmeler ve baskılar var olmakta ve şiddetlenmektedir. Soru budur. Yani sorun bu yeni öznelerin, aslında var olmamaları gerekirken, niçin var olduklarıdır. Başkaları için, kendiliğinden bir cevap gibi görüneni anlaşılmaz bulmakta ve soruyu o noktada sormaktadır bizim yaklaşımımız klasik Marksist geleneğe uygun olarak.
Bütün bu baskılardan kapitalizmi suçlamakla sıyrılan eleştiri, teorik bakımdan bir eklektisizmden başka bir şey değildir. Yani Marks-Engels'in körlükleri ve bu hareketleri ön görememesi bir iç tutarlılığı yansıtır, onların tam da en güçlü yanlarıdır bu.
Bunu da yine astronomiden bir örnekle açıklamayı deneyelim. Aslında fizik açısından zor olan, Evren'in niye var olduğu? Nasıl olup ta var olduğudur? Bu açıklama aynı zamanda bu soruyu soran fizik biliminin de varlığını, yani insanın varlığının da belli bir açıklamasını sunar. Çünkü böyle bir evrenin var olmaması halinde insan dolayısıyla bu soruyu sorun fizik bilimi de var olmaz.
Bilindiği gibi evrende bir simetri ilkesi vardır. Bu ilkeye göre de, evrenin başlangıcı olan o büyük patlamasında, madde kadar anti madde oluşması ve bunların birbirini yok etmesi gerekir. Dolayısıyla da evrenin olmaması. Dolayısıyla da bu soruyu soracak öznenin olmaması gerekir.
Bunun bir tek açıklaması olur bu günkü fizik bilgilerimizle, bir şekilde madde, antimaddeden biraz daha fazla oluşmuş olmalıdır. Bu günkü evren, bu fazlalık maddedir, anti madde tarafından yok edilemeyen. Yani ancak bir rastlantı, simetri ilkesinin bir bozulması ile vardır bu evren, aslında olmaması gerekir.
Hadi bunu böyle kabul ettik diyelim. Ama sorun burada bitmemektedir. Bu fazlalık maddeden oluşan evren, her yerde aynı özelliklere sahip olduğuna, ya da homojen bir yapıda olması gerektiğine göre, zaman ve mekan kendisiyle oluştuğuna göre, her hangi bir yerde evrenin genişlemesinin zıddı olan yoğunlaşmalar, yani galaksiler olmaması, yani evrenin kapkaranlık bir boşluk olası, dolayısıyla bu sorunun sorulamaması gerekir.
Ama bu soruyu sorduğumuza göre, yani bu evren var olduğuna göre, nasıl olmuştur da, evrenin belli bölgelerinde, madde yoğunlaşıp galaksileri ve yıldızları oradan giderek de bu soruyu sorun canlıları ortaya çıkarmıştır?
Klasik fiziğin evren niye vardır diye bir sorunu yoktu, dolayısıyla bu soruyu soran özne fizik biliminin kendisi nasıl oluyor da var oluyor diye sormuyordu? Bu konuları bir bakıma metafizige, felsefeye bırakıyordu. Evrenin varlığından hareket ediyordu. Bu günkü fizik ise, tam tersi noktadadır. Klasik fiziğin soru olarak sormayı aklından bile geçirmediği, aksine kendisinden şüphelenmeye gerek duyulmayan bir varsayım olarak gördüğünü sorun olarak görür bu günkü fizik.
Fiziğin buna cevabı, ilk patlamadan hemen sonra bazı bölgelerde ısı yani enerji farklılıkları olduğu, buralarda evrenin petek gibi yapısının oluştuğu, bu düzensizliklerin ise, "Karanlık Madde"yle ilgili olduğudur. Yani yine bir simetri ilkesinin kırılışı, bir "düzensizlik", bir "sapma" sonucu olarak evren vardır. Küçük de olsa ısı ve enerji farklılıkları, küçük de olsa sapmaların sorucu olarak bu günkü biçimiyle bir evren var olmuştur.
