Bir şey Bilmiyorsan Bari Haddini Bil
Güneşi Gördüm.Filmiyle büyük sükse yapan Mahsun Kırmızıgül hızını alamayarak bu defa Newyork'ta Beş Minare ile büyük bir prodüksiyon ve şaşalı bir ekiple karşımızdadır.. Aylardır fragmanları ortalıkta gezinen film akıllara zarar bir galayla birlikte görücüye çıktı. Akıllara zarar diyorum çünkü, Mahsun galaya geleceklerin simokin giyerek gelmeleri ricasında bile bulunmuş. Galadan sonra hafif meşrep eleştirilerin yerini daha gürültülü eleştiriler almaya başladı. Her iki filmi de izledim. Değerlendirmelerimi bir yana bırakıp basit karşılaştırmalar yaparak ilerlesek daha iyi diyorum. Güneşi gördüm filmindeki ana tema PKK ile devlet arasına sıkışan masum bir halkın çektiği dram. Hatta Mahsun Kırmızıgül çok daha ilerilere gidiyor. Neden dağa çıktıkları belli olmayan bu gruba rağmen o bölgede komutanlık yapanın da çok müşfik, cana yakın, halk sevgisiyle dolu birisi olduğunu gözümüzün içine parmağını sokarak anlatıyor. Anlamıyor, bilmiyor, kutuplarda yaşıyorduk sanki. Kadirşinas komutanın destekleriyle İstanbul'a gelen Mahsun ve ailesi bu defa şehrin mezalimiyle karşılaşacaklardı. Fakat o öyle düşünmüyor. Heryerden birşeyler alıp milleti ağlatarak kendine bağlayacaktı. Durup, düşünüyor mu? yok. Gördüğü herşeye atlıyor. Memleketteki sorunlardan ziyade o çeşni peşindedir. Kürdistan'dan gelen ailede eksik olan bir eşcinsel vardıra getirerek bir de eşcinsel ekliyor yamalı bohcasına. Yerleştikleri evde yatacak döşek yok. O çamaşır makinası peşindedir. Seyirciye hiçbir şey bırakmıyor. O kocaman ailede birtek erkek çocuk vardır. O çocuğu da seyirciyle birlikte çamaşır makinasına sokarak öldürür. Kendisiyle birlikte seyirci ağlıyor mu? onu bilmiyorum, ama bildiğim tek şey unu olmayan, elek dönmeyen bir eve illa çamaşır makinasını sokması absürdlüğünden başka birşeyle açıklanamaz. Dahası, bohçasına o kadar çok Yılmaz Güney filimlerinden çaldığı yamalar var ki sormayın. Balık pazarında hamallık arayışlarında sanki tıpa tıp Zavallılar filimindesiniz. O, filimlerin karesine bile yaklaşamaz ama bakın Güneşi Gördüm filmini nasıl değerlendiriyorlardı bizim ünlülerimiz ve en'lerimiz.
“Güneşi Gördüm. Etkisinden kolay kolay kurtulamayacağınız bir filim. Bu gidişle Mahsun Oskarın kapısını zorlayacak.” Atilla Dorsay.
“Akıllardan uzun süre silinmeyecek bir film.” Akşam gazetesi Barış Bardakçı
“Bir kamera kullanışı vardır ki Mahsun'un doyamazssınız.” Hıncal Uluç
“Çarpıcı görüntüleri, olağanüstü sahneleriyle başarılı bir film.” Oral Çalışlar
“Mahsun geçen yarım asırdaki yaralarımızın yarattığı bu eserlerin duygusundan yeni bir söz çıkarmaya çalışıyor.” Can Dündar Milliyet
Bu kadar hak edilmeyen bir övgü alan birisi hiç durur mu? Hele bu bir de Mahsun'sa durmak yok tam gaz yola devam diyor. Filmin galasına devlet erkanı, yazar, çizer, sinema eleştirmenleri kısacası hemen herkes katılır. Bir kesim var ki övme pişkinliğine hastalık derecesinde malül olmuş kesim, tekrar aynı telden çalmaya başlıyor. Diğer övücüler, Atilla Dorsay gibiler ehh adam iş yapıyor diyerek yakalarını kurtarmaya çabalıyorlar. Gelin biz biraz işin gerçeğine bakarak yolumuza devam edelim. Başta da söylemiştim. Büyük bir kadro ile çekilen filme dudak uçuklatacak kadar para dökülmüş. Güneşi Gördüm'ün farklı versiyonu yine yok yoktur. Aralarında polis hafiyesi Mahsun'un da bulunduğu Hoca cemaatle birlikte kılınan namazın ardından koca koca bayraklar dev Atatürk posterleriyle birlikte devasa bir polis ordusuyla karşılaşıyorsunuz. Türk polisinin başarısını anlatmak istediği bir aksiyon filmi mi diye düşünmeye başlarken yok hayır durun bir ben sizi mesaj bombardumanına tutacağım ki yerinizden kıpırdayamayacaksınız. Demeye kalmıyor helikopter destekli bir operasyon başlıyor. Bu galiba Hizbullah baskını roketatarlı, makinalı tüfek takırtılarının ardından kaç kişi vurulduğunu sayamıyorsunuz. Tutuklulara en ağır işkenceyi Kürt olan Fırat Baran yapıyor, diğer Türk olanlar ise Fırat'ı uyarıyorlar. Eh bu kadar aksiyon yeter diyerek yönlerini Amerika'ya doğru dönüyorlar. Deccal'ın yani Hacı Gümüş'ün izi bulunmuştur. İki hafiye Newyork'tadır. İngilizce bilmez, kaba Kürt hafiye Fırat ve entel Türk olan Acar yani Mustafa Sandal
onlar ayaklarını daha Newyork'a basmışlardı ki FBI ajanları Hacı'yı enselediler. Hacı zaten çook masumdu. Hiristiyan bir eşi bir de hıristyanla nişanlı bir kızı vardır. Görmüş, geçirmiş Hacı bir çok gavuru da müslüman etmişti. Çevresinde her milliyetten insanla etten duvar örülmüş ki Türkiye'ye getirilmek üzere yola çıkarıldığında polis otosunu siyahlar tepe taklak ederek Hacıyı kaçırırlar. FBI ajanlarıyla bizim hafiyelerin yıldızları bir türlü barışmamaktadır. Müslümanların hemen tümünü potansiyel suçlu gören FBI ajanlarına bizim hafiyeler ders verirler. “AB yasalarıyla birlikte artık ülkemizde işkence de yoktur.” diyen Acar'a, FBI ajanı Fırat'a dönerek Kürtçe konuşur. Türkiye ile ilgili siyasi analizlerde de bulunur tabi.
