“Modernite, Aydınlanma ve Pozitivizm” Üzerine Yazı ve Dipnot’un Sansürü

Demir Küçükaydın tarafından ()

Dipnot Dergisi’nin İstediği ve Yayınlamayı Reddedip Sansür Ettiği “Modernite, Aydınlanma ve Pozitivizm” Başlıklı Yazı ve Yazıyla İlgili Yazışmalar

 Dipnot Dergisi Yayın Kurulu adına Fırat Aydınkaya’nın benden istediği “Beşikçi Sosyolojisinin Pozitivizmle İlişkisi” konusunda yazdığım yazıyı, Yayın Kurulu seviyesiz ve konuyla ilgisiz olduğu gerekçesiyle yayınlamadı, sansür etti.

Aşağıda sansür edilen bu yazı ve öncesi-sonrasıyla bütün yazışmalar bulunuyor.

Okuyucu yazının seviyesiz olup olmadığına ve yapılanların ne anlama geldiğine kendisi karar versin.

Veriler ortada.

Herkes bu verilerden elbette kendi sonuçlarını çıkarabilir.

Demir Küçükaydın

15 Kasım 2010 Pazartesi

Modernite, Aydınlanma ve Pozitivizm Üzerine Bir Deneme

 

Bu Yazı Üzerine Bir Açıklama

Dipnot Yayın Kurulu adına Fırat Aydınkaya “Pozitivizm” ağırlıklı bu üçüncü sayı için “Beşikçi sosyolojisinin Pozitivizm ile ilişkisini” inceleyen bir yazı istemişti.

Yazıyı yazmaya başlayınca, belli bir noktada, Pozitivizm kavramına bugün yüklenen anlamları incelemek gerekti. Bu noktada, Pozitivizme yüklenen ve bizzat Dipnot dergisinde de görülen yaygınlaşmış anlamlarla; kendimi savunucusu ve devamcısı kabul ettiğim; klasik, bilinmeyen, unutulmuş, otantik, yaygın olanının yüz seksen derece zıddı olan devrimci ve eleştirel Marksizm’in[1] verdiği anlamların çok farklı olduğu; bu farkı açıklamadan ve göstermeden yazılacak bir yazının anlaşılmayacağı veya yanlış anlaşılacağı sonucu ortaya çıktı. Böylece yazı başlangıçta hiç hesaplanmayan başka bir mecraya yöneldi.

Araştırma biraz daha derinleştirilince de, bu yüklenen yeni anlamlarıyla pozitivizm kavramının bu günkü politik ve ideolojik tartışmalarda, bir zamanların bayağı (vulgar) Marksistlerinde “temel neden ekonomiktir” önermesinin yerini aldığı ve her kapıyı açan bir anahtar işlevi gördüğü daha netleşti. Dünün “temel neden ekonomiktir” diyenleri şimdi “pozitivizm” kavramıyla aynı temel metodolojik hataları tekrarlıyorlardı.

Daha sonra, Dipnot dergisinin ilk iki sayısının ağırlıklı konuları olan Modernite ve Aydınlanma kavramlarına yüklenen yaygınlaşmış anlamlar üzerine de biraz derinlikli durunca, Modernite ve Aydınlanma kavramlarında da benzer bir durum olduğu ve bu kavramların da çoğu kez Pozitivizme yüklenen anlamlarla tanımlandığı, hatta çoğu kez birbirlerinin yerine bile kullanıldığı görüldü.

Öte yandan bugün Türkiye’deki (hatta Dünyadaki) tartışmalar ve mücadeleler içinde kavramın bu tür anlamlandırılma ve kullanılışlarının, sınıf mücadelesinde bir ideolojik mücadele aracı olduğu, örneğin bugünkü Türkiye’de Politik İslam ve Liberalizmin ideolojik ve politik egemenliğiyle yakın bağlantılı olduğu çok açıktı.

Buna bağlı olarak, devrimci demokrasinin ve sosyalizmin (özellikle de “Özgürlük Hareketi”nin) bu egemenliğe son verebilmek için pozitivizm kavramıyla bağlantılı bu karmaşa ve anlam kaymalarına karşı ciddi bir ideolojik mücadele yürütmesinin şart olduğu da ortadaydı.

Bu durumda, bu kavramların gerçek ve yaygın bu anlamları ve kullanımları yokmuş gibi, onları hiç hesaba katmadan yapılacak son derece spesifik Beşikçi’nin Pozitivizmle ilişkisini ele alacak bir çalışmanın, hem anlaşılmama, hem de suskunluğuyla bu oyuna alet olma tehlikesi bulunuyordu.

Bu durumda, bu kavramlara ilişkin, Eleştirel ve Devrimci Marksizm’in ya da diğer ifadeyle Diyalektik Sosyolojinin, bu gün bulunduğu noktadan, bir değerlendirme ve açıklamaya öncelik vermek gerektiği, ancak bundan sonra, Beşikçi’nin bu tablonun bütünü içindeki yerinin ne olduğundan söz edilebileceği görüldü.

Bu nedenle, yazın başlığı, içeriğiyle müsemma olarak “Modernite, Aydınlanma ve Pozitivizm”, “Beşikçi ve Pozitivizm” ise bunun içinde sadece küçük bir alt bölüm olarak yer alacak.

Aslında Beşikçi’nin Pozitivizmini, Pozitivist düşünceyle ilişkisini ve bunun sonuçlarını daha önce “Tersinden Kemalizm – İsmail Beşikçi’nin Eleştirisi – Alevilik, din, Ulus, bilim ve Politika Üzerine” adlı kitabımızda ele aldığımızdan, böyle yapmak bir eksikliğe de yol açmayacaktır.[2]

 

Kavramlar Karmaşası

Modernite, Aydınlanma ve Pozitivizm, bu üç kavram, son yıllarda, neredeyse bütün toplumsal bilim ve disiplinlerin en canlı, her zaman taze (“evergreen”) konu başlıklarını oluşturuyor.

Bu olgunun yeni bir örneğini veya önermenin yeni bir kanıtını bizzat Dipnot dergisinin ilk üç sayısının ağırlıklı konuları da sunuyor. Dipnot’un birinci sayısının konusu “Modernite” idi. İkincisi doğrudan “Aydınlanma” olmasa bile, en azından Türkiye’nin düşünce geleneği içinde Aydın ve Aydınlanma belli ölçüde birbirine bağlı olarak anlaşıldığından, Aydın biraz “Aydınlanmış” anlamına geldiğinden “Aydınlanma” ağırlıklı kabul edilebilir. “Pozitivizm” ise bizzat bu üçüncü sayının ağırlıklı konusudur.

Peki ama bu kavramlar bize neyi anlatıyor? Bu kavramların ve onlara yüklenen anlamların ardında ne gibi gizli varsayımlar bulunmaktadır? Ve nihayet bizzat bu kavramların böylesine çok kullanılması ve bu derginin ilk üç sayısının ağırlıklı konularını oluşturması hangi tarihsel ve toplumsal eğilimlerin ifadesidir; bizlere neyi ima eder? Onun kendisine yüklediği veya atfettiği anlam değil, ama bu olgunun nesnel sosyolojik anlamı nedir?

Bu sorular daha da uzatılabilir. Bu kısa yazıda, ilk elde bu sorulara bir cevap arayabilmek için bu kavramları ve kullanımlarını hatalarından olabildiğince arındırmak, tüvenanın içindeki cevheri “pisliklerden” olabildiğince temizlemek gerekiyor.

Birincisi bu kavramlar birbirinin içine aşırı geçmiş, sınırları kaybolmuş durumda.

Örneği yine bizzat Dipnot dergisinden verirsek, örneğin ilk sayının konusu Modernite olmakla birlikte, ilk yazının başlığı “Aydınlanma nedir?”dir. İkinci yazı, Jürgen Habermas’ın “Modernlik: Tamamlanmamış Bir Proje” başlığını taşımakla birlikte, birçok yerde Aydınlanma’nın “tamamlanmamış bir proje” olduğundan söz edildiği görülebilir. Yani Aydınlanma da Modernite de “tamamlanmamış bir proje” olarak özdeş bir içerikle tanımlanmaktadır[3].

Ama bu iç içe geçme ve birbiri yerine kullanılma, çok geniş bir alanda geçerlidir. Öyledir ki, Modernite’den söz edilirken birden Aydınlanma’ya; Aydınlanma’dan söz edilirken birden Pozitivizm’e[4]; Pozitivizm’den söz edilirken birden Modernite’ye ve diğer kombinasyonlara[5] kolaylıkla geçişler yapıldığı, ya da bunların bir arada kullanıldığı[6] görülmektedir.

Son yıllarda, kökleri Türkiye’nin entelektüel ve kavramsal dünyasında gizli bir egemenlik kurmuş Birikim dergisinden Mahçupyan gibi liberallere ve “İslamcı Aydınlar”a  kadar çok geniş bir çevrede; sık sık özellikle Aydınlanmanın Pozitivizm adı altında eleştirildiği; Pozitivizmin özelliklerinin Aydınlanmanın ve/veya Modernitenin özellikleri gibi tanımlandığı görülmektedir.

Hatta sadece burada kalınmayıp, Aydınlanma’nın gerçek mirasçısı ve eleştirmeni olarak kabul edilebilecek ve bizzat kendisine karşı ortaya çıkmış pozitivizmle hiç bir ortak noktası olmayan Marksizm bile Pozitivizm ile tanımlanıp eleştirilmektedir[7].

 

“Pozitivizm” Kavramının Özel Konumu ve İşlevi

Ne var ki, bu anlam kaymaları yakından incelendiğinde, pozitivizm kavramının bu anlam kaymalarında bir yapışkan işlevi gördüğü ve başka anlamların da Modernite ve Aydınlanmaya yüklenmesinin aracı olduğu görülmektedir.

Yani Pozitivizm ile Modernizm ve Aydınlanma arasında bir özdeşlik kurularak, Pozitivizm kavramı aracılığıyla pozitivizme yüklenen başka ve genellikle tümüyle olumsuz anlamları Aydınlanma ve Moderniteye yüklenmektedir[8].

Böylece Pozitivizme yüklenen bütün anlamlar, Modernite ve Aydınlanmaya yüklenebilir hale gelmektedir. Pozitivizm örneğin Ötekileştirmeyle[9], Oryantalizmle[10], Tekçilikle[11] (Monizm), Jakobenizmle[12], Totaliterlik veya Otoriterlikle[13], İlerlemecilikle, “Toplum mühendisliği” ile, Mutlak doğrular[14] ile, Doğaya egemen olmak ile, Akıl ile, (ki bunlar daha da uzatılabilir) bir zorunlu bağlılık, hatta anlamdaşlılık içine koyulmakta, ama daha önce de Aydınlanma ve Modernite ile de Pozitivizm arasında anlam kaymaları ve anlam özdeşliği imaları yapıldığından, kolaylıkla, “iki şey bir şeye eşitse o iki şey de birbirine eşittir” aksiyomuna uygun olarak, bütün bu nitelikler Aydınlanma ve Moderniteye mal edilmekte ve onların tanımlanmasında kullanılmaktadır.

Bugün artık, kanıtlanmasına gerek bile olmayan bir aksiyom durumuna gelmiş bu eşitlik ve çıkarsamalar üniversitelerin akademik yayınlarından, çoğu aynı zamanda akademisyen de olan entelektüellerin ve teorisyenlerin akademik dünya dışı yazılarına oradan da günlük gazetelere ve ortalama yurttaşın toplumu kavrayışına kadar gizli bir egemenlik ve ön yargılar imparatorluğu kurmaktadır. Ve bunları parçalamak, Einstein’ın da dediği gibi, “Atomu parçalamaktan daha zordur”.

Bu günkü Politik İslam ve Liberalizmin politik egemenliği ve gücünün esas kaynağı, bu kavramlar aracılığıyla kurduğu ideolojik egemenliktir.