Aslında canlılarda da benzer bir durum görülmez mi? Canlı kendinin tıpkısını yaratan bir molekülden başka nedir ki? Eğer ilk kendisinin tıpkısı oarak atomları organize eden molekül, hep kendi simetrik benzerlerini yapsaydı, bu gün bu muaazzam çeşitlilik ve insanlar var olamazdı."Kaza"lar, kopya hataları sonucu bu günkü milyonlarca canlı türü var olabilmiştidr; simetri ilkesinin kırılmalarının ürünüdür bu çeşitlilik ve insanlar.
İşte biraz kapitalizm de böyledir. İdeal bir kapitalizmde, yani simetri ilkesinin bozulmadığı bir evrende evren olamayacağı; yine simetri ilkesinin bozulmadığı bir dünyada bu günkü milyonlarca canlı türü olamayacağı; yari evren ve canlıları bu sapmaların yaratması gibi, bu hareketleri de, saf kapitalizmden sapmalar yaratmıştır.
Marksizm kuruluşunda bu kapitalizmin hareketini saf haliyle düşündüğü ve analiz ettiği için bu hareketleri ön görmemiştir. Aslında bu hareketlerin varlığı ve Marksizm'in körlüğü, daha derin düşünüldüğünde, Marksizm'in parlak bir kanıtlanışıdır. Tıpkı modern fizikte veya astronomide, galaksilerin varlığını açıklamak esas sorun olduğu gibi, modern Marksizm'de de Yeni sosyal hareketlerin ve bunları yaratan baskı biçimlerinin varlığını açıklamak sorundur.
Nasıl evrenin gerçek tarihsel hareketi, bir çarpılmaya. , bir sapmaya, bir simetri ilkesinin kırılışına uğrayarak bu evren var olabiliyorsa, yeni sosyal hareketler de, dolayısıyla bunların tarihe bakışları da, sermayenin hareketinin gerçek tarihsel harekette bir çarpılmaya uğramasıyla mümkün olmaktadır.
Ama bu çarpılmayı yaratan da bizzat kar ilkesinin kendisi ve bizzat kar eden sınıfın çıkarıdır.
Bu çarpılışın ortaya çıkışın ekonomik mekanizmasını açıklamakta, simbiyoz ya da eklemlenme kavramını kullanıyoruz.
Sermaye, dinlere, soylara, boylara, cinsel eşitsizliklere bölünmüş bir dünyada hareketini gerçekleştirdiğinden, azami kar ilkesi, onu bunlarla bir simbiyoz ilişkiye zorlar. Kadın emeği örneğin, iş gücünün yeniden üretim masraflarını düşürür dolayısıyla kar oranlarını yükseltici bir etki yapar vs. . Saf hareket bakımından kadının ödenmemiş emeğine gerek yokken, gerçek tarihsel harekette bu emekle simbiyoz ilişkisine girer. Kadın hareketi de bunun sonucu olarak ortaya çıkar.
Böylece "Simbiyoz" ya da "Eklemlenme" denen kavram bu gerçek tarihsel hareketi, yani sermayenin gerçek tarihsel hareketini açıklayan temel bir kavram olarak ortaya çıkar. Dolayısıyla bu kavramlar, farklı özneleri de açıklar, Marksizm'in bunlardaki körlüğünü de açıklar; ve nihayet bu körlüğün aşılması ve hepsinin bir bütün içinde açıklanmasını da sunar.
Ama bu sadece Yeni Sosyal Hareketler'i açıklamaz, Marksizmin başka bir eksiğini ve körlüğünü de açıklama ve aşma olanağı sunar. Ulus ve Din teorileri de bizzat yine bu yaklaşımdan kolayca çıkar.
Ulus fenomeni, İç Pazar gibi ulusçuların ulus teorilerinden kurtarılıp, yine bizzat Marksizm'in temelindeki İşgücü kavramından ve bunun niteliklerinden hareketle açıklanır. Ulus teorisi, bir din teorisi, din teorisi de bir üstyapılar teorisi içinde yeniden tanımlanır.
Burada da aynı şekilde zorluk, aslında uluslara bölünmüş bir dünyanın kapitalizm bakımından olmaması gerekirken, niçin ve nasıl olup da var olabildiğinde toplanır; ulusun niye dine, dile, etniye, soya, belli bir toprak parçasına göre tanımlandığı noktasında toplanır.
