Şu Lenin ve Troçki Mirası Meselesi…

Simon Sebag Montefiore’nin Genç Stalin (Çev: Yavuz Alogan, İthaki, Ekim 2010) kitabını bu gece bitirdim. Biraz uyudum, sonra uykum kaçtı. Arka bahçede bir kedi yavrulamıştı. İkisi öldü. Kalan üç taneden ikisini anneleri alıp başka bir tarafa götürdü. İçlerinde en zayıfı olan üçüncüsü tek başına kaldı. Annesi gelir onu da götürür ya da emzirir diye ilgilenmedim. Bu sabah baktığımda ölmüştü. Kafama dank etti. Anne, onu zayıf olduğu için ölüme terk etmişti. Nasıl olmuştu da bunu düşünememiştim. Eğer düşünseydim yavruyu içeri alıp kurtarabilirdim. Biraz vicdan azabı duydum. Sonra kitabın son sayfalarından satırlar geldi aklıma: “1937-1938 yıllarında, yaklaşık bir buçuk milyon insan kurşuna dizildi. Stalin, çoğunu tanıdığı yaklaşık 39.000 kişinin ölüm listesini bizzat imzaladı. Stalin’in yükselttiği Beria’nın sorumlu olduğu Gürcistan, özellikle ağır bir darbe yedi; Komünist Partisi’nin %10’u tasfiye edildi; Onuncu Gürcistan Parti Kongresi’ne katılan 644 delegenin 425’i kurşuna dizildi.” (s. 431)

“Acaba” dedim kendime, yattığım yerde, “bütün bunları bir canavarın kana susamışlığı olarak ele almak ne kadar doğru? Belki şu anda yerimde Stalin olsa, o da benim kadar üzülürdü ölen kedi yavrusuna.” Bilirsiniz, gecenin sessizliği içinde, uykusu kaçınca böylesi tuhaf düşünceler durmadan üşüşür insanın kafasına. Kedi yavrusundan Doğan Tarkan’a atladı düşüncelerim birdenbire. İki önceki yazımda NTV’deki konuşmasından söz etmiştim. Orada “Marx, Engels, Lenin ve Troçki’nin mirasçısı olduğunu” söylemişti Doğan. Düzenledikleri “Marksizm’2010” seminerlerinde ise, en önde gelen konulardan biri, “Stalinizm-Kemalizm” bağlantısıydı. Ben de bu bağlantıya önem veriyordum ama Lenin, Troçki ve Stalin bağlantısı birbirinden kopartıldığında Stalin-Kemal bağlantısı tüm ciddiyetini kaybediyordu. Çünkü, eğer Stalin’le Kemal arasında benzerlik varsa, Lenin, Troçki ve Stalin arasında, benzerliğin ötesinde doğrudan ve kesintisiz bir devamlılık vardı. Stalin, Lenin’in de, Troçki’nin de mirasçısıydı.

Lenin daha iktidarı aldığı gün, “İnsanları kurşuna dizmeden nasıl devrim yapabilirsiniz?” (s.409) diye haykırmıştı. Doğrusu, “insanları kurşuna dizmeden nasıl iktidarı alabilirsiniz” olmalıydı, yoksa devrim değil. Tersine, gerçekten devrimci öneri şu olabilirdi: “İnsanları kurşuna dizerek nasıl devrim yapabilirsiniz?” Nitekim, bugüne kadar pek söz konusu edilmeyen bir yönü var işin. Eğer Lenin ve Bolşevikler kafayı böylesine kurşuna dizmeye takmasalardı ve daha baştan her türlü muhalefeti şiddetle ezmeye yönelmeselerdi iç savaş da bu kadar çetin olmayacak, bu kadar zorlu geçmeyecekti. Bolşeviklerin sertliği, Beyazların direncine güç katmış, daha da kötüsü devrimin canlı hücrelerini tahrip etmiştir. Belli ki Lenin daha başından devrimle iktidarı birbirine karıştırmıştı ya da onun kafasında ikisi aynı şeydi. Troçki de ondan aşağı mı kalıyordu sanki. Lenin tarafından boşuna Savaş Komiseri yapılmamıştı. İsmi üstünde: Savaş. Yani kasaplık. Savaşla ilgili herhangi bir görev alıp da kasaplık yapmadığını ya da en azından kasaplık mesleğine intisap etmediğini (illa fiili olarak kesip biçmek şart değildir) iddia edebilecek birisi var mıdır? Japon anarşisti Kotôku Shûsui, geçmişini tanımlarken, “bir katilin oğluyum” dermiş, asker olan babasını kastederek. Bir de koca savaş makinesinin tepesindeki Troçki’yi düşünün. Nitekim Troçki, orduda rütbeleri yeniden geri getirmiş, asker komitelerini ve Sovyetlerini dağıtmış, çarlık ordusunun subaylarını yeniden istihdam etmiş, ordunun eski hiyerarşik yapısını ve ritüellerini yeniden teessüs etmiştir. Troçki’nin yaptıkları bununla da kalmamıştır. Ortaya attığı ”sanayinin askerileştirilmesi” tezi tam bir despotizmdir. Bu teze göre, işçiler askeri disipline tabi tutulacak, silah zoruyla üretime koşulacak ve iç pasaport düzenine tabi kılınarak işyeri ve şehir değiştirmekten men edileceklerdir. Ayrıca, toplama kamplarındaki esir emeğinin sanayi hamlesinde kullanılması fikri de Stalin’in orijinal fikri değildir. Lenin ve Troçki de bunu onaylamış ve hatta ilk uygulamalara başlamışlardı.

Ekim Devrimi’nin ideallerini savunarak ayaklanan Kronstadt bahriyelilerini ezen de Troçki’den başkası değildir. Daha sonra Stalin tarafından “Alman ajanı” olduğu iddiasıyla kurşuna dizilen, eski Çarlık subayı Tukaçevski, Troçki’nin sözleriyle, “Devrimin onuru ve şerefi” Kronstadt bahriyelilerini Troçki’nin emriyle ezmiştir. Elbette Lenin de bu ezme çabasına destek vermiştir. Troçki, 1930’larda dünya çapında hiçbir yere ayak basamamacasına Stalin tarafından kovalanırken bile Kronstadtlılara yaptıklarını kabul etmek istememiş, onların “karşıdevrimci”liğinde ısrar etmiştir. Orijinal ve Ortodoks Troçkistler bugün dahi bunu savunmaya devam etmektedirler. Bu siteye yorum yazan Troçkist bir arkadaş, neredeyse üzerinden yüz yıl geçtikten sonra bile Kronstadt’ı “karşıdevrimci” diye niteleme bağnazlığını gösterebilmiştir.

Troçki ve onun dahil olup liderlik ettiği “Sol Muhalefet”, 1920’li yıllar boyunca Stalin-Buharin ittifakına, köylülüğe gereğince sert davranmadığı yönünde eleştiriler yapmış ve ortaya attığı “sanayileşme planı”yla, Stalin’in 1930’lı yılların başından itibaren uygulayacağı ve milyonlarca köylünün ölümüne yol açan “hızlı sanayileşme ve zorla kolektifleştirme” politikasının önünü açmış, yani Stalinist cehennemi diktatörlüğün taşlarını kendi elleriyle döşemiştir. “Sol Muhalefet”te yer alan onca Bolşevik’in 1930’lu yıllarda Stalin’in önünde secde etmelerini (ki bu bile onların hayatlarını kurtaramamıştır) sadece basit bir teslimiyet olarak ele almamak gerekir. Bu teslimiyetin arkaplanında büyük bir ideolojik ortaklık yatmaktadır. Stalin, pragmatik bir devlet adamıydı. Muhalefetin, sanayileşmede köylülüğü iç sömürge gücü olarak kullanma önerisini aynen alıp uygulamaya koydu. Elbette bunu yaparken, monolitik bir diktatör olarak, önerinin orijinal sahiplerini önce teslim alıp sonra da yok etmek zorunda hissetti kendini.