Devrimci Demokrasi ve Özgürlük Hareketi gerçekten bir alternatif olarak ortaya çıkmak istiyorsa, bu anlamlardan ve kullanımlardan bağımsızlaşmak, bu kavramların egemenliğine karşı bir savaş açmak zorundadır.

Ama maalesef, durum tam tersinedir, en tutarlı bilinen demokratlar bile bu kavramlar ve anlamlarla düşünmekte, bunların ötesine gidememektedir.

 

Kategorileri Karıştırmak

Bütün bu kurulmuş kavramsal özdeşliklerin bir tek ortak özelliği bulunmaktadır: kategorileri karıştırmak ve öze değil görünümlere göre değerlendirmek!

Kategorileri karıştırma, bizzat daha Aydınlanma, Modernite ve Pozitivizm özdeşliklerinde görülebilir.

Modernite bir tarihsel ve sosyolojik dönemdir, tarihsel/toplumsal sürecin belli bir uğrağıdır. Aydınlanma bu tarihsel dönemle büyük ölçüde çakışan bir “paradigma değişimidir” diyelim şimdilik[15]. Pozitivizm ise, modernite dönemi içinde, Aydınlanma’nın demokratik ve devrimci özüne karşı geliştirilmiş, metod (ki bu onun kendi iddiasıdır) daha doğrusu bir ideolojidir.

Bu farklı kategorilerden olguları özdeşleştirmek ve anlam kaymaları yapmak, bilgi sürecinde bir geriye gidişten, gerçeği tahriften ve dolayısıyla belli çıkarları korumaktan başka bir anlama gelmez.

 

Zıtları Özdeş Göstermek

Kaldı ki, yapılan sadece farklı kategorilerin karıştırılması da değildir; birbirine zıt olanların özdeş gibi ele alınması; özlerinin yok edilmesidir. Aydınlanma ve Pozitivizm aslında birbirine zıttır. Ama yaygın kullanımda aynı olgunun iki farklı görünümü gibi ele alınmaktadır. Yapılan tahrifatı görmek ve anlamını kavramak için, Ekonomi Politiğin evrimi iyi bir örnek sunar.

İlk ekonomi politikçiler, Adam Smith, Fizyokratlar, Ricardo’lar vs., henüz tam gelişmiş olmasa da, bir emek-değer teorisine dayanırlar. Marks, bu teoriyi almış, eleştirerek geliştirmiştir. Ama Marks’tan sonra, burjuvazinin gericiliği, ekonomi teorilerine de yansımış ve emek değer teorisini reddeden vulgar, marjinalist ekonomi teorileri ortalığı kaplamıştır. Bunlar emek değer teorisinin tam zıddıdır ve zaten onunla savaşmak için ortaya atılmışlardır.

Bu gerici ve vulgar ekonomi teorilerine bakarak klasik ekonomi politiği ve Marksist ekonomi politiği onlarla aynı kefeye koymak ne ise, pozitivizm ile Aydınlanma’yı ve hatta Marksizm’i aynı kaba koymak özdeştir. Bu papalığın ya da kilisenin ya da Muaviye’nin cinayetlerinden dolayı İsa’yı veya ilk eşitlikçi ve devrimci Hıristiyanlığı; Muhammet’i veya Mekke’nin pleplerine dayanan eşitlikçi, demokratik ve devrimci Müslümanlığı mahkûm etmeye benzer.

Kategorileri karıştırarak ve zıtları aynı olgunun farklı yönleriymiş gibi ele alarak kurulan özdeşlikler aracılığıyla yapılan da tamı tamına budur aslında.

 

Kavramların Çarpıtılıp İçinin Boşaltılması

Ama yapılan sadece bunlar da değildir. Pozitivizm aracılığıyla Aydınlanma’ya yüklenen olumsuz özelliklerin hepsi de kavramların çarpıtılmasına dayanmaktadır.

Türkiye’nin politik ve entelektüel hayatına egemen, gücü yaygınlığından gelen, yerleşmiş ve adeta aksiyomatik bir doğru gibi görülen çarpıtmalarla ilgili bir iki örnek, yapılanın çapı ve korkunçluğu hakkında bir fikir verebilir.

Örneğin, Jakobenizm, pozitivizmle dolayısıyla Aydınlanma ile ilişkilendirilmekte; bunun yanı sıra Jakobenizme “Yukarıdancılık”, “Toplum mühendisliği”, “Tekçilik” gibi özel ve olumsuz anlamlar da verilmektedir.

Birincisi, Jakobenizm, “Yukarıdancı” değil, aşağıdan gelen, yoksullara dayanan onların radikalizminin ifadesi olan harekettir. Marks’ın ifadesiyle, burjuva tarihsel görevlerin avam yollarıyla gerçekleştirilmesidir.

İkincisi, Jakobenizm ile Pozitivizm arasında hiç bir ilişki yoktur. Jakobenizm iktidardayken, yani birinci Paris Komününde, 1790’larınbaşında, henüz Pozitivizm diye bir şey yoktu, hatta onun kurucusu Auguste Comte bile doğmamıştı. Comte, 1798’de doğar, yani Jakobenizmi tasfiye eden karşı devrimin çocuğudur.

Üçüncüsü, pozitivizm, bir bakıma Jakobenizmin mirasına ve bu mirası sahiplenip geliştirenlere karşı mücadele etmek için ortaya çıkmıştır.

Eğer pozitivizm ile ilişkilendirilebilecek bir kavram aranırsa bu Jakobenizm değil, Bonapartizm’dir. Zaten ikisi de burjuvazideki aynı gerici eğilimin, biri siyasi bir rejim olarak diğeri bir yöntem ve ideoloji olarak görünümleridir son duruşmada.

Yani bu anlamlardaki kaymalar ve yeni anlamlandırmalar, bırakalım derin analizleri bir yana, olgusal düzeyde bile gerçekle uyuşmamaktadır. Bu kaymaların bir tek işlevi vardır aslında, Aydınlanma ve Jakobenizmin devrimci ve demokratik mirasıyla her türlü ilişkiyi koparmak ve ezilenlere bu ilişkiyi ve geleneği unutturup onları kafadan gayrı müsellah etmek.

Burjuvazinin, bu İslamcı veya Liberal olmuş fark etmez, demokratik olmayan, her zaman en korkunç gericilikle uzlaşmaya hazır, ezilenlerin eyleminden ve örgütlenmesinden şeytan görmüşçesine korkan eğilimlerinin bir yansımasıdır.

*

Bir başka örneği alalım. Ulusçuluk ile Aydınlanma arasında kurulan ilişkiyi.

Ulusçuluk, “politik birim ile ulusal birimin çakışmasını ön gören” ilkedir.

Ama bu ilkenin ortaya çıkabilmesi için, önce politik olan ve olmayan diye bir ayrım yapılması gerekiyordu. Aydınlanmadan önce böyle bir ayrım yoktu[16]. Bu politik ve özel ayrımı ise, Aydınlanmanın tam da özüdür. Aydınlanma daha sonra gerçek tarihsel anlamını ele alacağımız üzere bu ayrımı yapmak zorundaydı, o zaman kadar tüm toplumsal düzeni belirleyen diğer dinlere karşı.

Ama aydınlanma bunu yaparken, kozmopolitti ve henüz ulusçu değildi. Tüm insanlığı kapsamak için bunu yapıyordu.

Aydınlanma Milliyetçi değildir; onun sorunu politik olanın nasıl tanımlanacağında değil, politiğin özel ile ayrılmasındadır. Politik olanın ulusal olanla çakışması gibi bir anlayış yoktur, politik olan bütün insanları kapsamaktadır. İnsan hakları ve yurttaş hakları aynı anlama geliyordu, bu günkü gibi bir ulustan olan, bir ulusun yurdunda yaşayanlar anlamına değil. Bu nedenle Paris’te İngiliz ve Amerikalı devrimciler, o geleneği sürdüren İşçi hareketinde, Paris komününde Polonyalı devrimciler veya Rus devriminde Alman ve Polonyalı devrimciler son derece olağan olarak yer alıyorlardı.

Ulusçuluk ise, tıpkı, Pozitivizm ve Bonapartizm gibi, Aydınlanmanın devrimciliğine, eşitlikçiliğine ve kozmopolitizmine karşı bir karşı devrimci kabarışın sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Fransız bayrağının üç rengi, başlangıçta Fransız ulusunu değil, eşitlik, adalet ve özgürlüğü ifade ederken, daha sonra Napolyon’un İmparatorluk kuşağı ve Fransız ulusunun bayrağı haline gelmiştir.

Bu gelenek bu gün unutulmuş olabilir ama daha henüz Enternasyonal marşının yazılmadığı zamanlarda, bütün dünyanın devrimcileri, bu gün Fransız milli marşı olarak bilinen Marseyyez’i eşitlik ve özgürlük ideallerinin ifadesi olarak söylüyorlar ve Engels, “bütün zamanların gelmiş geçmiş en devrimci marşı” diye onu kutsayan yazılar yazıyordu.

*

Ya da şu “tekçiliği” alalım ele. Tek bir doğru olduğuna inanç hiç de bir tekçi ve baskıcı, demokratik olmayan bir yönetimi gerektirmez. Aslında tek parti egemenliğiyle mücadele için tekçiliğin terk edilmesini istemek bir tek partinin veya kişinin egemenliğini gizli olarak meşru gören bir anlayıştır. Bu, bir partinin tek bir doğru olduğuna inanmamasının, bir diktatörlüğü engelleyebileceği gibi bir çocukça fikre dayanır.

Tek bir doğru olduğuna inanmak veya bunu kabul etmek başkadır, bu tek veya çok doğrulardan birini idari tedbirlerle zorla dayatmak başkadır. Aslında tek bir doğru fikrinin reddini istemenin kendisi başka bir fikri dayatmaktan başka bir anlama gelmez. Eğer birden çok doğru varsa bu çoklardan biri de tek bir doğru olduğu fikri de olabilir.

Demokrasi her biri kendisinin en doğru olduğuna inanan görüşlerin nüfusun çoğunluğunu kazanabilmek için mücadeleleridir özünde. Demokrasi için tek doğru fikrinin terk edilmesini istemenin kendisi anti demokratiktir.

Öte yandan, birisi, bilgi teorisine ilişkin epistemolojik bir sorundur; diğeri bir toplumun nasıl yöneteceğine, devletin ve iktidarın nasıl örgütleneceğine ilişkin siyasi bir sorundur. Siyasi problemler epistemolojik cevaplarla çözülemez.

*

Ya da şu pozitivizme ve oradan da Aydınlanmaya yüklenen “ötekileştirmek” kavramını ele alalım.

Ötekileştirmemek mümkün müdür? Hayır. Kanarya sevenler derneği kursanız bile kanarya sevmeyenleri ötekileştirmiş olursunuz. Çünkü her bölünme bir birlik, her birlik aynı zamanda bir bölünmedir. Diyalektik bir düşünceyi terk etmek, birlik ve bölünmeyi böylesine anlaşılmaz kılar.

Sorun mümkün olmayan ötekileştirmemek değildir, kimin ve neyin ötekileştirileceğidir. Farklı bir dilden, dinden olanları “ ötekileştirmek” yani ulusun tanımının dışına atmak mı, yoksa faklı dinden, dilden olanları ulusun dışına atanları dışına atmak mı, yani “ötekileştirmek”  gerektiğidir. Ötekileştirmeyi, bir dil, din, soy, etni üzerinden yapanları ötekileştirmeden dil, soy, dinin ötekileştirilmesini ortadan kaldıramazsınız.

Bu üç örnek bile, pozitivizme dolayısıyla Aydınlanma’ya da yüklenen anlamların en küçük bir eleştiriye dayanma gücü olmadığını gösterir.