Hatta FBI ajanlarına da fazlaca güvenleri yoktur. Bir yolunu fazlaca dolandırmadan bulur ve Hacı'ya da ulaşırlar. Hacı'nın karısının boynundaki haç kolyesine gözleri takılan Acar bu işte bir iş var diyerek onun masum olduğuna kanaat getiriyor. Hacı sohbetlerinde bolca şiddet ve terörizme lanetler yağdırdıkça Acar'ın inancı daha da pekişir. Hacı dönmeye karar verir. Fakat bu arada da kızının kilise de nikahı kıyılmaktadır. Fakat FBI tarafından fellik fellik arandığı için kızının nikahına da gidememektedir. Bolca gözyaşı caba edilen bu sahnelere baktıkça, be kardeşim zaten memlekete döneceksin git kızının nikahına başına ne gelecekse orada gelsin demeden de edemiyor insan. Fakat Mahsun'nun yine bir bildiği var. Nikah sonrası bir otelde aileyi bir araya getireceklerdi ki, FBI ajanları helikopter destekli bir baskın düzenledi. Bu sahneler de buralara gelmişken birazda Hollywood'dan eklemeler yapalım dercesine kesip yapıştırmacalar gibi eğreti duruyor. Filmin büyük bir çoğunluğu Newyork'ta çekildiğinden mi ne? gizemli, esrarengiz bir hava katmak için mi yoksa havadan başlayarak farklı cephelerden çekilen bol bol Newyork görüntüleriyle de karşılaşırsınız.
Hacı büyük bir gürültüyle Türkiye'dedir. Hacı sorguda yine bol bol terörizmi ve şiddeti lanetler. Bu git gellerin içinde gerçek Deccal yakalanır. Tam Hacı salıverilecekken onun Amerika'da müslüman yaptığı dostları da İstanbul'dadır. Newyork sonrası bir de İstanbul için turistik çekimler başlar. Kız Kulesi, boğaz görüntülerini Ayasofya ve Semazen gösterilerinden sonra minarenin esas yerine doğru yola çıkılır. Bitlis biraz da Kürt illerindeki nefis görüntülere, Kürt müziği de eklenmiş tabi ki.
Daha film çekim aşamalarındayken Fetullah Gülen'in hayatını mı çekiyor gibi yazıları basından okuyorduk. Hacı Gümüş Fetullah Gülen mi? Keşke bir çok şeyi biri birine karıştırmayıp oralarda kalsaydı. Fakat sırtını oralara dayamak için elinden geleni de yapmıyor da değil.
Neyse Bitlis'teyiz. Buranın içini doldurmuş. Meğer Hacı'yla hafiye Fırat kan davalısıymış. Hacı Fırat'ın Babasını öldürmüş. Yok Hacı değil, Fırat Baran'ın babasını, Hacı'nın ağabeyi öldürmüş. Hacı'da yaşı küçük olduğundan cinayeti üzerine almış. Yattığı hapisten sonra canını kurtarmak için Amerika'ya kaçmış. Fırat da okumuş hafiye olmuş. Sahte evraklar düzenleyrerk Amerikalarda Hacı'nın peşine düşmüş. Gerisin geri Bitlis'e getirip ikna edemediği amcası tarafından da Hacı'yı vurdurttu.
Yanlış okumadınız olanın hepsi bu, gidin isterseniz seyredin. Bu senaryo da tam onbir yılda yazılmış. Bir bütünlükten ziyade yama dolu olan büyük bir bohça.
Bitlis de, pardon Newyork'ta beş minare filminden sanat, pılısını pırtısını toplayıp firar etmiş. Durumun buralara kadar gelmesinde hiç şüphesiz medyanın önemli bir rolü var. Allayıp, pullayıp adamın kendisini de inandırdılar. Birileri çıkıp, kardeşim bilmiyorsun bu işi bari haddini bil demediler.
cihanerdoğan10@hotmail.com
- Yorum yazmak için giriş yapın veya kayıt olun