İşte Doğan Tarkan’ın övünerek sahip çıktığı miras budur. Doğru, siyasi akımlar ve partiler belli miraslara dayanırlar, dolayısıyla bunların hepsinin mirasyedi olduğunu söyleyebiliriz. Evet ama ortada yenecek bir miras kalmış mıdır? Buna sermayeden yemek demek daha doğru olmaz mı? Aynı Kemalistlerin bugünkü durumu gibi. Eğer görmediyseniz Sözcü gazetesinin 10 Kasım tarihli nüshasına bakın, ne demek istediğimi anlarsınız. İflas, tam bir iflas!

Gün Zileli
14 Kasım 2010

Gün Zileli'nin yukarıdaki

Gün Zileli'nin yukarıdaki satırlarını okuyunca devrimci mücadelenin mirasını bahçesindeki kediler ile özdeşleştirdiğini düşündüm. Bahçe de bırakılan kediye önce ilgi göstermeyen sonra da suçlluluk duyan Zileli aynı davranışı Ekim devriminin mirası ile ilgili olarak da sergilemiyor mu?

Evet, ancak bir farkla sorun devrimci mücadelelerden ders çıkarmaya gelince duyduğu pişmanlık yıllarca Stalin'in en sıkı savunucularından biri olması olmalıdır. Bu konuyu bir kenara bırakarak Ekim devrimini ya da Bolşevizmi nasıl eleştirmeliyiz sorusuna yanıt aramak yerinde olur.

Ekim devrimini sol bir bakış açısından eleştirerek dersler çıkarmak gereklidir. Bunu yapmaksızın devrimci olunamaz. Bu bakış açısından bakınca Kronstad ayaklanmasının bastırılması gibi trajik olayları yeniden inceleyip günümüz için dersler çıkarabiliriz..

Kaldı ki gerek Troçki gerekse de Lenin, Zileli'nin ima ettiği gibi bir tutuma sahip değiller. ( Richard Pipes'in tahrif ederek aktardığı alıntıları esas alınca şaşırmamak mümkün de değil tabii.) Her iki lider de hatalarından dersler çıkarıp yeni politikalar formüle etme konusunda Stalin'den ayrıldılar. Örneğin, Troçki, Kronstad ayaklanması konusunda yargıyı, gelecek kuşaklara bırakırken Parti içinde hiziplerin yasaklanmasını, devrimci bolşevizmin ölmeye başladığı tarih olarak görür. Lenin'in de ilk önce federasyona karşı çıkarken daha sonra Rus Şövenizminin parti saflarında nasıl canlı olarak yaşadığını görüp ulusal sorunda yeni formülasyonlara gider. Bu listeyi uzatmak mümkün.

Eğer Zİleli'nin fikir yürütmesini kabul edersek, Troçki'nin nasıl olup ta, bir bürokrasi eleştirisi geliştirdiğini açıklamak mümkün olmaz. Kaldı ki bu alanda Troçki'nin yaptığı katkı, her nekadar Türkiye'de anlaşılmasa da, hemen herkes tarafından tanınıyor. Yine Troçki'nin İşçi özyönetimi ve işçi kontrolü gibi formülasyonlarının Venezüella'dan Arjantin'e kadar bir dizi ülkede mücadele sloganları haline geldiğini görmek gerekiiyor. Demek ki ortada yaşayan devrimci bir miras ve marksizm var.

İkinci olarak Zileli, Lenin ve Troçki'yi Stalin'in öncülleri olarak mahkum ederken yazarın herhangi bir metodolojik kaygısı yoktur. Olay Lenin ve Troçki'nin anti demokratizmine, liberal tarihçilerin 'kana susamış bolşevikler' edebiyatına kalır.

Sovyet devriminin yenilgisi ve Stalinizmin doğuşunu doğrudan Bolşevizm lle ilgilendirmek ne kadar doğru? Devrim sonrası milyonların öldüğü iç savaş, kuraklık, emperyalist devletlerin müdahaleleri, Avrupa'da işçi hareketinin yenilgisi, Rusya'da ekonomik alt yapının tahrib edilmiş olması ve daha bir çok neden Stalinizmin doğup şekillenmesinde ya da bolşevizmin, Stalinizm öncesinde, işçi sınıfı ile arasındaki ilişkinin kırılmaya başlamasında bir rol oynar. Bolşeviklerin devleti esas alan söylemleri, sövyetlerin yasaklanması, işçi grevlerinin bastırlması gibi faktöler tek başına bir Leninizm, Stalinizm ilişkisini doğrulamaya yetmez.

Metod sorunlarını bir tarafa bırakarak, Stalin tarafından öldürülen sol muhalefet üyelerini kendi ölümlerinden dolayı suçlamak ta gerçekten yanlıştır. Böyle bir mantık yürütme ile hemen hemen her ülkede cinayetleri işleyenler yerine onların kurbanlarını suçlamak kaçınılmaz olur. Kaldı ki Moskova Mahkemeleri iki satır arasında geçiştirilecek bir konu değildir.,

Gün Zileli Tarık Ali'nin doğru olarak sorduğu gibi, 1917 sonrasında eğer Bolşevikler yenilse idi, iktidara gelecek Beyazların uygulayacağı terörün boyutlarının ne olacağı sorusuna cevap vermeliidir. Tabii bu da yeterli değil. Başkalarına uyguladığı standartları Anarşist harekete uygulayarak, İspanyol İç Savaşı sırasında yine liberal ve sağ tarihçileirin sunduğu kilise yakmalar, papaz ve rahibe cinayetleri, burjuvaların kaçırılıp öldürülmesi gibi olaylar hakkında ne düşündüğünü duymak da yerinde olur. Gün Zİleli'nin Richard Pipes, Robert Servive gibi tarihçilerden etkilenen tezlerini demokratik liberal sonuçlarına vardırırsak, anarşitler ile marksistlerin, tam da onların yaptığı gibi mahküm edilmekten kaçamayacaklarını görmek gerekiyor.

Stalinizmin reddi yeterli değildir. Lenin ve Troçki'nin de yeniden değerlendirilmesi gerekiyor Ancak bunu sağ ve liberal tarihçilerin söylemlerini meşrulaştırarak yapmak yanlıştır.Zİleli'nin sözünü ettiği tükenmiş miras söylemi, herkesten çok eski Stalinistlerin ruh hallerini yansıtan bir söylem, onca yıllık tarikatvari devrimciliklerinden sonra kendilerine bahçede kurtaraılacak bir kedi kalmadığını söylemeden yapamıyorlar.
erol

,

Gün Zileli

Şimdi de kısaca yanıtlamaya çalışayım:

“Örneğin, Troçki, Kronstad ayaklanması konusunda yargıyı, gelecek kuşaklara bırakırken Parti içinde hiziplerin yasaklanmasını, devrimci bolşevizmin ölmeye başladığı tarih olarak görür.”

