Kanıt, sonra dil: “Dünya kanıtıdır evrenin/ bizim için/ bizim gibi/ onun da hatırlamıyor oluşu/ başlangıcını/ gizeminin/ madem burada/ madem doğduk/ dilini bulmak gerekir/ yaşama sözleşmesinin” (Murathan Mungan, Gelecek”
İnkâr, bir halkın, bir dilin yok hükmünde sayılmasıdır… Gerçekte var olanın siyasal ve hukuksal olarak hiç hükmünde sayılması Cumhuriyet’in kurucu aklı pratiğidir... Madde ve mana olarak var oldukları halde milliyetçi-ırkçı zihniyetçe ulus devlet sürecinin parçası olarak Kürtlerin (ve tüm başka halkların, dillerin) yıllarca, hiç halk, yok halk olarak inkar edilmelerinin nihayetinde tarihin duvarına toslaması tarihin doğasına uygundur... Bana sorarsanız en salaşından en modernine tüm devletlerin okumaları yazmaları yoktur. Hal böyle olunca, 1923’teki zamane devlet, yaşlanarak zamanını dolduran yanlış devlet Kürtleri okuyamadı. Sonuçta devlet halkların üstüne nisyan (unutmak) makamında gittikçe isyan edildi. Devlet inkar gittikçe, dere tepe dağ gidildi…Sonuçta,direniş ekildi, tarih ve dil gidildi ve Kürtler yok halk değil var halk olarak varlıklarını kabul ettirdi. Ne var ki, sadece Osmanlı’da değil, devlette de oyun çok! Bu kez de Kürtlerin uğruna direndikleri taleplerin yok hükmünde sayıldığı bir eşiğe gelip dayandı tarih. Bunun en trajikomik örneklerinden biri geçen hafta bir zamanlar duvarlarında “Türkçe konuş çok konuş!” yazan Diyarbakır Cezaevi’nin olduğu şehirde yaşandı. KCK Davası’nda Kürt tutukluların Kürtçe konuşma/savunma tavrı ve ısrarı karşısında Mahkeme Başkanı’nın zabıtlara geçirdiği “Kürtçe olduğu düşünülen bilinmeyen bir dilde savunma yapmaya devam ettiği görüldü”, “…bilinmeyen bir dil ile konuşmaya ısrar etti” cümlesi tarihin orta yerine düşüverdi. İnsana şaka gibi gelen bir cümleydi bu… Sanki, filmlerdeki babacan iyi kalpli hakim tersinden okuma yapmamızı sağlamak için rol icabı, şaka makamında bir cümle bahşediyordu bize! Elbette sürekli dikey ve kaz adımlarla yürüyen devletin, resmi tarihin ayağı ve dili böyle değil… Bir dil sürçmesi değildi bu, tersine, Cumhuriyet’in başından itibaren yok sayma teorisi ve pratiğine ait yok etme dilinin somut bir olayda tezahürüydü… (Böylesi, traji-komik açmazlarda babam Gürcüce, “Allah’ım! Ölmeden canımı alma yarabbi!” der ve Türkçe açıklama yapardı…) “Ey Kürtler! Duyduk duymadık demeyin… Siz, Kürtçe sandığınız ama bilmediğiniz bir dilde konuşuyorsunuz!” diyen şakacı(!), tevatürü ve mecazı seven hakimle sınırlı bir tarihsel, dilsel bir gaftan söz etmiyoruz. Bu ülkede Türkçe’den başka dil tasavvur edemeyen ilericileri, demokratları ve sosyalistleri ve hatta diğer dilleri Türkçe ile kesen şairler varsa... Bu ülkede, gerçekte bu toprakların kadim yerleşikleri olduğu halde “azınlık!”lara karşı uygulanan 6-7 Eylül vahşetine, elinde bayrak, dilinde ırkçı cümleler, Beyoğlu sokaklarında işsiz kahvelerini dolaşıp, Türklük adına talana, katliama çağıran kadın şarkıcılar varsa… Bu ülkede, 6-7 Eylül olayları talanında elinden yaralanmış şair varsa, diline ve gözüne sadece Türkçe bürümüş insanların olmasından doğal ne olabilir? Öte yandan, bir musibet bin nasihatten yeğdir, Kürtçe’nin “bilinmeyen bir dil” olarak tarihin zabıtlarına geçmesi, tersinden bir okumayla resmi tarihin, resmi aklın ve onun hukuk söyleminin “dil” üzerinden suçüstü yapılmasının da olanaklarını yaratıyor.