 

Toplumsal Güçler ve İlişkilerin Analizi Yerine Fikirler

Bütün bunlar aslında gerici ulusçuluğun ya da burjuvazinin, kendini dünya ticaretinin bu günkü düzeyine uydurmak için ulusçuluğun en gerici biçimini koruyarak reforme etme çabalarından başka bir şeye hizmet etmezler.

Ama bütün bu tahrifatların ardında, çok daha yanlış bir varsayım da savunulmaktadır. Fikirler öyle olduğu için, toplumsal ilişkilerin öyle olduğu sanılmaktadır ya da bu yönde bir fikir sürekli olarak yayılmaktadır.

Fikirlerin gerçek maddi ekonomi temeli, sınıflar ve sınıf çıkarları ile ilişkisi ortadan kaldırılmaktadır. Bütün tarih, en devrimci fikirlerin bile ağızdan çıktığı andan itibaren mücadele eden sınıfların çıkarlarını korumak için birden bire içerik ve anlam değiştirmelerinin örnekleriyle dolu değilmiş gibi yaklaşılmaktadır topluma. Fikirler öyle olduğu için ilişkilerin öyle olduğu yargısı yayılmaktadır.

Kemalist diktatörlüklerin veya geri kalmışlıkların veya o başka durumların nedeni fikirler değildir, o fikirleri yaratan, değiştiren, yayan toplumsal koşullardır. Oryantalizm olduğu için sömürgecilik yoktur sömürgecilik olduğu için oryantalizm vardır. Tekçilik olduğu için tek parti diktatörlüğü yoktur, Tek parti diktatörlüğü somut sınıfların ve çıkarların sonucu olarak vardır.

Böylece gerçek toplumsal güçlerin ve ilişkilerin, sınıfsal mücadelelerin analizinin yerini fikirlerin mücadelesi ve fikirlerin belirlediği bir tarih anlayışı almaktadır. Bir zamanlar Marksizm’in kapıdan koyduğu ve ayakları üzerine oturttuğu kafa üstü Hegelyanizm, Pozitivizm veya Aydınlanma eleştirisi adı altında bacadan girmektedir.

 

Sosyolojik Kavramların Yerine Felsefi Kavramlar

Ve böylece aslında sosyolojik bir tartışmanın konusu olması gereken ve sosyolojik kavramsal araçlarla ele alınabilecek toplumsal süreçler, felsefi bir tartışmanın konusu haline gelmektedir.

Ama bu felsefi kavramlar bir zamanlar, Eski Yunan ve Aydınlanma öncesinde olduğu gibi,  felsefenin, Orta Doğu ve Akdeniz’in tek tanrılı dinlerinin veya Aydınlanmanın kavramsal temelini oluşturduğu dönemin felsefesinin derinliğinden, kavramsal dakikliğinden ve düşüncedeki devrimciliğinden yoksun; burjuvazinin bütün bütüne gericileştiği bir çağın, piyasaya sürdüğü bayağılaştırılmış, gazete köşelerindeki kahvehane sohbetlerinin felsefesidir.

O halde, bu felsefi kavramlarla yürütülen Modernite, Aydınlanma ve Pozitivizm’in ne olup ne olmadığını, sosyolojik kavramsal araçlarla ele alalım.

 

Modernite

Modernite demek, Kapitalizm demektir. Moderniteyi bütün diğer dönemlerden ayıran özelliklerin tamamı ancak Kapitalizm ile açıklanabilir. Kimileri Kapitalizmi beş bin yıl geriye Sümerlere kadar götürüyorlar, ama bunların Modern ve Antik sermaye arasındaki temel farkı görmedikleri ve analiz edemedikleri görülmektedir.

Elbette Sermaye beş bin yıldır vardır. Ancak Kapitalizm öncesi sermayenin varlığı, bir kapalı ekonomiler denizini var sayar. Karın kaynağı değer transferidir. Kar edildiğinde toplum bir bütün olarak zenginleşmez. Hatta sermaye ne kadar gelişirse, toplum o kadar fakirleşme, üretim gerileme eğilimine girer. Artı ürüne esas el koymanın yolu temel olarak ekonomi dışı cebirdir. Bu temel özellikler belirler modern öncesi uygarlıkları.

Modern sermaye ise, sömürüyü bizzat üretim sürecinde, ekonomi dışı cebire bir gerek duymadan gerçekleştirir. Artı değerin elde edilebilmesi için üretim yapılması olmazsa olmaz koşuldur. Modern sermaye ne kadar gelişirse, üretim o kadar gelişmiş olur. Antik sermayenin aksine, sermaye kar ettiğinde, toplum bir bütün olarak zenginleşmiş olur.

Moderniteye atfedilen veya onda görülen bütün özellikler antik ve modern sermaye arasındaki bu çok temel farklardan doğar.

Modernite teriminin kullanılabildiği her yerde rahatlıkla Modern Sermaye Düzeni veya Kapitalizm de kullanılabilir. Bu hiçbir anlam kaymasına veya içerik değişimine tekabül etmez.

Ama Kapitalizm değil de Modernite teriminin kullanılması bile, sosyolojik bir sorunu veya sosyolojinin kavramlarıyla ele almaktansa, felsefenin kavramlarıyla, onun özünü gizleyen kavramlarla ele almanın, dolayısıyla ideolojik mücadelenin bir aracıdır.

 

Aydınlanma

Hiç bir çağ ve kişi gibi hiç bir görüş de kendinin kendini tanımlamasıyla tanımlanamaz.

Nasıl Allaha inananların Allah hakkındaki tanımlarından ve anlayışlarından hareketle Allah’ın sosyolojik olarak ne olduğu anlaşılamazsa; nasıl ulusçuların uluslar hakkındaki tanımlarından hareketle ulusun ne olduğu anlaşılamazsa; Aydınlanmanın kendisi hakkındaki tanımlarından da Aydınlanmanın ne olduğu anlaşılamaz.

Aydınlanma kendisini akılla, dinle ve inançla zıtlık içinde tanımlamaktadır.

Ama bu bizzat Aydınlanma’nın Aydınlanma tanımından başka nedir ki?

Aydınlanmanın kendisini zıtlık içinde tanımladığı Din ve inanç nedir?

İnanç diye bir sosyolojik kategori olmayacağına, İnancın epistemolojik veya hukuki bir kategori olabileceğine daha önce değinmiştik. O halde, Aydınlanmanın kendi hakkındaki tanımlarının hiçbir sosyolojik değeri bulunmamaktadır. Onlar Aydınlanmanın ne olduğunu açıklamazlar, ama aydınlanmanın kendisini niye böyle tanımlayıp açıkladığını, bunun sosyolojik anlamını açıklama gereğini ortaya çıkarırlar.

Aydınlanmanın kendisine zıtlık içinde tanımladığı “Din nedir?” dendiğinde, aydınlanmanın buna cevabı “İnanç” olduğundan, Dinin ne olduğu hala sosyolojik olarak tanımlanmış değildir.

Dinin ne olduğunu anlamak için de Aydınlanmanın din tanımına değil, tarih ve toplumda din denen olguya bakmak gerekmektedir. Yani Din, felsefi, epistemolojik veya hukuki bir kategori olarak değil, sosyolojik bir gerçeklik olarak ele alınmalıdır.

Tarihte ve dünyanın hiç bir yerinde, hiç bir zaman dinsiz bir toplum olmamıştır. Öte yandan din, sanılanın aksine topluluğu tanımlar ve topluluğun tüm toplumsal hayatını düzenler ve düzenlemiştir.

Toplum soyutlamadır. Toplum somut topluluklar olarak var olur. Tıpkı hayatın somut canlılar, fizik alemin somut parçacıklar olarak var olması gibi. Bu somut biçimlerin dönüşümü biçiminde gerçekleşir evrim.

Nasıl demir maddesi, At canlısı gibi kavramlar saçma ise, Türk veya Osmanlı veya Kürt veya Amerikan toplumu gibi ifadeler de yanlıştır ve anlamsızdır. Eğer o Türk veya Osmanlı ise, zaten toplumsal bir var oluştur ama toplum değil onun somut biçimi bir topluluktur.

 

Din

İşte din denen şey aslında bu somut topluluğu tanımlar. Yani bir bakıma üretim ve ekonomi ilişkileri üzerinde yükselen toplumun somut biçimini ve tüm ilişkilerini yani Marksistlerin Üstyapı diye analitik bir kavramla karşıladıklarının somut biçiminden başka bir şey değildir.

Nasıl üstyapısız bir toplum olamazsa, dinsiz bir toplum da olamaz. Gerçekten de dinsiz bir toplum yoktur ve böyle bir şey mümkün değildir.

Peki o zaman dinsiz toplum olması mümkün değilse, dinin de “inanç” denen kategori olarak, yani ne epistemolojik bir kategori olarak ne de hukuki bir kategori olarak, sosyolojik bir kavram olmakla hiç bir ilgisi yoksa, modern toplumun dini nedir?

Bu sorunun cevabı bizzat Aydınlanmanın din tanımında gizlidir. Aydınlanma dini inanç olarak tanımlarken, daha önce hiç var olmayan bir ayrım yapar: Özel ve politik ayrımı. Ve özel ve politik ayrımı yaparken aslında yeni bir dini, yani bir topluluğu ve bu topluluğun ilişkilerini, yani üst yapısını tanımlamış olmaktadır. Yani Aydınlanma yeni bir dindir, ama kendine din demeyen ve dinin zıttı olduğunu öne süren bir din.

Aydınlanma dine inanç diyerek, klasik uygarlıkların ve kabilelerin dinlerini ortadan kaldırmakta, bütün bunları eşitleyen bir dünya toplumunun tanımlamasını yapmaktadır. İnsanları eşit yapmak için, dinleri inanç olarak tanımlayıp özel diyerek toplumun politik hayatının dışına atamak ve onları basit bir eklentiye dönüştürmek gerekmiştir.

Böyle bir özel politik ayrımı yapılmasaydı ve din inanç, yani özele ilişkin olarak tanımlanmasaydı, inancı ve soyu ne olursa olsun bütün insanlar eşittir ilkesi formüle edilemezdi.

Aydınlanma bu ilkeyle bütün bir biyolojik tür olarak insanların eşitliğini söylemiş olmaz, İnsanların soyları veya inançlarının onlar için bir fark yaratmadığını kabul edenlerin İnsan olduğunu söylemiş olur.

Yani Aydınlanma’nın yaptığı tıpkı örneğin İslam’ın Müslim’i, Allah’ın varlığını, birliğini kabul edenle tanımlaması gibidir. Aydınlanmanın İnsan’ı sosyolojik olarak İslam’ın Müslim’inden; İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi de Kelime-i Şahadetten farklı değildir. İkisi de aynı soruna farklı çağlarda farklı çözümlerdir. İkisi de bir dini tanımlarlar.

O halde, kendi iddiasının aksine, Aydınlanma bir Dindir. Ama kendisinin dine verdiği anlamda ve bizlerin de artık tartışmasızca kabul ettiğimiz anlamda değil;  sosyolojik anlamda. Bu gün kendini inanç olarak tanımlayan dinler ise, yani Aydınlanmanın veya modern toplumun dininin din olarak kabul ettikleri ise din değil, modern toplumun dininin basit bileşenleridirler. Onlar tıpkı insanın bağırsaklarındaki bakteriler gibidirler

Bu, dinsizliğin de mümkün olmadığını gösterir. Dinsiz olduğunu söyleyenler, dini inanç olarak tanımlayan, modern toplumun dininden olduklarına dair bir “kelimei şahadet” getirmiş olurlar.

Böylece Dinin sosyolojik bir tanımı oradan da Aydınlanmanın sosyolojik bir tanımına ulaşılmış oldu.

Zaten Dinin sosyolojik bir tanımı yapılmadan, Aydınlanmanın ne olduğu, yani bir din olduğu anlaşılamazdı.