Troçki’nin yargıyı gelecek kuşaklara bırakması tam bir oportünizm örneğidir. Kendi kanaati bu bastırmanın doğru olduğu ve ayaklanmanın karşıdevrimci olduğudur. Bugün bile Troçkistlerin büyük çoğunluğu bu yargıyı paylaştığına göre yargıyı gelecek kuşaklara bırakmak yerine esaslı bir özeleştiri yapmanın zorunhu olduğu açık değil mi?

Evet, hizip yasağının doğru olmadığını söylemiştir Troçki ama ne yazık ki iş işten geçtikten sonra. 10. Kongrede ise Lenin’le birlikte hizip yasağı yönünde oy kullanmıştır. Tabii daha sonra kendi başına gelecekleri tahmin etmemişti bu oyu kullanırken. Yine de yıllar sonra da olsa bunu kabul etmesi (Kronstdat konusundaki tutumundan farklı olarak) önemlidir. Bu bile bir şeydir.

“İkinci olarak Zileli, Lenin ve Troçki’yi Stalin’in öncülleri olarak mahkum ederken yazarın herhangi bir metodolojik kaygısı yoktur. Olay Lenin ve Troçki’nin anti demokratizmine, liberal tarihçilerin ‘kana susamış bolşevikler’ edebiyatına kalır.”

Ben hiçbir yerde ve hiçbir zaman “kana susamış Bolşevikler” diye bir deyim kullanmadım ve zaten böyle bir edebiyatı da saçma bulurum. Ne var ki, iktidar hırsıyla gereksiz yere kan akıttıkları da bir gerçektir. Soruyorum: Nerede görülmüştür iktidara karşı mücadele eden insanların ailelerinin rehin alınması. Bunu Hitler bile yapmadı. Nerede eleştirellik. Hiç değilse bu tür vahşice uygulamaları yüz yıl geçtikten sonra eleştirme cesaretiniz olsaydı. Bu mu devrimcilik?

“Stalin tarafından öldürülen sol muhalefet üyelerini kendi ölümlerinden dolayı suçlamak ta gerçekten yanlıştır. Böyle bir mantık yürütme ile hemen hemen her ülkede cinayetleri işleyenler yerine onların kurbanlarını suçlamak kaçınılmaz olur. Kaldı ki Moskova Mahkemeleri iki satır arasında geçiştirilecek bir konu değildir.”

Bu da büyük bir demogojidir. Ben asla eski Bolşeviklere böyle bir suçlama yöneltmedim. Yüreğim her zaman sahte suçlamalarla ve itiraflarla ölüme gönderilen bu insanlardan yana oldu. Ne var ki, ben başka bir şeye dikkat çekmek istedim. Acaba Stalin’e teslim olmalarında işkence, baskı vb’nin yanısıra bir ideolojik ortaklığın da payı yok muydu? Stalin 1930′daki programını ilan ettiğinde, daha henüz ortada tutuklama falan da yokken neden sol muhalefetin çoğunluğu yelkenleri suya indirip Stalin’i desteklemeye başladı. Bunu en açık biçimde Proebrojinski dile getirmiştir: “Stalin bizim dediklerimizi uyguluyor. Artık muhalefetin bir anlamı kalmadı.”

“Başkalarına uyguladığı standartları Anarşist harekete uygulayarak, İspanyol İç Savaşı sırasında yine liberal ve sağ tarihçilelerin sunduğu kilise yakmalar, papaz ve rahibe cinayetleri, burjuvaların kaçırılıp öldürülmesi gibi olaylar hakkında ne düşündüğünü duymak da yerinde olur.”

O zaman duyun: Anarşistlerin İspanya devrimindeki bu tür eylemlerini yanlış buluyorum. Özsavunmanın ötesinde insan kanı akıtmak devrime yarar değil, zarar getirmiştir. Bir gerçeği burjuva tarihçileri belirttiği diye o gerçek gerçek olmaktan çıkmaz.

Gün Zileli'nin liberal tarih anlayışı

Yanınız için teşekkürler. Ancak verdiğiniz cevap yazınızda öne sürdüğünüz tezi güçlendirmiyor aksine zayıflatıyor.

Sorun Troçki y ada Lenin'in hataları ya da tutarsızlıkları meselesi mi yoksa, 'mahkum ettiğiniz' bir geleneğin mi tartışması? Bu iki konu arasında aşılmaz bir duvar yok, her iki konuyu birlikte ele almak mümkün, ancak, o zamanda, yaptığınız gibi, bir çırpıda 'mahküm edilmiş' bir gelenekten söz etmek mümkün değildir.

Çünkü, hatalarda mevcut geleneğin bir parçası, Ne bu hataları savunmak ne de bu hataları gerekçe göstererek geleneğimizi red etmek gerekiyor. Marksizm bir din değil, devrimci örgütler de tarikatlar değiller, üzerinde eleştirip konuşmayacağımız hiç bir şey yok. Önemli olan ezen ve ezilenler arasındaki mücadelede nerede olduğumuz ve savunduğumuz görüşlerin bu mücadele içinde ki rolü olmalıdır. Günlük mücadele ve teori/gelenek bu şekilde birleştiği zaman başka Kronstadların olmayacağından emin olmanız gerekir.

Ancak, yapılan hataları esas alarak yeni bir gelenek yaratırsak o zaman, haklısınız diyeceğim.Ancak gerek Lenin gerekse de Troçki'de hatarı gördükleri zaman kendilerini eleştiri ve hatalarda ısrar edenlerle yollarını ayırma söz konusudur. Stalinizm eşittir Lenin, Troçki gibi bir denklem kurduğunuz zaman bu türlü bir ayrım yapmanız söz konusu olmaz.

'Kana susamış bolşevikler edebiyatı'nı yapmadığınızı söylüyorsunuız ancak Lenin'den nefret eden, Richard Pipes kaynaklı Lenin alıntısı, ve yazının genelinde yaptığınız eşitlemeler başka bir anlam vermiyor. 'İktidar hırsıyla gereksiz yere kan akıttılar' tespitiniz de aynı mantığın bir ifadesidir. Burjuva tarihçileri okumak başka şey, bunların tezlerine sol bir görüntü verip yeniden tartışmaya sürmek başka şeydir. Kaldı ki, sözünü ettiğimiz tarihçiler bile son yirmi yılda yayınlanan bir dizi belgeye rağmen Leninizm eşittir Stalinizm gibi bir tezi ispatlayamadı. Robert Service'in 2009 'da yayınlanan Troçki biyografisi de yazarın yaptığı hatalar ve herşeyden önce, kendi ifadesiyle, Troçki'yi mahküm etmek konusundaki işgüzarlığı nedeniyle hemen unutuluverdi.

Ayrıca, sözünü ettiğiniz, iktidar hırsı ne demek! Sözünü ettiğimiz yıllarda bir ölüm kalım savaşı vardı. Daha önce vurguladığım gibi savaşı kayıp etmeleri halinde ortaya çıkacak ölüm olayları korkunc olacak idi. Kısacası komplocu bir grup politikacının ikitdar hırsı ile cinayetler işlemesi değil ölüm kalım savaşı veren bir sınıf ve partinin yaptığı hatalar söz konusudur. Vurguladığım gibi tarihi liberal tarihçilerden öğrenince iktidar hırsı bir açıklamanız oluyor.