Cevap yine Yeni Sosyal Hareketler sorusunun cevabıyla aynıdır. Sermayenin Gerçek Tarihsel Hareketi.
Böylece, Marksizm'in bir Üstyapılar teorisi, bir Ulus teorisi olmaması ve Yeni Sosyal Hareketleri öngörmemesi ve bu alandaki renk körlüğü aslında bir tek kavram sistemi içinde açıklanmış olur, bu birbiriyle ilgisiz gibi görünen alanlar aslında aynı teorik çözümün ve sorunun farklı görünümleri olarak ortaya çıkarlar.
Bu yaklaşım ve açıklamayı iki yıl önce ilk kez Beşikçi Eleştirisi adlı kitapta sunduk. Şu ana kadar hiçbir Marksist'ten bu teorik açıklamaya ilişkin hiçbir eleştir almadık. Kitapta ortaya konan ve bütün bilinenleri bambaşka bir ışık altında ele alan; Marksizm'in Marksist bir eleştirisi; ya da kendini eleştirerek geliştirmesi olarak ortaya konan görüşler, adeta yokmuş gibi bir muameleye uğramış bulunuyor.
Bu yaklaşım, aynı zamanda Marksizm'in, başka bir uygarlığı taslaklaştırması gerektiğine bir ihtiyacın anahtarlarını da sunar. Çünkü burjuva uygarlığının üstyapısının kapısını açar; onun dininin de din olduğunu gösterir böylece başka bir uygarlığın; dinin, üstyapının dayanacağı ilkeyi kurar: Özel, politik, ekonomik ayrımının aşılması. Çünkü burjuva uygarlığının dinin özü, üstyapısının özü budur.
Ama bu yaklaşım sadece bir gelecek projesi kurmayı mümkün kılmaz, geçmişi de baştan aşağı başka bur ışık altında görür; geçmişi de yeniden kurar. Çünkü geçmişe, burjuva uygarlığının örgütlenme ilkesi bakımından, yani özel, politik, ekonomik ayrımı bakımından; burjuva toplumunun dini bakımından bakılmıştır, böyle bakılarak dinler tıpkı bu toplumdaki gibi birer inanç olarak görülmüşlerdir; dolayısıyla geçmiş anlaşılamamıştır. Böylece bu bakış aslında tüm tarihi yeniden yazmayı zorunlu kılar.
Ve nihayet, çok farklı öznelerin varlığını açıklama ve kabul ediş, bu çok farklı özneler arasındaki ilişki; yani devrimdeki güçler ve onların yer alışına ilişkin temel strateji sorununa yepyeni bir boyut kazandırır. Dolayısıyla bu öznelerin ilişkisi ve dile, dine, etniye göre oluşmuş devletleri sorgulama, bilinen bütün örgütlenme anlayışlarını alt üst eder.
Bütün bu muazzam alt üstlük tartışılmayı ve geliştirilmeyi bekliyor. Gelişme ancak tartışmayla olur. Ne var ki, içinde bulunulan gericilik döneminde insanların Marksizm'e ve teoriye hiçbir ilgilerinin bulunmadığı bir dönemde, tartışma olmadığı için geliştirme de mümkün olamıyor. Tıpkı kendi yaydığı ışığı çeken bir kara delik gibi, çürüme o çürümeden çıkışın yollarını da tıkıyor. Çürüme çürümeyi besliyor.
Ama evrende şunu da görüyoruz: hiçbir eğilim sonsuza dek öyle gitmez, bir noktadan sonra kendi zıddını da yaratır.
Demir Küçükaydın
8 Mart 2006 Cuma
- Yorum yazmak için giriş yapın veya kayıt olun

kadın hareketi ve tarih anlayışı
kadın hareketi tarihe, erkek merkezli ve seksist bakışı yerinden oynattı. bu konuda tarihsel maddecilik onlara borcunu ödemelidir. ayrıca 'özel olanın da aslında politik olduğu' gerçeği bir o kadar öğretici oldu. ve bu aydınlanmanın da bir eleştirisi olarak tümden uygarlık eleştirisi anlamına kavuştu.
8 mart dolayısıyla kadın sosyal sınıfımıza buradan başarı ve teşekkürle kutlarız...
selamlar