 

Aydınlanma ve İslam

Sanılanın aksine Aydınlanma ve İslam birbirinin zıttı değil, aynı tarihsel soruna, bir dünya pazarının ihtiyacı olan bir dünya çapında düzen ve topluluk ihtiyacına farklı koşullarda ama aynı özde verilmiş iki cevabı temsil ederler. Evrenselliklerini tanımladığı dünyaların farkı, onların bu evrenselliği tanımlamak için farklı araçlar kullanmalarını gerektirmiştir.

İslam Putların egemen olduğu bir dünyada bu birliği bir tek Allah ile sağlayabilirken, Aydınlanma, Hıristiyanlığın ve diğer dinlerin egemen olduğu bir dünyada bunu, dinleri özel ya da inanç diyerek topluluğun tanımlamasından dışlayarak yapıyordu.

Aydınlanma, İslam gibi bir tek dünya topluluğu kurmaya yönelik, bu çelişkiyi çözmeye yönelik bir din olduğu için, ulusçu değil hümanist veya kozmopolittir. “Vatanım Yeryüzü Milletin İnsanlık” daha sonra ortaya çıkmış milliyetçiliğe göre Aydınlanmanın hedefini tanımlar.

 

Ulusçuluk

Ulusçuluk ise, aydınlanmanın inkarı, Aydınlanma içinde bir gericilik ve karşı devrim olarak ortaya çıkar. Ama ulusçuluğun ortaya çıkabilmesi için, Aydınlanma’nın bütün insanları eşitlemenin aracı olan özel ve politik ayrımının var olması gerekmiştir. Bir bakıma Aydınlanmanın eşitleyici bayrağı, yani Politik ve Özel ayrımı, politik olanın ulusal olanla tanımlanmasıyla eşitliğin ve bir yeryüzü topluluğunun inkarının aracı olmuştur. Yapılan, tıpkı Muaviye’nin Kuran yapraklarını askerlerinin mızraklarına takması gibidir.

Aydınlanma politik olanı bütün insanlıkla, insanların eşitliğini kabulle sınırlıyordu. Ulusçuluk ise, bu eşitliğin inkarıdır. Artık insanlar bir ulus, yani politik birim aracılığıyla ve ulusdaşlarıyla eşit olabilirler. Tüm insanların eşitliği unutulmuş olanaksız bir ütopyaya dönmüştür.

 

Ulusçuluk Gericiliğinin Özelliği

Ulusçuluk tıpkı kilisenin Hıristiyanlıkta veya Muaviye’nin İslam’daki gericiliği gibi bir gericiliği temsil eder Aydınlanma veya Modern Toplumun dini içinde.

Bir dindeki iki türlü gericileşmeyi birbirinden ayırmak gerekir.

Birisi, üretici güçler ve ekonomi ilişkilerindeki değişmelerin, eski din, yani topluluk tanımları ve ilişkilerine sığmaması biçiminde olur. Yani din kendi içinde gericileşmez, koşullar değiştiği için gerici bir duruma düşer. Muhtemelen sınıfsız toplumlardaki din değişmeleri bu biçimde gerçekleşiyordu. Muhtemelen mitoloji kahramanları, bu tür yeni din kurucularıdır.

Ama bir din, egemen sınıfın bu dini ele geçirmesiyle de, bir egemen sınıfın çıkarlarını koruduğu için gericileşebilir. Ama buna rağmen, o egemen sınıf aracılığıyla bile, eski ilişkilerden daha uygun koşullar sağlamaya devam edebilir. İslam dininin veya Kilisenin gericiliği böyleydi. Evet, egemen sınıflar İslam’ın başına geçip içini boşaltmışlardı ama aynı zamanda dünya ticaretinin o gününe uygun bir topluluk tanımlamasını sürdürüyorlardı.

Buna karşılık ulusçuluğun gericiliği sadece böyle bir gericilik değildir. Eğer bir tek Dünya devleti olsa ama bu tek dünya devletini bir egemen sınıf zorla elinde tutsaydı bu İslam’daki gericilik gibi bir durum olabilirdi.

Ama bir dünya ticareti ve pazarının böylesine yaygınlaştığı bir çağda, klasik uygarlıkların imparatorluklarından bile daha küçük birimlere insanlığı bölen ulusçuluk, çifte bir gericiliği temsil eder ve ortaya çıktığı günden beri milyonlarca insanın ölümüne, tüm felaketlere sebep olması tam da bu nedenledir.

 

İki Ulusçuluk

İki ulusçuluk birbirinden ayrılabilir ve ayrılmalıdır. Henüz aydınlanmanın devrimci gelenekleriyle bağını tamamen koparmamış; ulusu bir toprak parçasında yaşayanlarla tanımlayan; ulusu tanımlarken hiçbir dile, dine gönderme yapmayan; ulusu dinle, dille tanımlamaya karşı tanımlayan bir ulusçuluk.

Bu daha demokratik ulusçuluk bile Aydınlanma içinde bir gericiliktir ama ulusu bir dille, dinle, ırkla, soyla tanımlayan gericinin gericisi ulusçuluk karşısında bu ulusçuluk çok demokratik kalmaktadır.

 

Modernite ve Gerici Ulusçuluk

İşte Aydınlanma’nın kozmopolitizminin yerini ulusçuluk ve ulusçuluğun da giderek gerici (kana, dile, dine dayanan daha gerici biçimleri) aldıkça, Modern toplumun dini, Aydınlanmanın inkarı ve gerici biçimi olan ulusçuluk şeklinde yayılmaya devam eder kapitalist ilişkilerin de karşı konulamaz yayılışıyla birlikte.

Böylece kapitalizme veya modern ilişkilere veya modern toplumun dinine geçişler onun en gerici biçimi içinde gerçekleşir. Bu henüz totemlere tapan kabilelerin, ilk devrimci Hıristiyanlığın veya Müslümanlığın değil onların gerici biçimleri içinde uygarlaşmalarına ve uygarlık dinine geçişlerine benzetilebilir.

Böylece uluslaşma ortada hiçbir zorunlu bir ilişki bulunmamasına, hatta uluslaşma moderniteyle yani kapitalist geniş yeniden üretim ile çelişkili olmasına rağmen moderniteye geçişlerin temel ve zorunlu biçimi uluslaşma gibi görünür.

Bütün bu yukarıda örneklenen pozitivizmin anlam kaymaları, o anlamların Aydınlanmaya yüklenmeleri, post modernizm teorileri, çoğulculuk efsaneleri, tekçilik lanetlemeleri gibi günümüz dünyasının ve Türkiye’sinin ideolojik iklimini belirleyen bütün özellikler, aslında bu ulus gericiliğine dayanan sistemin özüne dokunmadan, ulusal devletleri esnetme girişimlerini ifade ederler.

Yani bir yandan burjuvazinin gericiliğinin ihtiyaçlarına cevap verirken diğer yandan da dünya ticaretinin, globalleşme denen sürecin ihtiyaçlarına nispeten daha uygun bir biçim kazandırma çabasından başka bir anlama gelmezler.

Bu nedenle demokratik değildirler, demokratik bir ulusçuluğu savunmaktan ziyade gerici bir ulusçuluğu savunmaya yöneliktirler. Bu nedenle, Plebiyen ve Jakoben, böyle olduğu için de demokratik bir ulusçuluğun arayışı içinde olan Özgürlük Hareketi bunlar için tecrit edilecek bir düşmandır. Onlar demokratik bir karakteri olmayan en gerici ulusçuluğu koruyarak ilk krizde kırılacak ve ulusları birbirine düşürecek olan ulusçulukta müttefik ararlar. Bütün o anlam kaymaları vs. hepsi bunun aracıdırlar.

 

Beşikçi ve Gerici Ulusçuluk

İşte bu çerçevede Beşikçi’nin ne dediği ve yeri anlaşılabilir.

Beşikçi, bu en gerici, ulusu bir dille, tarihle, soyla tanımlayan ulusçuluk formunun metodolojisi olan pozitivizmle şekillenmiştir. Ve kendisi de özünde ulusları bir dille, soyla. tarihle tanımlayan gerici ulusçuluğun bir savunucusudur.

Elbette Beşikçi’nin egemen ve inkarcı Türk ulusuna karşı Kürtleri savunurken, nesnel anlamı itibariyle ilerici bir işlev gördüğü söylenebilir ama bu onun düşünsel olarak, nesnel anlamda ilerici olduğu anlamına gelmez.

Elbet kendisi öznel niyetleriyle demokrasiden ve eşitlikten yana olabilir ama savundukları ile bu öznel niyetleri arasında bir çelişki bulunmaktadır.

Kürtlerin modern kapitalizme girişi; diğer bir deyişle Kürt modernleşmesi, bir bakıma Kürt komününün uygarlığa geçişidir. Ama bu uygarlık artık kapitalist, gerici ulusal devletlerle bölünmüş dünyada; bir uygarlık krizinin bütün çözümsüz sorunlarıyla ortaya çıktığı çağda bir geçiştir.

Dolayısıyla bu geçiş, bu sorunlar ve özel ideolojik iklimden etkilenecektir. Bu nedenle, Kürt özgürlük hareketinin Jakoben ve pleplere dayanan kanadı, Orta doğu’nun peygamberlere dayanan geleneğinin katalizatörlüğü ile de, artık bu dile, soya dayanan ulusçuluğu ve ulusal devletleri sorgulamaktadır.

Ama bunu işçi hareketin yok olduğu, kavramsal araçların yukarıda ele alınan gerici burjuvazinin kavramsal araçlarından ibaret olduğu bir dönemde, çok sınırlı ve yetersiz güçler ve araçlarla yapmaya çalışmaktadır. Eğer radikal bir demokrasiyi ve en azından demokratik bir ulusçuluğu savunan, teorik olarak canlı bir işçi hareketi veya sosyalist hareket olsa, bu hareketin desteği ve ona sunacağı araçlarla bu hareket arayışını çok hızlı bir biçimde çok daha ileri noktalara götürebilirdi. Ne var ki, bu siyasi ve teorik destekler ve yol göstericiliklerden yoksun olan Özgürlük Hareketi arayışını el yordamıyla sürdürmektedir.

Beşikçi ise, Kürt hareketinin Kürt hareketi olmaktan çıkarak bir demokratik harekete dönüşme arayışlarını, ulusları tarih ve dille var olabilen şeyler olarak gördüğünden, Kürtlüğün ve Kürt ulusalcılığının inkarı, mücadelenin teslim olması olarak görmekte ve ona karşı tavın almaktadır. Gerici bir ulusçuluğu savunan Barzani ve Talabani ve diğer akımlar Beşikçi’ye daha yakındırlar. Politik İslam ve Liberaller de Özgürlük Hareketi Karşısında bu gerici ulusçulukla ittifaktan yanadırlar.

 

Pozitivizm, Gerici Ulusçuluk ve Liberalizm

Böylece birbirine zıt gibi görünen Beşikçi’nin temsil ettiği pozitivizm ile her türlü melaneti pozitivizm kavramı aracılığıyla Aydınlanmaya da yükleyen, pozitivizmden daha az yüzeysel olmayan günümüzün liberalizmi ve politik İslam’ı fiilen bir ittifaka girmektedirler.

Böylece bu bayağı Pozitivizm eleştirileri ile Pozitivim arasındaki derin metodolojik ortaklık, kendisini politik bir ilişkide ortaya çıkarmaktadır.

Bunun en son örneği, bizzat Anayasa Referandumu sırasında görüldü.

Liberaller Beşikçi’de birden bire hiç de ummadıkları bir müttefikle karşılaştılar.

 

19 Eylül 2010 Pazar

Demir Küçükaydın

 

demiraltona@gmail.com

http://www.koxuz.org

Dipnot Dergisi ile Yazışmalar

 

Fırat Aydınkaya’nın Dipnot hakkında bilgi veren ve yazı isteyen maili.