Kaldı ki tartıştığımız tarihsel olayları ve hataları eleştirenler içinde ilk önce devrimci saflardan gelen, idam mangalarının önüne enternasyoneli söyleyerek giden Marksistler, sol muhalefet üyeleri vardı. Hataları gelenek sayıyorsanız, bu hataların yapıldığı yıllarda kı reddini de o geleneğin bir parcası olarak görmeniz ve yol ayrımlarını nitelemeniz gerekir, Bunu yapmadığınız zaman söz konusu olan gelip sizi vuracak olan söylemlere ev sahipliği etmenizdir.

Moskova mahkemeleri ile ilgili açıklamalarınıza gelince. Nerede demagoji yapıyorum? Stalin'e teslim olmaları diyorsunuz? Ben hangi teslim diyeceğim? Bir ideolojik teslim varsa bu mahkeme öncesi ve bazıları için sonrası idi. Stalin Troçki'ye karşı tavır alan eski bolşevikleri mahkum etti. Moskova Mahkemelerinde söz konusu olan işkençe ve tehdit altındaki eski bolşeviklerin, son derece tutarsız olan suçlamaları kabul etmeleri idi. Bunu bir teslimiyet olarak nitelemek Türk solunun geleneğine ait bir söylem olsa gerektir. Bu kurbanları ikinci kere yargılamak anlamına gelen bir söylemdir ve hatalıdır.

Direnmeyip bu suçlamaları kabul etmelerinin bir nedeni de, ''ideolojik ortaklık''ları idi derseniz, burada ima ettiğim gibi etik tartışması başlar. Moskova mahkemelerin kurbanları teslimiyet ya da öldürülmelerine neden olan olaylar halkasında, yargı makamı ile ''ideolojik ortaklık '' içinde diyorsunuz. Oysa kursuna dizilmeden önce Stalin'e bağlılık mektubu yazan polis şefi Yezhov örneğinde bile, iktidar karşısında ortadan yok edilen bireylerle karşı karşıyayız. Burada bu bireylei ölüme götren terör mekanizmasının reddi gerekiyor, kurbanların gönülülükleirnin tartışılması değil. Burada sorgulanması, vurgulanması gereken - ki Türk solu bunu halen yapmadı- kurbanlar ile sanıklar arasındaki ortak noktalar değilde, Stalinizm'in Moskova Mahkemelerinin gösterdiği gibi Marksizm'den nasıl kopup ayrıldığıdır.

Katolik kilisesinin tarihinden dolayı İsa'yı suçlamak ne kadar mantıklı ise Stalinizmin suçlarından dolayı da görüşlerine katılalım ya da katılmayalım, marksistleri suçlayıp, 'işte sizin mirtasınız bu demektete o kadar mantıklıdır.

Anarşist hareket hakkında yazdıklarınızda liberal bir zihniyeti yansıtıyor. İspanya da ki kilise yangınları, papaz ölümleri vb. nedeni, öncelikle,.bu kesimin baskıcı devletin ayrılmaz bir parçası olması, daha doğrusu devlet terörünün bir parçası olması ve iç savaş sırasında da (Ken Loach'un filmini hatırlayınız) papazların bizzat elde silah dövüşüp, bir dizi cumhuriyetçinin ismini Franco güçlerine vermeleri ile ilgili idi. Ayrıca, bütün Avrupa'da köylü isyanları sırasında kiliselerin yakılması, papazların öldürülmesi tekrar tekrar yaşandı. Burada anarşistlerin yaptığı hataları, bu çerceveyi çizmeden ya da açıklamadan red ettiğiniz zaman liberal bir söylemi tekrardan başka bir şey yapmamış oluyorsunuz.

erol

eleştiri mantığı ve tarzı üzerine

((((Gün Zileli Tarık Ali'nin doğru olarak sorduğu gibi, 1917 sonrasında eğer Bolşevikler yenilse idi, iktidara gelecek Beyazların uygulayacağı terörün boyutlarının ne olacağı sorusuna cevap vermeliidir. )))

böyle bir mantıkla.. tartışma yürütenlerin teorik derinliği olmadığı gibi.., bilimsel objektifliği de olmaz..
aynı demagojiyi.. kenan evren öne sürüyordu.. biz darbe yapmasaydık....!!!! şimdi onlar bizi yargılıyor olurdu..

böyle bir gerekçe olabilir mi? böyle bir gerekçenin bilinç arka planı nedir..??

((Tabii bu da yeterli değil. Başkalarına uyguladığı standartları Anarşist harekete uygulayarak, İspanyol İç Savaşı sırasında yine liberal ve sağ tarihçileirin sunduğu kilise yakmalar, papaz ve rahibe cinayetleri, burjuvaların kaçırılıp öldürülmesi gibi olaylar hakkında ne düşündüğünü duymak da yerinde olur.))

ispanya iç savaşında olan bitenler içinde.., anlamsız ve hedefi yanlış şiddet uygulandı ise elbette eleştirilir.. ama rahibe cinayetleri gibi imalı abartılı anlatımları.., ekim devrimindeki ve sonrasındaki.., troçky ve stalin uygulamaları ile karşılaştırmak da basitlik olmuş..

gün zileli.., ekim devrimi sonrasındaki işleyişte var olan gereksiz şiddeti ve sonuçlarını ele alırken.., daha çok.. ideolojik uygulama ve baskıların teorik temellerine değinmiştir..
kenan evren tarzı gerekçe ile buna yaklaşmak da sığlık olmuş..

((Gün Zİleli'nin Richard Pipes, Robert Servive gibi tarihçilerden etkilenen tezlerini demokratik liberal sonuçlarına vardırırsak, anarşitler ile marksistlerin, tam da onların yaptığı gibi mahküm edilmekten kaçamayacaklarını görmek gerekiyor.))

gün zileli kendi yanıtını vermiş..

ben daha çok sayın erol'un eleştirideki yaklaşım mantığına değiniyorum..
(((Gün Zİleli'nin Richard Pipes, Robert Servive gibi tarihçilerden etkilenen tezlerini)))
bu ucuz bir demagojik eleştiridir.. madem iddia ettin.. bu etkilenmelerin ne olduğuna da değinirsin.. görebildiğim bir örnek de yok.. ve gün zileli'nin verdiği yanıtlarda ise bu ikilinin iddiaları değil sosyalistlerin içinde var olan eleştiriler var..

((....Bolşevikler yenilse idi, iktidara gelecek Beyazların uygulayacağı terörün boyutlarının ne olacağı sorusuna cevap vermeliidir. )))

buda üzerine tüy dikmek olmuş.. bu gerekçe zaten tek başına işin kalitesini gösteriyor..

sayın zileli.., özellikle sanayileşme adına geniş köylü toplumuna yapılanlardan bahsederken sadece şiddeti ele almıyor.. yaşamsal altüst olmalara işaret ediyor.. ki sonuçlarını da bereber görme olanağımız oldu.. devasa bir kapitalist imparatorluk ortaya çıktı..

