İhtilaflar ve Miras’ın Değerleri Konferansı (1)

PRIO Kıbrıs Merkezi örgütünün bu yılki konusu yukarıdaki başlıkta toplanmaktaydı ve örgütün panelleri de Yeşil Hat üzerindeki Chateau Status adlı hemen Ledra Palace karşısında yaklaşık iki senedir açılan lüks Kıbrıs otantik evinde yapıldı. Mağusa’dan geldiğimden dolayı bu sınırlı zaman içerisinde ancak saat 16.30’a kadar olan ve A ve B diye ikiye ayrılan salonlarında yapacağım tercihlerle bu konferansın ancak birkaç paneline katılma olanağını buldum. Genelde Avrupa’nın çeşitli bölgelerinden gelen katılımcıların yanında Güney’den ve tek-tük sayıda Kuzey’den gelen katılımcılar oldu. Bu arada Kuzey’de altı üniversite olmasına rağmen buralardan çok az sayıda dinleyici ve katılımcının olması da dikkatimi oldukça çekti. Daha birkaç sene önce “Biz araştırmacı değil ama meslek sahibi olan insanlar yetiştiririz” diyen ve araştırmacılığın önemini kavrayamayan ve şimdilerde iflasları oynayan büyük bir üniversite’nin tavrı da geldi aklıma. İsim vermiyorum ve her üniversiteyi de aynı ekole koymuyorum ama siz üniversite olarak araştırmacılığı bu kadar küçümserseniz uluslararası alanda ne gibi rekabet koşullarınız olur ve siz nasıl bilimsel makale alanında binlerin altında olursunuz sorularını da böyle etkinliklerde tarafsız bir gözlemci olarak yanıtlayabiliyorsunuz. Maalesef böyle etkinliklerde Kuzey Kıbrıs’ın esamesi okunmuyor. Politik propaganda alanında da niye Güney’in daha da önlerde olduğunu şimdi anlayabiliyorsunuz. Önyargılar yok muydu bu panellerde? Hem de alası vardı ama sizden çok az sayıda öğrenci ve çok az sayıda öğretim görevlisi olunca ve de üstelik bu panele de hiçbir katkınız yoksa ne olacak? Neyin iddiasını ve neyin reklamını yapacaksınız ki? Panellerin ana başlığından da görüldüğü gibi bırakılan miras ve ihtilaflardı ana konular. Ve buradaki sunumlar kısa bir müddet sonra tüm dünyaya yayılacak, kaynakça literatürüne girecek ama sonra siz dünya klasmanında 1764. geldiniz diye boşu boşuna böbürleneceksiniz. Dolaylı veya dolaysız olarak Kuzey Kıbrıs’tan, çalınan ikonlardan, camiye döndürülen kiliselerden de bahsedildi bu panellerde. Bir de Mağusa’dan oldukça bahsedildi. Doğu Akdeniz Üniversitesi’nin yabancı öğretim görevlilerinden Michael Walsh’un çok güzel bir sunumu (Bir oranda bu sunum en önemli sunumlardandı ve hiç olmazsa Kuzey Kıbrıs’ın ismini koruyan sunumlardan bir de oldu), Mağusa’daki tarihi eserlerin çürüyüp yıkılma tehlikesiyle karşı karşıya olduğu ve bunların korunması gerektiği üzerindeki ikazı gerçekten takdir edilmesi gereken bir sunumdu. Michael Walsh bu konuda hem AB’yi hem de Kıbrıslırumları eleştirdi ve çoğu zaman bu eserlere yapılacak yardımların politik inatlarlardan ötürü engellendiği üzerinde durdu. Mağusa ‘daki eserler üzerinde başka Avrupalı katılımcılar da durdu. Şimdi 1974 sonrası orada yaşayan bir vatandaş olarak ve bu konuda yirmi sene önce benim de kafa patlattığım üzerinde bilgiler vermem gerektiğini, oradaki Kıbrıslırum , Kıbrıslıtürk , Avrupalı, Asyalı ve de Rus katılımcıları aydınlatmanın önemli olduğunu düşünerek, iki gün içinde bu panellerde tartışma oturumlarında ben de söz alarak, bazı önyargılara yanıt vermeye çalıştım. Elbette Kuzey Kıbrıs için anti-propaganda haline gelen ikon kaçakçılığı konusunu hiç reddetmiyorum. O konuda vurulup öldürülen Kutlu Adalı’nın ve benim birlikte geçirdiğimiz ortak anılarımız vardı. Bu yazıyı yazarken bu konuları da kafamdan geçirmekteydim.