 

09 Mart 2010 23:04   

Hocam merhaba;

Fırat Aydınkaya ben, epey oldu görüşmeyeli. Dilerim iyisinizdir. Hocam görüşemediğimiz zaman içinde biz Dipnot dergisi çıkarıyoruz. biraz dergimizden bahsedelim. çünkü daha ilk sayısı çıkacak.

dergimiz akademik bir dergi, Wallerstein'den Mithat Sancar ve Mesut Yeğen'e uzanan bir danışman profilimiz var. Akademinin dar biçimlerine girmeden yeni bir sosyal bilim çalışması yapalım istedik. İlk sayıyı Modernite, Modernleşme ve Kürt Modernleşmesine ayırdık. Bir kaç güne kadar 1. sayı çıkar.

2. Sayıyı planladık. Dosya konumuz aydın sorunu. Bu çerçevede Kıvılcımlı hocayı da dosyaya dahil ettik. Eğer planlamanız müsaitse bize bu konuda katkı verirseniz seviniriz. Dergimizin temel hareket noktası eleştirel bakıştır. eleştirel bir mesafeden bakmak bizim en temel düsturumuz.

Kıvılcımlı hoca'nın entellektüel konumu, aydın duruşu, toplumsal meselelere olan reaksiyoner ilgisi, özgün taraflarını düşündük. Tabi mümkün olduğu kadar siyaset dışındaki topluma dair fikirlerine bakalım istedik. vaktiniz olursa bize bu konuda katkı yaparsanız sevinirim. Hocayı yakından tanıyan, tüm eserlerini bilen biri olarak katkınızı bekliyoruz.

Hocam bir de daha ilk sayı çıkmadığı için biçime dair de şöyle bir bilgilendrme yapayım; dergi yazılarımız 10 sh yı geçmeyecek karakterde ve dipnotlar dahil akademik bir biçimle olması tercihimizdir.

Vakit olarak da sizi şöyle rahatlatmak isterim ki aşağı yukarı 15 mayısa kadar zamanımzı var. dilerim birlikte çalışabiliriz. sevgiler

Fırat Aydınkaya

*

Demir Küçükaydın’dan Aydınkaya’ya

 

9. Mart. 2010 22:26

Merhaba Değerli Aydınkaya,

Sanırım ilk mailiniz gelmedi. Bazen spam filtresine takılıyor bazı mailler. Öyle olabilir.

Sizden bir şeyler işittiğime sevindim. Ben de sizi merak ediyordum. Artık yazmıyor musunuz? Her zaman Köxüz sayfayarında yazabilirsiniz. Yeriniz hala duruyor. Hala iki yazınız var.

Yazı isteğinize gelince. Elbette katkıda bulunmak isterim. Ama şimdilik kesin bir şey söyleyemiyorum. Çünkü bazı ekonomik, hukuki ve sağlık sorunlarım var, bunların izleyeceği seyre bağlı katkıda bulunabilmem. Size bu ay sonuna kadar kesin bir cevap verebilirim sanıyorum.

Umarım anlayışla karşılarsınız.

Selam ve Saygılarımla

Çalışmalarınızda başarılar dilerim.

Demir Küçükaydın

*

 

Aydınkaya’dan Küçükaydın’a

 

10 Mart 2010 11:44   

Hocam,

Sizden yanıt gelmesine sevindim. Hukuki ve ekonomik sorunlar bir şekilde yol alır. Ama sağlık konusu ihmale gelmiyor. Dilerim sağlığınıza dair ağır bir durum yoktur.

Yazı talebimize gelince. Sizinle yazı üzerinden dahi olsa birlikte çalışmayı önemsiyoruz. Bu nedenle ısrarlı olmamızı bağışlayın. Özellikle önemsediğimiz bir konu da kıvılcımlı hocadır. Kürtler pek hocayı bilmez. Bu nedenle hocayı gündemleştirelim istiyoruz. Dilerim her şey yolunda olur ve sizden olumlu yanıt alabiliriz.

Köxüz'de yazmanın çok verimli ve keyifli olduğunu biliyorum. zaten takip ediyorum. Şimdilik günlük yazamıyorum. Ancak sizin için de uygunsa dergi için yazdığım yazıları koyabiliriz. Dergideki ilk yazımın konusu "kürt modernleşmesinin eleştirisi" üzerine idi. planlamanıza uyarsa sevinirim.

sevgiler

*

 

Küçükaydın’dan Aydınkaya’ya

 

10 Mart 2010 13:38

Merhaba Değerli Aydinkaya,

Dergi için yazdığınız yazıları yayınlayalım. Zaten sadece günlük köşe yazıları istemiyoruz. Daha kapsamlı ve derin yazılar tercih edilir. "Kürt Modernleşmesinin Eleştirisi" elbette Köxüz'e de uyar. Yazınızı yollayın. Tekrar Yazarlığınızı aktifleştirip ön sayfaya alayım.

Selam ve saygılarımla

Demir

 

Not: Sağlık sorunlarım nedeniyle istenen yazıyı yollayamadım.

*

 

 

Aydınkaya’dan Küçükaydın’a

 

25 Haziran 2010 15:56

Selam Hocam,

Dilerim iyisinizdir. En son konuştuğumuzda biraz sıkıntılarınız vardı. Umarım bu sıkıntılarınız aşılmıştır.

Hocam, hatırlayacağınız üzere dipnot dergisini çıkarıyoruz. 3.sayı konumuz pozitivizm-bilimcilik. Hocam eğer vaktiniz müsaitse yine kapınızı yazı için çalıyorum.

Beşikçi sosyolojisinin pozitivist bağlamlarını konu edinelim istedik. Kemalist pozitivizmi sertçe eleştiren Beşikçi'nin bizzat kendisinin pozitivizme olan mesafesini veya savrulmalarına bakalım istedik. Bu konuda sizin özgün çalışmalarınızı biliyoruz. Eğer bu çerçevede bize katkınız olursa seviniriz. Eylül 10 tarihine kadar vaktimiz var hocam.

Dilerim beraber çalışma koşullarımız oluşmuştur.

sevgiler

fırat

*

 

Küçükaydın’dan Aydınkaya’ya

 

25 Haziran 2010 19:38

Merhaba Değerli Fırat, şu ara yine bir ameliyat oldum. Eğer bir komplikasyon olmaz ve kısa zamanda iyileşirsem yazarım.

Başarılar ve selam ve sevgiler

 Demir

*

Aydınkaya’dan Küçükaydın’a

 

25 Haziran 2010 20:32

Hocam,

Çok geçmiş olsun. Hiç haberimiz olmadı, inanın. Dilerim ciddi bir durum değildir. Acil şifalar dilerim. Sağlığınız her şeyden önemli elbette. sevgiler

Fırat

*

Aydınkaya’dan Küçükaydın’a

 

17. Haziran. 2010 19:32

Hocam Merhaba;

Son kez haberleştiğimizde sağlık problemleriniz vardı. Dilerim her şey yolundadır. Tekrar geçmiş olsun diyelim.

Bu arada Dipnot dergimizin 2. sayısı önümüzdeki hafta çıkacak. Çıkmadan bu sayı için yazdığım yazıyı koxuz için de göndereyim istedim.

Bir de 3. sayımız olan pozitivizm sayısı için son tarihimiz eylül ortaları. Tekrar hatırlatalım. Dilerim bize yazma kararınızda bir değişiklik yoktur.

sevgiler

fırat

*

 

Küçükaydın’dan Aydınkaya’ya

 

17 Temmuz 2010 21:26

Merhaba Değerli Aydınkaya,

Elbette kararımda bir değişiklik yok ve çok istiyorum katkıda bulunmayı. Ama bu ara talihsizlikler peşimi bırakmıyor. Bir fıtık ameliyatı oldum, basit bir şey olmasına rağmen doktorlar hata yaptı, kanadım, tekrar ameliyat oldum. Tam iyileştiğimi sanırken dikişlerin yanlış dikildiği ve iltihaplandığı görüldü. Tekrar söküldü, yara tekrar açıldı ve açık tedavi yapıldı. Şimdi tekrar dikildi. İnşallah bu sefer sorun çıkmaz.

Sorun çıkmazsa katkıda bulunacağım.

Yazınız için çok teşekkür ederim. İlk fırsatta hemen yayınlarım.

Çalışmalarınızda başarılar dilerim. Sevgi ve saygılarımla

 

Demir

*

 

Aydınkaya’dan Küçükaydın’a

 

17 Eylül 2010 12:40

Demir Hocam,

Dilerim iyisinizdir. Daha evvel konuştuğumuz dosya konumuz ile ilgili süremiz bitmek üzere. eğer yazıyı tamamladıysanız atabilirmisniz.

sevgiler

Fırat

*

 

Küçükaydın’dan Aydınkaya’ya

 

17. Eylül. 2010 12:58

Merhaba Değerli Aydınkaya,

Aslında bir kaç gün önce göndermeyi planlıyordum ama arada küçük bir kalp spazmı geçirdim ve acilen hastaneye kaldırıldım. Bu da bir kaç gün bir şey yapamama yol açtı.

Sağlığımda olağanüstü bir kötülük olmazsa ayın yirmisine kadar yollayacağım.

Selam ve sevgiler

Demir Küçükaydın

*

 

 

Küçükaydın’dan Aydınkaya’ya

 

Değerli Aydınkaya,

Nihayet yazıyı son anda da olsa yollayabiliyorum.

Keşke sağlık sorunlarım çıkmayıp da daha bol zamanda daha iyi bir yazı yazabilseydim.

Eğer ilerde yazı isterseniz inşallah gelecek sefere daha iyisini hazırlarım.

Başarılar dilerim.

Selam ve Saygılarımla

Demir Küçükaydın

*

 

Aydınkaya’dan Küçükaydın’a

 

20 Eylül 2010 21:18

Hocam,

Çok teşekkür ederim. Özellikle de sağlık sorunlarınıza rağmen sizi belki zorladık. Lütfen bağışlayın. Ellinize sağlık. Diğer sayılarda da elbette kapınızı çalmak isteriz.

sevgiler

Fırat

*

 

Küçükaydın’dan Aydınkaya’ya

 

21 Ekim 2010 19:17

Merhaba Değerli Aydınkaya,

Dipnot dergisi çıktı mı? Çıktıysa nereden temin edebilirim?

Selam ve sevgilerimle

*

 

Aydınkaya’dan Küçükaydın’a

 

21 Ekim 2010 22:58

Demir Hocam,

1-Dergimiz, bu sayımız henüz değerlendirme aşamasında. Bu sayıya beklediğimizden de fazla bir ilgi oldu. Yazı seçiminde epey zorlanıyoruz. Muhtemelen Kasım ayının ilk haftası bayilerde olabileceğini umuyoruz. Adresinizi yazarsanız size ulaştırabiliriz.

2- Bu arada dilerim sağlık durumunuz iyidir. Dilerim her şey yolundadır.

sevgiler

Fırat

*

 

Küçükaydın’dan Aydınkaya’ya

 

22 Ekim 2010 02:58

Merhaba Değerli Aydınkaya,

Ben de son gün diye çok acele etmiş ve yazıdaki imla hatalarını bile düzeltemeden yollamıştım. Bu kadar uzayacağını bilseydim bir gün daha dinlendirip imla hatalarını da düzeltirdim.

Neyse hayırlısı olsun. En azından bolluktan gelen bir sıkıntı çekmek iyidir. Sayfa sayısını arttırarak bu sorun kolaylıkla çözülebilir her halde. Yeter ki başka sorunlar olmasın.

Şimdilik sağlık durumum iyi gidiyor sayılabilir.

Eğer bana dergiden bir adet yollarsanız sevinirim.