çarlık rusyasının rus egemen burjuvazisi.., rusyanın.., geri kapitalist sistemini hızlandırmak isteseydi.. bu kadar kısa zamanda bu kadar disiplinli başarılı olamazdı..
"geri" köylülük içindeki diğer halkları da bu kadar el altında tutamazdı..

işin bu yanına bakan yok..
çünkü
sosyalizm= sanayileşme.. toplumun işçi devletin patron olması

Devrim ve Karşı devrim meselesi

Tarik Ali'nin sorduğu soru ve sizin, altını çizdiğiniz Kenan Evren karşılaştırmasında, vurgulanan devrim ve karşı devrimin arasındakı karşılaşmadır.. Bolşeviklerin hatalarını tartışırken ya da anarşistlerin diyelim, bu olayların devrim ve karşı devrim arasındaki mücadele içinde meydana geldiğini görüp nedenlerini analiz etmekte fayda vardır. Aksi takdirde liberal söylemleri tekrarlama tehlikesi ortaya çıkar. (örneğin bolşevikler ''gereksiz şiddet kullandı'' gibi genellemeler yapmak diyeceğim).

Bu açıdan bakınca, Rusya da karşı devrim kazansaydı, meydana gelecek yıkım ve katliamlar son derece fazla olacak idi sonucuna varmak kaçınılmazdır..Demek ki ortada iktidar hırslarından dolayı aşırı şiddet uygulayan bolşevikler değil de ölüm kalım savaşı içinde hatalar yapan devrimciler var. Benim vurguladığım budur.(burada da Ekim devrimini bir grup bolşeviğin yaptığı darbe olarak gören liberal tarihçilere dikkat çekmekte yarar vardır)

Ancak başka bir konu daha var bu da Stalinizm meselesi. Burada durup, 1920 ile 1927 arasındaki SSCB'de ki hapishaneler de ki kişi sayısına ve mahkumiyet oranına bakmanızda fayda vardır. Bu dönemde hapisteki kişi sayısı 200.000'i geçmezken yargılananların yüzde 80'i beraat ettiler

Stalin dineminde ise bir yandan hapishane nufüsünda korkunç bir patlama yaşanırken mahkum edilerek kurşuna dizilenlerin oranı mukayase edilemeyecek kadar arttı. 'Halkın düşmanları' kotalarını doldurmak isteyen yerel parti yöneticileirnin uyduruk nedenlerle yargıladığı yüzbinlerce kişi ile 1927 öncesindeki uygulamalar arasındaki farklılığı görmek gerekir.

Kenan Evren karşılaştırmasına geri dönelim: Eğer Türkiye'de devrim başarılı olsa idi, 650.00 kişi tutuklanarak işkenceden gecmeyecekti ancak burjuvazi kutsal mülkiyet haklarını kayıp edecek idi. Kenan Evren darbesinin bir sonucu Kürdistan da süren zülüm ve 50.000'den fazla kişinin ölümüne yol açan devlet terörü ve 4.000 fazla köyün ve Kuzey Kürdistan'ın yıkılması oldu. Demek ki bu türden karşılaştırmalar hiçte yararsız değil.

Ancak haklı olduğunuz ve benim değinmediğim bu nokta var: bu da sosyalizmi sanayileşme ile özdeşleştiren anlayışlar. Bu konuyu tartışmamız tabii ki faydalıdır.Eleştirdiğiniz anlayış Stalinizm'in bize bıraktığı bir miras ve oldukça tehlikeli ve aşılması gereken bir söylemdir. Buradan yola çıkarak bütün marksistleri aynı kefeye koyup yargılamak tabii ki yanlıştır.

Tek ülkede sosyalizmi red eden ve dolayısyla da sosyalizmi sanayileşme ile özdeşleştirmeyen devrimcilerin uzun bir listesini yapmak mümkün. Ayrıca Marksizm statik bir ideoloji değil ne de kutsal kitapları olan bir din, dinamik kısacası hatalarından öğrenen ve hergün mücadele içinde yeniden formüle edilen bir metod. Bu nedenle çevrenin korunmasını sosyalistlerin programlası içinde öne çıkarmaları kaçınılmazdır. Dolayısıyla birlikte eleştirdiğimiz bu mekanik ve stalinist anlayışı tüm Marksist geleneğe mal etmek ve günümüz devrimci marksizminin bir parçası olarak görmek yanlış olur.

Başka bir konu da Stalinizm'in Rusya 'da sağladığı sanayileşmenin özel koşulları ve niteliğini unutmamak gerekir Yoksa bir takım sanayileşme sevdalıları için Stalinizm izlenecek geçerli bir yol haline gelir. Ayrıca, Çİn Kömünist Partisi'nin yukarıdan aşağı gerçekleştirdiği kapitalist restorasyonun ne türden bir Çİn yaratıyor gibi bir soru sormak lazım. Bu bakış açısından Çin'in ya da Stalinist Rusya'nın bir örnek teşkil etmediği açıktır.

erol

bazı noktalara açıklık getirmek amaçlı

sayın erol..
öncelikle anlamaya çalışarak eleştiriye yanıt verme tarzınızdan dolayı teşekkür ederim..
ve benim dilimde sizi rahatsız eden tarz olduysa özür dilerim..
haklılıklarımı saklı tutarak.., yaklaşımınıza değer biçiyor saygu duyuyorum..

yineleyeceğim..
devrim başarısız olsa idi daha çok kan dökülürdü.. söyleminiz gerekçelendirme içeriyor.. bence hala uygun bir gerekçe değildir..
her devrim süreci ve iç-savaş süreci içinde haksızlıklar ve hatalar taşır.. hatta nazi-almanyanın saldırılarına direnen sscb sürecinde de bunlar yaşanmıştır.. elbette bunlar somut yada soyut delilerle sunulduğunda kabül edilir yada tartışılır.., ama yargılanan bu değildir..

1- stalin günah keçisi değildir.. lenin sürecinde yaşanmış ve stalinin değil.. troçky nin sorumluluğu olan.. kronştad olayı bir karşı-devrim olayı değildir.. bu dil ve mantık artık kalkmalıdır..
bir alana sıkışmış bir sorunsallık.. bu derecede devrimi yıkacakmış gibi sunulamaz.. ve katliamla bastırılması da hoş görülemez..

2- evet.. kışlık saray-duma baskını bir hükümet darbesidir.. koca rusyada devrim bir petrograd duma baskınına indirgenemez.. uzun bir iç savaş süreci yaşanmıştır..
mnşeviklerin ortak olduğu son hükümet.. bırakın rusyanın bütününde.., petrogradda bile iktidar değildi.. onun dışında bir başka iktidar vardı.. adıda işçi-köylü-asker sovyetlerinden oluşan petrograd sovyeti idi.. ve ana dinamiği de kronştad denizcileri idi..

4- bu süre içinde.. var olan resmi ama meşru olmayan dumaya el koyup.. orada iktidar olmak aynı amanda rusya resmi iktidarını temsil etme anlamı taşımıştır.. adı ne olursa olsun.. olay budur..
lenin.., tüm iktidar sovyetler şiarı ile bu resmi iktidarı gayrı-meşru ilan etti.. ve arkasından da.., tüm sovyetler iktidara dedi..
peki.., böyle mi? oldu.. yoksa.. iktidara bolşevikler mi? kondu..

kronştad ayaklanmasının gerekçesi bu idi.. iktidarı bize verin dediler.. biz dedikleri ise.., sovyetlerdi..

tarihi.., emin oktayın sol versiyonu ile yazmak olasıdır ama gerçekçi değildir..
sonrasındaki.., sovyet örgütlerinin dağıtılmasını işçi fabrika komitelerinin dağıtılmasını da biliyouz.. ve bunun başında troçky vardır..
artık işçi iktidarı var denilindi.. çarlık döneminde var olan yüksek sanayi konseyi olan rameko devrim'den sonra.. yüksek ekonomi konseyine dönüştürüldü..
var olan alttaki tüm fabrika yerel yönetimleri aşağıdan yukarıya değil yularıdan aşağıya bu yüksek ekonomi konmseyine bağlandı.. buna tepkiler oluştu.. kronştad bahriyelilerin ayaklanmasından hemen önce.. petrograd işçi konseyi muhalifti.. bunları yeniden okumanızı araştırmanızı rica edeceğim..