Duruşmadan dönüşte Kürt kardeşlerimizin üstünde-başında Kürtçe aranıp aranmadığını düşünüp dururken, aklıma siyaset-edebiyat tarihine ilişkin anekdotlar geldi: Asi ve aksi şair Can Yücel, 12 Mart sonrasında (1974) Adana Hapishanesi’nde yatarken “Falaka” isimli bir şiir yazar. Daha önce imal ettiği şaraptan sonra üstünde Falaka şiiri de de yakalanan şairi Müdür sigaya çeker. Can Yücel’in bu olayı anlatan şiiri, “Felcederim seni! diye haykırıyor adam./ Felç edecekmiş beni./ Anarşistlik edip bi daha falaka şiiri yazarsam…” dizeleriyle başlar ve şöyle biter: “Dahası var: Cırcırlı’dan Kapıaltı’na geçerken, artık, silah yerine/ Şiir arıyorlar üstümde o günden beri…” Öte yandan, Can Yücel’in, bu şiirlerin yer aldığı Bir Siyasinin Şiirleri kitabında “Halo Dayı’nın Türkçe’si yok./ Kızıldereli Hüseyin’in tercümanlığı ile konuşuyoruz” diye bir karakteri şiirine şöyle konuk eder: “Abdullah duvarın dibine oturmuş, boncuktan bir süs yılanı/ örüyordu./ Baş tarafı bitmemişti daha…/ Halo Dayı çıktı geldi./ Gözlüklerini dürbünleyerek, Abdullah’ın elindeki o alelacayip/ nesneye baktı, baktı, baktı…/ Bir kahkaha kopardı derken, ıslık uzmanı bir kahkaha…/ Moorre! dedi, Moorre!/ Kurmanç diliyle./ Uzun bir ‘o’ ve sonu ‘a’ya çalan uzun bir ‘r’…/ ‘M-O-O-R-R-E’/ Ve simsiyah bir yılan Cûdi Dağından/ Simsiyah bir yıldız gibi kaydı./ Daracık vadilerden süzülerek sınır aşırı./ O Zaho denen yemyeşil düzlere…”*
Tarih, cezalandırma ve öldürme biçimlerinin de tarihidir. Dil kesmek cezası bunlardan biridir. Bir halkın dilinin kesilerek cezalandırılması öldürme, sakatlama biçimlerinden biridir. İnsanın herhangi bir organını kesmek ile dilini yasaklamak (dilini kesmek) aynı şeydir. Tarih, dilleri kılıçtan geçirilen kavimlerin de tarihidir. Bunun en “acısız!” yolu, asimilasyondur. Asimilasyon, bir kavmin dil komasına sokulup zamana yayarak toptan veya perakende dilinden öldürülmesidir. Kürt bir çocuk ilkokula başladığında t cetveliyle vurularak dilinin taşlanmasını(!) nasıl unutabilir? Kürt çocuğun, dilimi taşlayarak, dilimi ve kalbimi linç etmek yasaktır, diye Kürde kuşa haber saldıktan sonra, herkesin taşı kendine diyerek, eline alternatif taş alarak kötüleri taşlamasından doğal ne olabilir….
Anadilde eğitim hakkı, Kürtlerin kırmızı çizgisidir. Sıkça yineliyorum; dil, devletlerden uzun süren, devletlerden kıymetli, müjdeli ve kadimdir. Dil, çok uzaklardan çok derinlerden gelip çok uzaklara gider. Devletler (hele de modern devletler!) dünkü çocukturlar dilin, dillerin yanında… Dil, insanın diyalektiğinin insana bağışladığı bir değerdir. Hiçbir devletin, siyasi aklın bir dili kesip, söküp, yerine başka bir dili geçirme hakkı yoktur…
Derler ki, her kim bir dilin, dillerin âh’ını almış ise iflah olmaz imiş…
* Halo Dayı, yılanı görünce “Moorre!” değil, Kürtçe “mar” (yılan) “mare” (yılan, yılandır) sözcüğüyle tepki vermiş olmalı. Can Yücel Kürtçe bilmediği için sözcüğü duyduğu gibi şiire yazmış olmalı…