YABANCILARI ESERLER KONUSUNDA UYARMA YENİ DEĞİL

Yaklaşık 20 sene önce Kıbrıs Sanat Derneği Başkanı Niyazi Hürbaş arkadaşla birlikte Gazi Mağusa içerisinde bin sene önce inşa edilen varolan tarihi eserlerin korunması için Avrupa ve ABD’nin elçiliklerine başvuru yaptığımızı çok iyi anımsamaktayım. Maalesef bu başvurularımıza karşı hiçbir yanıt alamadık. Bu arada benim 1990’lı yılların başlarında Kuzey Kıbrıs’ın Sosyal Demokrat Toplumcu Kurtuluş Partisi yayın organı Ortam Gazetesi’nde iki hafta süren bir araştırmam yayımlanmıştı. Yine o zamanlar da gereken ilginin Batı tarafından gösterilmediğini konuşmalarımda belirttim. Yalnız sevgili okuyucular, kaderin cilvesine bakın ki ben deniz daha on sene önce Kuzey Kıbrıs’taki rejimin bir numaralı hedeflerinden biri olarak devlet tarafından desteklenen bir ulusal kuruluş tarafından vatan hainliğime varıncaya kadar suçlanma durumu olan, hala daha isminden ve solcu olmasından dolayı Kuzey Kıbrıs’ta en fazla izole edilip cezalandırılan bir aydın olmama rağmen, böyle bir konuda Kuzey Kıbrıs’a yapılan önyargılı saldırılardan ötürü onu savunmam da galiba başka bir ironi olmalı. Hala daha bugün bile duruşumdan ötürü bedel ödemek mecburiyetinde kalmaktayım. Doktora çalışmam dolayısıyla kurulan bir kumpasla başarısız olarak ilan edilip bir üniversiteden atılmam da daha yeni bir olay. İsmimi bilgisayardaki arama motorlarına vursanız belkide şu anda bile on sene önce Kuzey Kıbrıs’taki aşırı milliyetçi “Volkan” gazetesi’nin hakkımda yaptığı suçlamalara şimdi de rastlayacaksınız. Ama benim gibi insanların ne AB yetkilerine, ne Kıbrısrum egemenlerine ne de Türk egemenlerine dalkavukluk yapmaya ihtiyacı yok. Hiçbir dönemin adamı da olmadım. Ama Kıbrıstürk halkını savunurum. Ona yapılacak her türlü saldırı, üyesi olduğum bu halkın bir ferdi olarak beni yaralar. Dolayısıyla bu panelde karşı çıktığım ancak bu konular oldu. 1963 yılındaki olaylar dahil 53 yıllık yaşamımda kaderini paylaştığım Kıbrıstürk halkının üzerine, acılarını da ortak olarak çeken bir aydın olarak savunmasını yapamayacağı ve hazır olmadığı bir yerde suçlamalar getirilmesini kabul edemem. Savunduğum da ne isterse olsun Kıbrıstürk halkıydı. Bir konuşmacının Gazi Mağusa’daki tarihi eserlerin tahrip olmasında Kıbrıslıtürkleri de suçlamasına karşı çıktım. O eserlerin içerisinde 1963 yılında göçmen olarak kalan insanların olduğunu ve Kıbrısrum fanatiklerinin 1963 yılındaki saldırılarından dolayı o eserlerin içerisine girerek, soğuktan korunmak için bazı düzenlemeler yaptıklarını ve bunun da esasında kendilerinin kabahati olmadığını, bunda Kıbrısrum egemenlerinin de katkısı olduğunu söyledim. Bir başka konuşmacının ise Baf’ta gerek Türk uçaklarının ve gerekse Kıbrıslıtürklerin bomba atışlarından müzeleri tahrip ettiklerini söylemesiyle buna da karşı çıktım. 1974 yılında Baf’ta ve mecburen mevzide olduğumu ne Türk uçaklarının ne de Kıbrıslıtürklerin böyle şeyler yapmadığını, oradaki Kıbrıslıtürklerin kendilerini korumaya çalıştıklarını, o kasabadaki halkın 3 bin kişi gibi az miktarda bir topluluk olduğunu, etraflarında binlerce kişilik ordu yanında onları döven bir Yunan kruvazörünün olduğunu, olaylara şahit olduğum için bu konuları bildiğimi söyledim. Yine aksine 1964 yılında Çarşı bölgesindeki cami minaresi’nin Kıbrıslıtürkler tarafından stratejik nedenle tahrip edilirken, caminin tümünün ve 1700’lü yılların sonlarından itibaren orada bulunan Baf Medresesi’ne ait bütün bölümlerin Kıbrısrum yetkililer tarafından yıkıldığını, otopark haline getirildiğini belirttim. Bu arada Dip Baf’ta Baf Kalesi’nin üzerindeki Kıbrısrum uçaksavarından ötürü önce Yunan Cuntası tarafından sonra da savaş sırasında yine ateş edildiği için Türk uçakları tarafından tahrip edildiğini ama ne Türk uçaklarının ne de Kıbrıslıtürklerin hiçbir müzeyi tahrip etmediklerini ısrarla söyledim. Buna ek olarak Dip Baf adlı bölgede Hacı Mehmet Efendi adlı Türbenin ise Kıbrıslırum egemenler ve fanatikler tarafından yıkıldığını da yine konuşmamda belirttim. Bu konudaki yazıma ve yapılan ilginç tartışmalara gelecek hafta da devam edeceğim. (-DEVAM EDECEK-)