((((Ancak haklı olduğunuz ve benim değinmediğim bu nokta var: bu da sosyalizmi sanayileşme ile özdeşleştiren anlayışlar. Bu konuyu tartışmamız tabii ki faydalıdır.Eleştirdiğiniz anlayış Stalinizm'in bize bıraktığı bir miras ve oldukça tehlikeli ve aşılması gereken bir söylemdir. Buradan yola çıkarak bütün marksistleri aynı kefeye koyup yargılamak tabii ki yanlıştır.)))

sayın erol..
bu dediğiniz ne benim ne de sizin elinizde olan bir şey..
yani benim bir iddiam.., bir eleştirim değildir..
sosyalizmi sanayileşme ile özdeşleştiren markstır..
bir sürü yazısından alıntı yapabilirim.. ama.. sadece sanayisi olmayan hindistan ile ilgili çözümlemeleri bile yeterli örnektir..
üretici güçlerin gelişimi seviyesine göre sosyalizmin olabilirliği sanayileşme ile özdeştir.. bu marksizmin elif-be sidir..
sonradan bunu revize eden marksist!ler çıkmıştır ama beni başlamadığı gibi marks'ın tezlerini de bağlamaz..

ve stalini burada araya dokmamalısınız.. nep dahil tüm uygulamalar bu anlamdadır.. troçky bu temelde sıkı bir sanayileşme marksizmini savunan kişidir..
stalin.., troçky yanında köylü!! kalır..

(((Kenan Evren karşılaştırmasına geri dönelim: Eğer Türkiye'de devrim başarılı olsa idi, 650.00 kişi tutuklanarak işkenceden gecmeyecekti ancak burjuvazi kutsal mülkiyet haklarını kayıp edecek idi. ))

sanırım ya çok gençsiniz yada 70 li süreçleri tam algılayamadınız..
o süreçlerde sol hareketli idi ama devrim yapacak nitelikte olmayı bırakın.. devrimin bahçe kapısında bile değildi..
darbe de.., devrim olacak tehlikesi için yapılmadı..
yani bir allende şili si kadar mükliyeti tehdit edecek konumda bile değildi.. 70 li süreçte yaşanan mücadeleleri küçümsemek anlamında demiyorum.. bir realiteyi belirtiyorum..

12 eylül darbesinin.. mağduru değiliz bir eski liderin dediği gibi muhatabıyız .., ama rakibi de değildik..

saygılarımla

yanıt

Merhaba

Öncelikle olumlu yaklaşımınızdan dolayı bende size teşekkür ederim, Düzen karşıtı kişiler olarak özde nezekate önem verdiğimden 'Sayın' gibi ifadelere bir türlü ısınamadım. Bu yüzden yanlış anlamayın diyeceğim ancak müsadenizle Sayın suat yerine Suat arkadaş demeyi tercih ederim.

Şimdi tartışmamıza devam edelim:

- stalin günah keçisi değildir.. lenin sürecinde yaşanmış ve stalinin değil.. troçky nin sorumluluğu olan.. kronştad olayı bir karşı-devrim olayı değildir.. bu dil ve mantık artık kalkmalıdır..
bir alana sıkışmış bir sorunsallık.. bu derecede devrimi yıkacakmış gibi sunulamaz.. ve katliamla bastırılması da hoş görülemez..

Haklısınız ortada bir günah keçisi arama yok, benim vurgum kişi olarak Stalin'den daha ziyade Stalinizm üzerine. Stalinizm eşittir Lennizm gibi bir akıl yürütmeye karşıyım, Stalinizmin nedenleri içinde bolşeviklerin hataları da var - 1920'li yıllarda sınıf karşısında parti ve devlet'in öne çıkarılması gibi- ancak bu hatalardan yola çıkarak Stalinizmi açıklamak mümkün olmuyor.

Devrim ve Karşı devrimi sıfatlar olarak değil, sınıf mücadelesi bağlamında kullanıyorum. Bu nedenle birilerine camur atmak için böyle bir karşılaştırma yapma niyetim yoktu Ancak özellikle siperlerin neresinde olduğumuzu sormak gereklidir.

Kronstad'a gelince bazı anarşist yazarların ve sosyalistlerin kabul ettiği gibi o döneme ait Sovyet arşivlerinden yeni belgeler çıkmadıkça Kronstad olayı hakkında bilinmezler ve bu konuda tartışmalar sürecektir. Kısacası SOvyet arşivi açılmadıkSon açılan arşivlerden Troçkş ya da Lenin'i doğrudan ayaklanmanın bastırlmasına bağlayan belgeler çıkmadı (veya bilmediğimiz yeni çalışmalar varsa olay üzerinde tabii yeniden düşünmek gerekir.)

Burada Sovyet liderliğinin hatalarına ya da ayaklanmanın şiddet kullanarak bastırlmasını eleştirirken, uzlaşma bulmak için bir dizi girşimde bulunulduğunu ve eski SR bakanı Chernov gibi isimlerin müdahaleleri sonucu bu uzlaşmanın gerçekleşmediğini görmek gerekiyor.

Martov ayaklanmacıların bolşeviklerle aynı amaçlara sahip olduğunu örgütlenme konusunda ayrıldıklarını söylerken sol muhalefet, bolşevik liderliğin uzalşamayı denediğini söyler, Kısacası burada Troçki ya da Lenin' doğrudan suçlamak doğru olmaz.

Ancak bir sonraki dönemin Stalinizmini hatırlayınca Kronstad ayaklanmasının bastırılmasını savunmamanın daha doğru olduğu kanısındayım. Bu gibi örneklerde bolşevik liderliği eleştirmek ve kendi hatalarımızdan öğrenmenin daha sağlıklı olduğu açıktır. Bu nedenle Troçki'nin yargılamayı gelecek kuşaklara bırakmasını doğru buldum.

Bu satırlarım bu konudaki haksz suçlamaları doğru bulduğum anlamına da gelmiyor tabii.

Örneğin Kronstad'dan yola çıkarak, Ekim devrimi ''saray darbesi'' derseniz o zaman,o zaman, tarihi basit denklemelre indirgeyerek tartışırsak ne anarşistlerin nede marksistlerin böyle bir lükse ihtiyacı var diyeceğim.

Ekim devrimi.. ''kışlık saray-duma baskını bir hükümet darbesidir.. koca rusyada devrim bir petrograd duma baskınına indirgenemez'' dediğinizde, yapmanız gereken ayrım, devrim ve karşı devrim arasındaki mücadeledir. Ekim devriminin merkezinde Sovyetler vardı, bir sonraki dönemde Sovyetler konusunu önüme süreken, daha önceki dönemde Sovyetleri yok saymanız doğru değildir. Ayrıca, beyaz ordular, emperyalist ülkelerin müdahaleleri yokmuş, sanki bolşevikler ile solun diğer kesimleri arasında bir savaş varmış gibi bir tarih yazılımı olamaz.