Selam ve Sevgilerimle

*

 

Aydınkaya’dan Küçükaydın’a  Yazının Yayınlanmayacağına Dair Mail

 

27 Ekim 2010 00:14

Hocam merhaba;

1- Sağlığınızı sorarak başlayayım. Dilerim her şey yolundadır.

2-Hocam yazınızı aldık, okuduk. Kişisel olarak istifade ettiğimi belirtmeliyim. Bazı konularda benim için ufuk açıcıydı diyebilirim. Dergiye dair eleştirilerinizi de memnuniyetle karşıladım. Benzer kaygı ve tespitlere ben de sahiptim. Dışarıdan bir dostumuzun da bunları hatırlatması bizim için iyi oldu.

3-Hocam, biliyorsunuz yazıları yayın kurulu değerlendirip yayınlanıp yayımlanmamasına karar veriyor. Yazınız değerlendirildi. Fakat yayın kurulu yazınızı, yayın kurulunun sizden talep ettiği Beşikçi sosyolojisini değerlendiren bir içerik taşımamasından dolayı dergiye koymama kararı aldı.

4-Hocam, sağlık sorunları ve askerlik mevzuları nedeniyle yazı için sizi sıkıştırdığımı biliyorum. Emeğiniz için şükranlarımı iletiyorum. 4. sayımız soykırım sayısı. Dilerseniz eğer vaktiniz varsa katkınızı bekleriz.

sevgiler

fırat

*

 

Küçükaydın’ın  Yayın Kurulu’nu Protesto Eden Maili 

 

27 Ekim 2010 23:37  

Sayın Aydınkaya,

Doğrusu sizin adınıza üzüldüm.

Hislerim beni yanıltmıyorsa, yazı kurulunun bu sansürünü paylaşmıyorsunuz ama “kol kırılır yen içinde” deyip “kabine dayanışması” adına bana bu maili yollamışsınız gibi geldi.

Eğer böyleyse, en azından “ben böyle bir mektubu yazıp yollayamam” diyebilirdiniz derginizin Yayın Kuruluna.

Aşağıdaki satırlarım sizi bu mektubu bana yollamakla görevlendiren Yayın Kuruluna.

Ama eğer onlarla dayanışma içindeyseniz tabii size de.

*

Benden yazı istemiştiniz ve şimdi, bin bir dert arasında derginizi desteklemek için yazıp yolladığım, yazıyı yayınlamayacağınızı bildiriyorsunuz.

Gerçekten beni büyük hayal kırıklığına uğrattınız. Doğrusu en azından sizin farklı bir davranış içinde olmanızı beklerdim. Yazık! Gerçekten çok yazık!

Önce şunu belirteyim.

Ben derginize yayınlanması önerisiyle, istenmeden bir yazı yollasam, o zaman bana “bunu yayın kurulumuz uygun görmedi” diyebilirdiniz.

Ama benden ısrarla yazı isteyen sizdiniz.

Ve ben de görüşleri bilinmeyen bir insan değilim.

1965 yılından beri politik mücadelenin içindeyim. Ömrüm hapis ve sürgünlerde geçmiş. 1974'ten beri, fiziki, hukuki ve teknik olanaksızlıklara rağmen, görüşlerini kitap, broşür, gazete, dergi sayfalarında ifade eden; son on yılda özellikle Kürt basınında yazıları yayınlanmış, son bir kaç yılda tuğla gibi kitaplar yayınlamış; Radikal Demokrat olarak nitelenebilecek yazarların en yoğun olarak toplandığı ve radikal demokratlar tarafından iyi bilinen Köxüz sitesinde yazıları yayınlanan ve bu siteyi yöneten; Türkiye'de biraz politika ve teoriyle ilişkisi olan herkesin iyi kötü görüşleri hakkında bir fikir sahibi olduğu bir insanım.

Böyle bir insandan yazı isteniyorsa, onun görüşleri ve neler yazacağı bilinerek istenmiş demektir.

Eğer Yayın Kurulu bütün bunları bilmeden benden yazı istediyse, zaten ciddiye almaya değmez bir kurul demektir ve ben yayın kurulunun böyle olduğunu bilseydim, böyle ciddiyetsiz bir yayın kurulunun isteği üzerine onlara yazı yollayarak adımı kirletmezdim.

Öte yandan bana hiçbir biçimde, "biz sizden yazı istiyoruz ama yolladığınız yazıyı da yayın kurulumuz denetleyecek uygun görürse yayınlayacaktır” demediniz.

Bu, tüm geleneklere ve mantıki kabullere aykırı olacağı gibi, zaten böyle olduğuna dair bir imada bile bulunsaydınız yazı yollamazdım size. Benden yazı isteyip de biz bunu sansürden geçireceğiz diyenleri ciddiye almam söz konusu olamaz.

Ama şimdi siz, hem beni ve fikirlerimi bilerek yazı istemenize; hem bana hiç bir şekilde bir yayın kurulunun sansüründen söz etmemenize rağmen, yayın kurulunun yazımlı beğenmediğinden ve yazımı yayınlamayacağınızdan söz ediyorsunuz.

Kendinizi ne kadar aşağıladığınızın farkında mısınız?

Bu yaptığınız, borcunu ödememek, verdiği sözü tutmamak gibi bir davranıştır.

Bu sizi beş para etmez, sözüne güvenilmez, ciddiye almaya değmez, zerrece saygıyı hak etmez duruma düşürür.

Sadece benim gözümde olsa, “Tavşan dağa küsmüş dağın haberi olmamış” diye düşünüp ciddiye almayabilirsiniz belki.

Ama bu sizi demokratik ve sosyalist kamuoyunun gözünde de bu duruma düşürecektir.

Elbet şu an liberaller ve milliyetçiler, radikal demokrat bir programı savunan ve sosyalist bir insanın görüşlerini sansür ettiğiniz için sizi el üstünde tutabilirler. Ama onlar bile, aslında sizlerin buna layık olmadığınızı, şimdilik politik veya ideolojik çıkarları gereği sizi el üstünde tuttuklarını içten içe bilecekler ve işiniz bittiğinde sizlere bir parya muamelesi yapacaklardır. Doğrusu bundan daha fazlasını hak ettiğiniz de söylenemez.

*

Elbette yazımı görüşlerinize aykırı bulmuş olabilirsiniz. Bütün dikkatinize rağmen veya dikkatsizce davranışlarınız sonucu benden yazı istemiş olmak gibi bir hata yapmış olabilirdiniz. İnsan hata yapar.

Ama bu durumda yapmanız gereken, benim yazımı yayınlamak olmalıydı. Bunun yanı sıra, yazımın eleştirisini veya eleştirilerini de yayınlardınız ve bana da bir daha benden yazı istemediğinizi belirtirdiniz.

Ama bu çapta değilsiniz.

Aslında yazdıklarımı eleştirecek çapta değilsiniz. Bu durumda idari tedbirlerle, fikre karşı fikirle değil yasakla engelleme yaptınız. Fikrinize güvenseniz, böyle bir yazıyı kendi fikirlerinizi geliştirmek ve ifade etmek için hoş gelmiş diye karşılardınız.

*

Şunu bile anlayabilirim ya da şöyle bir davranış bile daha şövalyece olabilirdi.

“Kendi ciddiyetsizliğimiz sonucu olarak sizden yazı istemiş bulunuyoruz. Ne yazık ki yazınız bizim dergimizin çizgisine uymuyor. Aslında bu durumda yazıyı isteyen biz olduğumuzdan yazınızı yayınlamamız ve bundan sonra bir daha sizden yazı istememiz ve yazınızı eleştirmemiz gerekirken, yazınızı o kadar aykırı ve yanlış bulduk ki, sözümüzü çiğneme ve bunun sonuçlarına katlanma bahasına yazınızı yayınlamıyoruz.”

Böyle tutarsız, ama tutarsızlığını da gizlemeyecek kadar içten ve samimi bir davranış gösterebilirdiniz. Bunu bile anlayabilirdim ve hatta cesurca bulup takdir de ederdim.

Ama bu çapta bile değil davranışınız.

Zerrece samimiyet ve içtenlik bile yok davranışınızda, ne başkalarına ne de kendinize karşı.

*

Biçimsel gerekçelerin ardına gizleniyorsunuz.

Biçimsel itirazların ardında daima içeriğe olan itirazların olduğunu kimse bilmiyormuşçasına ve ben bu gerçeği yazılarımda defalarca belirtmemişim gibi.

Çocuk mu kandırıyorsunuz?

İnsanlara bunu bilmeyecek ve anlamayacak gibi davranarak, çocuk kandırır gibi davranarak onları aptal yerine koyduğunuzun ve böylece fiilen hakaret ettiğinizin farkında değil misiniz?

Siz dar kafalı sansür memurları gibi, elinizdeki bir idari yetkinin, bir yazının içeriği hakkında sizlere hüküm verme yetkisi verdiğini sanıyorsunuz.

Hangi konunu nasıl ele alınacağını size mi soracak yazarlar?

Sizlerden bir fikir dergisinin yazı kurulu değil, iyi sansür memurları olabilir.

Varsa söyleyecek sözünüz yazarsınız.

Elinizdeki idari yetkilerin ardına sığınarak sansürcülük yapmazsınız.

Aslında bu davranışlarınızla, yazımda dile getirdiğim fikirlerin doğruluğunun bir kanıtını sunduğunuzun bile farkında değilsiniz.

*

Bu davranışınızı protesto ediyorum.

Bu davranışınızı teşhir edeceğim.

Sizin bana yazdıklarınızı ve benim size yazdıklarımı ve yazılarımı ilan edeceğim.

Bırakalım insanlar karar versin.

*

Talihsizliğiniz şu ki, internet çağında sansürcülük yapıyorsunuz.

Eski çağlarda olsaydı, yazımı sansür ettiğinizi ve sansür edilen yazımı kimseye duyuramazdım belki birkaç kişisel ilişki dışında.

Farkında değilsiniz belki ama yazılarımı yayınladığım Köxüz sitesinin günlük ziyaretçi sayısı binden fazladır. (Meraklısı www.koxuz.org/usage sayfasına girip kontrol edebilir. O sayfadaki “Besuche” (Ziyaret) rakamları günlük giren sayısını göstermektedir. Örneğin 26.Ekim 2010 girişi 1536 kişi.)

Yani derginizin toplam satışından bile belki daha fazladır bir günde bu yazıyı okuyacak insan sayısı.

Ayrıca Köxüz sitesinin ve benim yazılarımı otomatik olarak yolladığım “Koxuzden-Yazilar” veya “Demirden-Yazilar” gibi özel gruplar da var.

Ayrıca başkalarına ait gruplar ve adres listeleri var.

Yani en azından on bin kişiye gidecek bu sansür ettiğiniz yazı.

Ayrıca birçok kişi gelen yazıları başkalarına da yolluyor veya onu Facebook gibi paylaşım sitelerinde paylaşıyor.

Anlayacağınız sansürün iyice saçma hale geldiği bir dönemde sansürcülük yapıp kendinizi iyice rezil ediyorsunuz.

Uğurlar olsun

Demir Küçükaydın

27 Ekim 2010 Çarşamba

*

 

Aydınkaya’nın Küçükaydın’ın Protestosuna Cevabı

 

28 Ekim 2010 00:23  

 

Demir Hocam selam,

Attığınız protesto mailini şaşkınlıkla okuduğumu belirtmek isterim. Doğrusu kullandığınız üslup, aşağılama tonundaki değerlendirmelerinizi hayretle ve esefle okudum.

Dergi yayın kurulu, tüzel kişilik olarak zaten size ayrıntılı bir cevap verecektir. Fakat kişisel olarak da size birkaç şey yazmak isterim. Kısa sayılamayacak bir kişisel tanışıklığımız ve Koxuz’de yazılarımı yayımlamanız aramızda doğal olarak bir hukuk oluşturmuştur. Bu nedenle yayın kurulu kimliğimle değil fakat bahsettiğim hukuka dayanarak bir iki şeyi hatırlatmak isterim.