İç savaşın karşı devrimcilerine (kapitalist sınıflar) karşı Sovyet iktidarının savunulması söz konusu idi. Yine sözünü ettiğimiz iç savaş Kronstad gibi devrimci merkezlerde de bir dizi değişikliklere, örneğin ayaklanma olduğunda köylü kökenli unsurların öne çıkmasına yol açtı. Yine savaş sonrasında Sovyetlerin, parti içi hiziplerin yasaklanması, işçi grevlerinin bastırılması gibi kararlar sınıf ile parti arasındaki ilişkide kırımalara yol açtı.

Burada bana önerdiğiniz Stalin bir günah keçisi değildir önermesini bolşeviklere de uygulayalım diyeceğim.

Troçki'nin politik programı: Geçis taleplerinin merkezinde tek ülkede sosyalizm değil dünya devrimi, işçi kontrolü, işçi demokrasisi, işçilerin özyönetimi gibi kavramlar vardır, Troçki ayrca işçilere dışardan sınıf bilinçi taşımak gibi anlayışları açıkca red eder. Troçki'den arda kalan ikameci bir sosyalizm anlayışı değildir. Burada savaş kömünizmi sırasında örneğin sendikalar konusunda yaptığı hatalı tespitler temsil ettiği geleneği olumsuz kılmıyor aksine bu hatalarını kavradığımız zaman, Troçki'nin devrimci marksizmi ile Stalinizm arasındaki nitelik farkını daha iyi anlıyoruz.

Bazı Troçkistler Troçki ne yapmış ise doğrudur derken bazıları da ne yapmış ise yanlıştır, diyor, Ne Troçki'nin, ne de Lenin'in böyle bir tutumu yok, hata yaptığı yerde, hatalıydım, demesini bilimiş bir devrimciden söz ediyoruz.

Son olarak nehirler denizlere akar diyeceğim, antı kapitalist mücadele de aynı saflarda dövüşenlerin bu konularını derinlemesine paylaşıp, üzerinde aynı fikirlere varmasalar da ortak noktalarını bulmaları gerekir.

Unutmadan 12 Eylül öncesine döneyim. O dönende devrim öncesi, (sınıflar arası kutuplaşmaların tırmandığı, halkın düzen partilerinden kopmaya başladığı) bir dönem vardı. Özellikle Kürdistan da bu süreç hızlanmış, bir çok şehir ve kasaba da devlet kontrolü kaybetme noktasına gelmiş idi. (Eğer böyle bir gelişme yaşanmamış olsa idi, Kürdistan da mücadelenin bugünkü boyutlarına varması oldukça zor olurdu.)

Egemenler olayların nereye gittiğini bazı solcularımızdan daha iyi gördükleri için darbeyi gerçekleştirdiler ve neo liberal karşı devrimin düğmesine bastılar.

iyi çalışmalar dileğim ve devrimci selamlarımla

açıklamaya yanıt..

(((Ekim devrimi.. ''kışlık saray-duma baskını bir hükümet darbesidir.. koca rusyada devrim bir petrograd duma baskınına indirgenemez'' dediğinizde, yapmanız gereken ayrım, devrim ve karşı devrim arasındaki mücadeledir.)))

dilerim beni doğru anlamışsınızdır..
ekim devrimi kelimem.. yanlış anlamalara müsaittir.. ben 17 ekim tarihindeki kışlık saray-duma baskını diye düzelteyim..
ve ekleyeyim..
ekim devrimini sadece bu baskına indirgemek yanlış diyerek sizinle aynı şeyi söylemiş oluyorum..

(( Ekim devriminin merkezinde Sovyetler vardı, bir sonraki dönemde Sovyetler konusunu önüme süreken, daha önceki dönemde Sovyetleri yok saymanız doğru değildir.)))

zaten bütün meselede buradadır.. ekim devriminin merkezinde sovyetler vardı.. ben bunu diğer yazımda özellikle vurgulamıştım.. ama sonrasında var olabildimi işte bu tartışmaya açıktır..
aslında nettir.. ortadan kalktığı ve neye dönüştürüldüğü biliniyor..

((Ayrıca, beyaz ordular, emperyalist ülkelerin müdahaleleri yokmuş, sanki bolşevikler ile solun diğer kesimleri arasında bir savaş varmış gibi bir tarih yazılımı olamaz.)))

her ikisi de gerçekliktir..
emperyalist ülkelerin ve içerdeki beyaz orduların saldırıları doğrudur.. ama buna direnenler sadece bolşevikler de değildir..
bu direnme sürecinde hep birlikte olanların.. bu iç savaşın bitimine yakın aşamasında çatışmalı hale gelmesi incelenmelidir..

iç savaş koşullarında yaşanılan direnme ortak mücadele sonrasında.., iktidarın sovyetlerde değil bolşeviklerde olduğunu gören itiraz etti.. yada isyan etti..
açın bakın bolşevik "tarih yazımına" ve sonrasındaki "sol" tarih "yazımına"
tamamen bolşeviklerden bahseder ve bolşevik olmayanların tümü de haindir.. yada hain olma potansiyelini illaki ispatlamıştır..

kısaca.., bir içsavaş ve devrimci süreç gerçekliktir.. ama aynı zamanda da içsavaş sürecinin içersinde ve zamanla.., iktidarın sovyetlerden alınıp partiye devri de bir gerçekliktir.. zaten bunu ne bolşevik tarihi nede devamı tarih red etmiyor..
ama .., izah ederken "diğerlerini" hain olarak tanımlayıp izah ediyor..

17 ekime kabaca bir darbe demek elbette eksik ve yanlıştır ama bunu da sadece bolşevik devrimi olarak sunmak ve eleştirenlerin tümünü de hain ilan etmek köklü bir yanlıştır..

12 eylül gerekçeleri noktasında öne sürdüklerinizi temel gerekçe olarak görmüyorum.. aslı başkadır.. 1960 la başlayan bir sürecin aşamalarından biridir.. ben böyle bakıyorum.. ama bu başka bir tartışma alanı olduğundan burada bırakmayı tercih ediyorum..

troçky noktasında..;
ben ne stalini günah keçisi olarak görürüm.. nede troçky olsa idi sscb yaşardı derim..
stalin bir çizginin vandal uygulayıcısıdır.. troçky daha entellektüel uygulayıcısı olabilirdi belki..
ama.., sonuç değişmezdi.. rusya imparatorluğunu gelişmiş kapitalist ülke yapardı.. yani aynı sonuca varılırdı.. çünkü temelde ciddi teorik hatalı zeminler vardır..

saygılarımla

Tartışmaya katkısı olur

Tartışmaya
katkısı olur diye Kronstadt'ın 15 maddelik talebini buraya yapıştırıyorum. Görüleceği gibi, bu talepler son derece devrimcidir ve büyük bir öngörüye sahiptir.