Öncelikle teknik olarak birkaç bilgi vereyim size. Yazınız, bizi en fazla meşgul eden, üzerinde en fazla tartışma yaptığımız bir yazı oldu. Hatta bir toplantımızı alacak kadar vakit aldı. Yazının pek çok şeyini konuştuk. Fakat emin olunuz ki sansür ben dahil hiçbir arkadaşın gündeminde olan bir husus olmadı. Sansür tartışması yapan veya sansür uygulama ihtimali olan hatta sansürü terminolojisine alan bir kurumda çalışmayacağımı en başta sizin bilmeniz gerekirdi. Bu manada arkadaşlarımı da tenzih ederim. Sitenizde pek çok yazım yayımlandı. Yıllarca hem devletin hem çeşitli kurumların sansür uygulamalarını en açık ifadelerle bu yazılarda eleştiren bir kişiye bu ithamı yöneltmek açıkçası ya beni tanımamaktır ya da bana hakarettir. Bırakın sansürü, sırf bu anlayışları engellemek için “yıkıcı eleştiri” kavramını dahi dergimizin temel prensibi haline getirdik.

Ayrıca dönüp yazınızı bir de sansür memuru olarak okudum. Ama samimiyetime inanın, sansür kapsamına girebilecek bir konuyu göremedim. Bu nedenle sansür derken neyi kastettiğinizi pek anlamadım. Eğer kast ettiğiniz dergiyi eleştiren boyut ise yine samimiyetime inanın bu tutumunuzu yazınızın yayımlanması için artı bir değer olarak gördüm. Ki dergiye dair benzer tespitleri benim de yaptığımı size yazdığım yazıda da daha evvel söylemiştim.

Öte yandan gelen yazılara benim de arkadaşlarımın da katılıp katılmaması bizim için zerrece önemli değildir. Her sayıda yaklaşık 15 yazı yayımlanıyor. Kişisel olarak çoğu zaman yayımladığımız yazıların neredeyse hiç birisiyle dahi aynı fikirde olmayabiliyorum. Benim için önemli olan bu değil. Açıkçası benim için bir yazının literatürü hatırlatarak genel geçer şeyleri aktarması değil, bir şeyi eleştirel ela alması tercih sebebidir. Bu nedenle sorun yazınıza katılıp katılmama meselesi de değil.

Yazınız dediğim gibi yayın kurulunda etraflıca ele alındı. Hatta yayın kurulu oy çokluğuyla yazınızı koymadı. İma ettiğiniz gibi size karşı önyargılı falan değildik. Olsak zaten yazı istemezdik. Yazıyı birkaç arkadaş eksiklerine rağmen yayımlanabilir buldu. Çoğunluk ise yazıyı size yazılan gerekçelerle koymayı uygun bulmadı. (neden konulmadığına dair size yayın kurulu ayrıca bilgi verecektir.) Siz elbette neden konulmadığını sorgulayabilirsiniz. Fakat bu konuda eğer yenilir yutulur sözler yazmadan önce talep etseydiniz daha ayrıntılı bir maille size bilgi verebilirdik. Bundan sonra siz de kendi eleştirilerinizi yazabilirdiniz. Ve elbette sitenizde veya başka yerde bunu yayınlayabilirdiniz. Fakat siz bunu yapmadınız ve bizi hiçbir hukukla bağdaşmayan aşağılama yoluna gittiniz.

Sayın hocam, size kısaca yaşadığımız bu nahoş deneyime dair kısaca bilgi vermek istedim. Bu arada size red yanıtını benim vermem ise tamamen dergimizin iç çalışma şekliyle alakalı. Sizinle yayın kurulu adına ben iletişime geçmiştim. Yine size bildirimde bulunacak kişi de görevimin devamı olarak bana ait. Zaten zannederim konumuz şahsi değil.

Hocam, bir de teşhir tehdidiniz vardı unutmadan. Biz gizli saklı hiçbir şey yapmıyoruz. Kriminal şeyler yapıyormuşuz gibi bizi tehdit etmeyin. Elbette istediğiniz platformda yazınızı, yazışmalarımızı koyabilirsiniz. Teşhir etme, eleştirme hatta yıkıcı bir şekilde eleştirme hakkınız var. Fakat bu haklar herhalde size hakaret etme ve aşağılama hakkını sağlamaz.

Sonuç olarak yazı yayımlanır veya yayımlanmaz, bu ayrı bir mesele. Kaldı ki yaşam sadece yazılardan ibaret değil. Benim için şahsen yazı kadar yazı sahibinin bazı durumlardaki tavırları da önemlidir. Bu anlamda sizi dost olarak bilen kişilere karşı takındığınız düşmanca tavra ve aşağılayıcı ifade tonuna hayret ettiğimi belirterek bitireyim.

*

 

Dipnot Yayın Kurulu’nun Küçükaydın’ın Protestosu’na Cevabı

 

28 Ekim 2010 Perşembe 00:00

Merhaba,

Biz de söze sizin adınıza üzüldüğümüzü ve sizin adınıza hayal kırıklığına uğradığımızı ifade ederek başlayalım. Bunun iki boyutu var. İlki bizimle paylaştığınız yazınız. Diğeri ise bize gönderdiğiniz (sizin terminolojinizle) buram buram hezeyan kokan ölçüsüz protesto metniniz. Önce ilkinden başlayalım.

Sizin görüşlerinizi biliyoruz. Tam da bunun için sizden yazı talebinde bulunduk. Hatırlayacak olursanız, daha önceki çalışmalarınızdaki yaklaşımınızdan hareketle “Beşikçi sosyolojisinin pozitivizm üzerinden eleştirisi” bağlamında bir yazı istemiştik. Çünkü, derginin üçüncü sayısının dosya konusunu (pozitivizm ve bilimcilik) kurgularken özgün bir bakış açısına sahip olması hasebiyle böylesi bir yazının bulunmasının yerinde olacağını düşünmüştük. Oysaki siz bize on altı sayfalık bir metinde, Beşikçi sosyolojisinden yalnızca son bir yahut bir buçuk sayfasında geçerken değinen başka bir yazı gönderdiniz.

Bize gönderdiğiniz yazının iddiası da aslında heyecan vericiydi. Yani, hakim algının zıttı olacak bir biçimde; “Modernite, Aydınlanma ve Pozitivizm” arasındaki ortaklıkların altını çizmenin aksine, ilişkisizliği savunan bir pozisyonu savunmak önemli. Ancak ne yazık ki sizin gönderdiğiniz yazının bu iddiaya katkı sunacak doygunluktan ve tutarlılıktan yoksun olduğuna, polemiğin sığ sularında debelenen bir mecrayı aşamadığına üzülerek şahit olduk. Dergimize ve okuyucularımıza böyle bir haksızlıkta bulunup, büyük iddialarını ortaya koyamamış, mimarisi, anlam bütünlüğü, akışı ve örgüsü oldukça problemli bir yazıya sayfalarımızda yer veremezdik. Yine biçimsel olarak yazım tekniği açısından iddialı bir başlık koyup, o başlığın altına yalnızca üç satır karalayıp bırakmanın ve başka bir başlığa geçmenin mantığını anlamakta zorlandığımızı ifade etmeliyiz.

Öte yandan biçim ve öz arasındaki ontolojik ilişkiyi hatırlamanız gerçekten sevindirici. Bu kadim felsefi ilişkiye değindiğinize göre, bize gönderdiğiniz yazınızda biçimin özü nasıl gölgelediğini de farketmiş olmalısınız. Bize gönderdiğiniz yazıya sinen aşağılayıcı, didaktik, kibirli, hizaya getirmeye çalışan sömürgeci dilin, yani biçimin nasıl bir özsel arkaplana dayandığını kendiliğinden ifade etmiş oldunuz. “Madem böyle ciddi bir sosyal bilim dergisi çıkarmaya niyetlendiniz, size öğreteyim de kendinize gelin” gizli başlığıyla döktürmüşsünüz. Bu başöğretmen tavırlara ve sömürgeci dilin buyurgan tavrına biz çok muhatap olduk. Alışkınız buna. Aslında dostlarımızdan da buna alışkınız. Fakat hiç değilse dostlarımız bunu gözümüze sokmadan yapmaya gayret ederdi. Fakat sayenizde gözümüze parmak sallanarak bu işin yapıldığını da gördük.

Kusura bakmayın; yazının muhatabı olan okuyucu kitlesini aşağılayan, kendi görüşlerini ifade etmesine bir biçimde olanak sunan bir platforma yukarıdan bakan - had bildiren, “nasıl dergi çıkarılır” başlıklı hiyerarşik dersler vermeye kalkan, bunu yaparken bir elinde marangozdan yaptırdığı meşe ağacından sopayla tehditkar bir üslup kullanan başöğretmen bilgiçliği biçimindeki hezeyanlarınıza alet olamazdık. Bunu, yeni sayımızı heyecanla bekleyen okuyucularımıza yapmaya hakkımızın olmadığını düşündük. Bunda ne kadar haklı olduğumuzun sağlamasını yaptığınızın da umarız ki farkına varırsınız.

Protesto metninizde sıklıkla zikrettiğiniz sansürcülük ve “dar kafalı sansür memurları” mevzusuna gelince. Bu derginin yola çıkma gerekçelerinden en önemlisi bahsettiğiniz sansürcü anlayışlara meydan okumaktır. Emin olunuz ki hayatınızda herhangi sıradan bir Kürdün onda biri oranında dahi sansüre maruz kalmamışsınızdır.  Bu nedenle bize sansür dersi veremezsiniz. Bu derginin çıkması başlı başına sansürcü geleneğe başkaldırıdır. Bu nedenle yazısı yayımlanmayan her yazarın yaptığı gibi sansür klişesine başvurmanıza, işin kolayına kaçmanıza hiç gerek yok. Sansür konusunda bu nedenle biz çok hasassız. Bundan bahsettiğiniz için, yani dar kafalı sansür memurluk görevimizi de hatırlayarak bir daha dönüp yazıya bu sefer sansüre değer bir şey var mı diye baktık. Fakat emin olunuz ki yazınızda sansüre değer bir konu bile bulamadığımızı da yeri gelmişken hatırlatalım. Yayın kurulumuzun görevi, dergimizin ilk sayısında “Dipnot Dergisi Niçin Çıkıyor?” metniyle ifade etmeye çalıştığımız temel hedefler-ilkeler ışığında ve ortaya konulan iddialar temelinde ciddi bir yayın politikası inşa etmek. Tek gayemiz ve çabamız, “yeni bir sosyal bilim” şiarıyla demokratik modernite imkanını gündemleştirip, bunun tartışma zeminini sağlayan antikapitalist bir platform dergiyi kurumsallaştırmak. Dolayısıyla, bize gelen yazıları, gönderen kişinin titri, ünvanı, statüsü ne olursa olsun bu ilkeler temelinde titiz bir okumadan geçirmek de bu iddianın belirleyiciliğinde, haliyle bizim boynumuzun borcu. Yayın kurulunun gönderilen yazıların akıbetine karar verme yetkisi olduğunu zaten okuyucularımıza dergimizin her sayısında ve ayrıca internet sitesinde künyemizin hemen altında ilan etmiş bulunuyoruz. Dolayısıyla size de malumun ilanını yapmaya gerek görmedik.

Size gönderdiğimiz cevabi nitelikteki bu yazının hem ilk hem de son olduğunu belirtiyor, ciddi anlamda ilgi alanınıza girdiğini satırlarınızdan öğrendiğimiz rating, okunma sayısı, besucher, dergi satış rakamı gibi gerçekliğin matematiksel ifade çabalarını mutlaklaştıran mantığınız ve uğraşlarınızla sizi başbaşa bırakıyoruz.