Gemiler mürettebatının genel toplantısı tarafından Petrograd’daki durumu araştırmak üzere gönderilen delegelerin raporunu dinleyen bizler şu kararları aldık:
1. Bugünkü sovyetlerin işçilerin ve köylülerin isteklerini ifade etmediği gerçeği gözönüne alınarak, öncelikle bütün işçilerin ve köylülerin ajitasyon özgürlüğü ve gizli oy kullanma hakkı temelinde derhal yeni seçimlere gidilmelidir.
2. İşçilere ve köylülere, anarşistlere ve sol sosyalist partilere basın ve konuşma özgürlüğü verilmelidir.
3. İşçi sendikaları ve köylü örgütleri için toplantı özgürlüğü güvence altına alınmalıdır.
4. İşçilerin, kızıl ordu askerlerinin, Petrograd, Kronstadt ve Petrograd bölgesi denizcilerinin Partili olmayanlar konferansının 10 Mart 1921 tarihinden geç olmamak üzere toplanması için çağrı yapılmalıdır.
5. İşçi ve köylü hareketiyle bağlantı içindeki bütün işçi, köylü, asker ve denizci mahkûmlara olduğu kadar, bütün sosyalist partilerden politik mahkûmlara da özgürlükleri geri verilmelidir.
6. Toplama kamplarında ve hapishanelerde tutulanların davalarını gözden geçirmek üzere bir komisyon seçilmelidir.
7. Hiçbir partiye fikirlerinin propagandasında özel ayrıcalıklar verilemeyeceği ya da bu amaçla devletten mali destek sağlanamayacağı için bütün politik bölümler ilga edilmelidir. Bunların yerine, devlet tarafından finanse edilen ve yerel planda seçilen kültürel ve eğitsel komisyonlar kurulmalıdır.
8. Bütün yol kesme müfrezeleri derhal lağvedilmelidir.
9. Sağlığa zararlı işlerde çalışanlar hariç bütün işçilere eşit tayın verilmelidir.
10. Bütün ordu dallarındaki Komünist savaş müfrezelerinin yanısıra, fabrika ve atölyelerde iş başında bulunan Komünist muhafızlar ilga edilmelidir. Böyle muhafızlar ya da müfrezeler, gerekli görüldüğü takdirde, askerlerce atanmalı ve fabrikalarda işçilerin kararına göre belirlenmelidir.

11. Köylüler, işçi çalıştırmamak koşuluyla, kendi araçlarıyla topraklarını tam bir özgürlükle işleyebilmeli ve hayvanlarına sahip olabilmelidir.
12. Ordunun bütün kesimlerinin olduğu kadar subay okulu öğrencisi yoldaşlarımızın da (kursanty) önerilerimizi onaylamalarını bekliyoruz.
13. Basının önerilerimize en geniş yeri vermesini talep ediyoruz.
14. Seyyar bir kontrol bürosu atanmalıdır.
15. Kendi emeğiyle üretim yapan zanaatkârlık serbest bırakılmalıdır.

PETRİCHENKO, Filo Toplantısı Başkanı
PEREPELKİN, Sekreter

Bu da Kronstadt

Bu da Kronstadt İzvestia'sında çıkan bir yazı.

Tırnak İçinde Sosyalizm*

Bahriyeliler ve Kızıl askerler, işçiler ve köylüler, Ekim Devrimi sırasında sovyet iktidarı için, emekçi Cumhuriyetinin doğması için kanlarını akıttılar. Komünist parti, kitlelerin tavrına yakın bir ilgi gösterdi. Bayrağına işçileri harekete geçiren çekici sloganlar yazarak onları kendi tarafına çekti ve onları, nasıl inşa edileceğini yalnızca Bolşeviklerin bildiği Sosyalizmin Krallığına götüreceğine söz verdi.

Doğal olarak, işçiler ve köylüler sonsuz bir neşeye kapıldılar. “Sonunda, kapitalistlerin ve toprak sahiplerinin dayanılmaz boyunduruğu altında kölelik yapmamız geçmişte kaldı,” diye düşündüler. Atölyelerde, fabrikalarda, tarlalarda emeğin özgürlüğü gelmiş gibi görünüyordu. Bütün iktidar emekçilerin eline geçmiş gibi görünüyordu.

Becerikli bir propagandanın sonucunda, çalışan halkın evlatları, şiddetli disiplinle prangaya vuruldukları parti saflarına akın ettiler. O zaman Komünistler, kendilerini, öncelikle farklı eğilimlerdeki sosyalistleri iktidardan uzaklaştıracak kadar güçlü hissettiler; sonra da, bir yandan onların adına ülkeyi

yönetmeye devam ederken, bir yandan da işçileri ve köylüleri devlet gemisinin idaresinden uzaklaştırdılar. İktidarı gaspeden Komünistler, Sovyet Rusya vatandaşlarının ruhu ve bedeni üzerinde, komiserlerin keyfi yönetimini kurdular. Her türlü mantığa ve emekçilerin iradesine rağmen, ısrarla, özgür emeğin yerine köleliği getiren devlet sosyalizmini inşa etmeye giriştiler.

Bolşevikler, fabrikaları ve işyerlerini ulusallaştırmaya girişerek, “işçi denetimi” altında üretimi felce uğrattılar. İşçi, kapitalistin kölesiyken şimdi de devlet işletmelerinin kölesi oldu. Artık bu da yeterli görülmediğinden hızlı çalışma sistemine – Taylor sistemine – geçilmesi planlanıyor. Bütün emekçi köylülük halkın düşmanı ilân ediliyor ve kulak olarak adlandırılıyor. Komünistler, büyük bir enerjiyle köylülüğü yıkmaya, devletin yeni malikâneleri olan devlet çiftliklerini yaratmaya çalışıyorlar. Köylülerin, yeni kazandıkları topraklarını kullanmak yerine Bolşeviklerin sosyalizminden elde ettiği budur. Ürünlerine el konmasının, büyükbaş hayvanlarının ve atlarının müsadere edilmesinin karşılığında onlara verilen Çeka baskınları ve idam mangalarıdır. Bir işçi devletinde ne hoş bir değiş tokuş – ekmeğe karşılık kurşun ve süngü!

Vatandaşın yaşamı umutsuz bir monotonluk ve rutin içinde. İnsanlar, iktidar olanların oluşturduğu programlara göre yaşamak zorunda. Bireyin özgürce kişiliğini geliştirmesi yerine, aşırı ve benzeri görülmemiş bir kölelik söz konusu. Her türlü bağımsız düşünce ve yasadışı kurallara karşı her eleştiri eylemi, hapisle, bazen idamla cezalandırılıyor. Bir “sosyalist toplumda” idam cezası, insan onuruna saygısızlığın göstergesidir.

İşte, Komünist parti diktatörlüğünün bize getirdiği o parlak sosyalist krallık budur. Bizde geçerli olan, parti komitesinin ve onun yanılmaz komiserlerinin belirlemeleriyle seçilmiş görevlilerin oluşturduğu sovyetlere dayanan devlet sosyalizmidir. “Çalışmayana ekmek yok,” sloganı, yeni “sovyet” düzeni tarafından, “her şey komiserler için,” şekline dönüştürülmüştür. İşçilere, köylülere ve emekçi aydınlara kalan ise yalnızca, kasvetli bir hapishane ortamı içinde aralıksız çalışmaktan ibarettir.

Bu duruma tahammül edilemezdi ve İhtilalci Kronstadt, bu hapishanenin prangalarını ve demir parmaklıklarını kırmaya girişmiştir. O, farklı bir sosyalizm, üreticinin kendi efendisi olduğu ve emeğini uygun gördüğü gibi değerlendirdiği bir emekçi Cumhuriyeti için savaşıyor.