Teorik boyutuyla radikal demokrasi iddianızı coşkuyla desteklediğimizi, hatta aynı yolun yolcusu olduğumuzu düşünüyorduk. Ancak radikal demokrasi inşasının öncelikle demokratik olgunlukla ilmek ilmek örülmüş bir üslup ve ifadenin inşasından geçtiğini tavırlarınızla bize bir kere daha hatırlama imkanı verdiniz.

Selametle

Dipnot Dergisi Yayın Kurulu

*

 

Küçükaydın’ın Dipnot dergisi Yayın Kurulu’na Cevabı

 

 

28 Ekim 2010 00:48

Sayın Baylar,

 

Yazacak çok şey var ama sadece şunu belirteyim.

Bütün bu aşağıdaki eleştirilerinizi derginizin sayfalarında yapar, yazımı yayınlar ve aynı derginin sayfalarında da eleştirilerinizi yayınlayabilirdiniz.

Bunu yapmadınız.

Fikre karşı fikirle mücadele etmediniz.

Bu nedenle sansürcüsünüz.

Ayrıca, eğer gerçek fikriniz ve gerekçeleriniz bunlar idiyse niye daha önce açıklamadınız?

Bırakın kalitesini veya kalitesizliğini başkaları belirlesin.

"Polemiğin sığ suları" imiş.

Marksizmin bütün temel eserleri polemiktir. Hem de benimkinden çok daha sert ve iğneleyici bir dille yazılmışlardır. Benim yaptığım sadece o geleneğe uygun davranmaktır.

Kürtlük sorununa gelince.

Bu da tam bir komedi. Teorik ve ideolojik sorunlarda Kürtlük Türklük olmaz.

Ayrıca yazımda eleştirilerde örnek aldıklarımın çoğu Kürt değildir de. (Rasim Ozan, Etyen Mahçupyan, Nabi Yağcı, Abbas Vali, Fikret Başkaya, Ali Bulaç vs. Kürt mü?)

Kaldı ki ben kişileri bile eleştirmedim, görüşleri eleştirdim, kişilerin görüşleri sadece bir örnek olarak oradadır. Yazım ortada.

Bakın ben sizin bu mektubunuzu da yayınlayacağım. Okuyucuların aklına, mantığına, sağ duyusuna güvenmek gerekir. Bırakın okuyucu kendi kafasına göre değerlendirsin.

Siz ise, tıpkı Türk devleti gibi, okuyucularınızı "mikroplardan" koruyorsunuz.

Aferim, Türk devletinden iyi şeyler öğrenmişsiniz.

Ve hala gerçek nedenleri ifade etmiş değilsiniz.

Dediğim gibi biçimsel itirazların ardında daima içeriksel itirazlar vardır.

Benim yazım biçimle değil içerikle uğraşıyordu.

Siz ise biçimsel itirazların ardına gizlenerek içeriğe ilişkin gerçek itirazlarınızı ifade etmiyor ve bir içerik üzerine tartışmayı gündemden kaçırıyorsunuz.

Bunun ise Kürtlük veya Türklükle değil, sınıflarla, ideolojiyle ilişkisi vardır.

Demir Küçükaydın

 

 

Demir Küçükaydın’ın Fırat Aydınkaya’ya Cevabı

 

Sayın Aydınkaya,

Şaşırdığınızı söylüyorsunuz.

Uslup ve aşağılama tonundaki” ifadelerimden söz ediyorsunuz.

Nasıl böyle söyleyebilirsiniz?

Ben sadece yapılanın nesnel anlamını ve sonuçlarını ifade ettim. İstenirse bunları olgu ve çıkarsama olarak tek tek tartışmaya hazırım.

Ama bana hiçbir kanıt gösterme zahmetine bile katlanmadan daha ağırları söylendi.

Ayrıca, Dipnot Yayın Kurulu’nun benim gibi “seviyesiz” sözler söylemeye ihtiyacı yoktur.

O elindeki yetkiyle yapar, konuşmaz.

Eylem en “seviyesiz” sözden bile bin kat daha seviyesizdir bu durumda.

*

Durum nedir?

Örneğin birisine canınızı emanet etmişsiniz, o kişi demiş ki, canını bana emanet edebilirsin, korkmana gerek yok. Sonra da sözüne güvenip canınızı, malınızı, ırzınızı emanet ettiğiniz kişi, sizi elindeki bıçakla arkanızdan hançerliyor.

Siz de “Bu yaptığınız arkadan vurmaktır, bu cinayettir, bu kalleşliktir” diye haykırıyorsunuz.

Elinizde hiçbir silah yok. Sadece sözünüz ve aşağılanmaktan, kandırılmaktan duyduğunuz öfke var.

Sizi sırtınızdan hançerleyen katiliniz, gayet nazik ve olgun bir ifadeyle “Sizin bu kadar seviyesiz olacağınızı düşünmemiştik, bizi hayal kırıklığına uğrattınız” diyor.

Siz durumun aynen böyle olduğunu görmüyor musunuz?

*

 

Tekrar izah edeyim o halde.

Benden yazı istemişsiniz; “sizinle çalışmak bizim onurdur” demişsiniz; yazımın bir Yayın Kurulu’nun onayını alması gerektiği yolunda en küçük bir imada bulunmamışsınız ve bu anlama gelecek hiçbir bilgi yok. Zaten bütün gelenekler ve adalet duygusu bunun aksine olduğundan benim de aklıma bile gelmiyor böyle bir eleme.

Bu sizin elinizdeki silahla beni vurmayacağınıza ve canımı, malımı koruyacağınıza dair bir söz anlamındadır. Ben de sizin sözünüze ve yerleşik geleneklere bakarak, bu benim sizin sözünüze güvenişim.

Siz elinizdeki yetkiyle, benden ısrarla istiyorsunuz ve ben bin bir işim ve sorunum içinde sadece politik bir dayanışma da göstermek için yazı yolluyorum.

Bu benim size canımı ve malımı, sizlerin sözünüze ve geleneklere dayanarak emanet etmemdir.

Ve siz yazımı seviyesiz bulduğunuz için yayınlamayacağınızı bildiriyorsunuz.

Bu bana, “sen seviyesiz bir insansın” diyerek hançeri saplamanızdır.

Ben size mektup yazarak bunun nesnel anlamını söylüyorum. “Sansürcülüktür bu yaptığınız,. Böyle davranırsanız kimse size değer vermez” diyorum.

Bu benim size “Bu yaptığınız kalleşliktir, arkadan vurmaktır, cinayettir” dememdir.

Siz elinizde kanlı hançeriniz, “Bu kadar seviyesiz olmayın, bizi hayal kırıklığına uğrattınız” diyorsunuz.

Bu da Yayın Kurulu’nun bana yolladığı mektuptur.

Siz de Yayın Kurulu ile aynı şeyi söylüyorsunuz. Bana “Ben hançeri saplayan değilim ama size hançer saplayanlara böyle davranmamalısınız” diyorsunuz.

Bu da son mektubunuzdur.

Olay budur. Olayın özünü bu imge anlatır.

Ve siz de bu özü anlamıyor veya anlamamakta ısrar ediyor veya Dipnot dergisi Yayın Kurulu ile ilişkilerinizi bozmamak için anlamıyormuş gibi yapıyorsunuz.

*

Kaldı ki bütün bunlar bir yana, sizin mektubunuzdan öğrendiğime göre, sizi bu yazı “en çok meşgul eden yazı”dır.

O zaman, normal sağlıklı insan sağduyusu, bir kişiyi bile düşündüren bir yazının idari bir kararla yayınlanmamasının fiilen sansür anlamına geleceğini bilir.

Sizi meşgul edenin başkalarını da meşgul etmesini niye engelliyorsunuz?

Bu sansürün ta kendisi değil midir?

Eğer yazı gerçekten berbat bir şeyse, zaten sizleri de meşgul etmezdi.

Kendi kendinizi çürütüyorsunuz.

*

Sayın Fırat, bu benim başıma ilk kez gelmiyor. Daha önce de çok geldi.

Yazılarımın içeriği ile baş edemeyenler her zaman biçimsel gerekçelerin ardına gizlenip tam da bu yaptığınız gibi defalarca yazılarımı yayınlamamak için her şeyi yapmışlardır.

Birkaç örnek vereyim.

Doksanlı yılların ortalarında Sosyalizmin Sorunları diye bir dergi çıkarmaya başlamıştık. Bu dergiye ben de herkes gibi eşit koşullarda ve eşit payda bir yazı yazıyordum.

Ama birinci sayıya yazdığım “Sosyalizmin Sorunları Üzerine Yazı Yazmanın Sorunları – Bilimsel Sosyalizmden Ütopik Sosyalizme” ve ikinci sayıya yazdığım “Enternasyonalizmin Sonu” adlı yazılar çıktığı sayılara damgasını vurduğu, diğer yazılar fiilen gölgede kaldığı için, yazarlar, isimlerinin ve yazılarının fiilen benim yazılarımın ve görüşlerimin yayılma ve tartışılmasına hizmet ettiğini gördüklerinden, daha sonra fiilen yazı yollamadılar ve dergi çıkamaz oldu.

Tabii Derginin bütün teknik pratik işlerini ben yaptığımdan ve gelen ve istenmiş yazıları bir kurul denetiminden geçirmek gibi bir durum olmadığından yazılarım sansür edilemedi. Ama yazarlar yazmayı fiilen boykot ederek derginin ve dolayısıyla yazılarımın yayınlanmasını olanaksız kıldılar. Elbette kimse bunu açıkça belirtmiş değildir.

Bir başka örnek.

Birkaç yıl önce “Tarihi Konuşuyoruz” diye bir sempozyum yapıldı. Önceden sempozyuma gönderilen bildirilerin vs. yayınlanacağı ilan edilmiş olmasına ve bütün diğer konuşmacılar kahve sohbeti havasında konuşmalarına, yazılı bir bildiri sunmamalarına ve iki tane yazılı bildiriyi sunan tek ben olmama rağmen, benim bildirilerim kitaba alınmadı.

O zaman da şimdi Dipnot Yayın Kurulu’nunkine benzer biçimsel gerekçeler getirilmişti.

Bir başka örnek.

Bundan iki yıl kadar önce “Kıvılcımlı Sempozyumu” yapıldı. Orada da önce sunulan bildirilerin yayınlanacağı söylenmişti. Ben de uğraşıp “Marksizm’de Yapı ve Özne Çelişkisi, Kıvılcımlı’nın Katkıları ve Eleştirisi” bildiri sundum ve yazılı olarak sundum.

Kitap yayınlanmaktan vaz geçildi.

Bir başka örnek.

Son yıllarda Marksizm üzerine konferanslar, sempozyumlar düzenleniyor. Bu konuda Türkiye ve dünyada neredeyse tek ve iddialı bir kitap yazan ben olmama rağmen, hiç birisine davet edilmediğim gibi yazdıklarım da yokmuş gibi davranılmakta ve konular öyle tartışılmaktadır.

Şu çok açıktır, ben Türkiye ve dünya sosyalist hareketinde ve toplum bilim alanında ayrı bir damarı sürdürüyor ve temsil etmeye çalışıyorum.

Bu damarın varlığı alışılmış ikilemleri, tartışma konularını ve biçimlerini, gündemleri boş düşürür ve onların nesnel anlamlarını gösterir.

Bu nedenle genellikle benden kimse yazı istemez.

Yazılarım gerek edebi olarak gerek içerik olarak hiç de kötü olmamasına rağmen kimse benden yazı istemez.

İstenirse yanlışlıkla yazı istenir ve yazım geldiğinde de ya biçimsel gerekçeler uydurulup, verilmiş sözler bile çiğnenerek yazılarım yayınlanmaz. Ortada böyle bir yetkinin olmadığı yerde de insanlar yazmaz olur veya hiçbir davet almam, yokmuşum gibi davranılır.

Aslında bu bakımdan bana yaptığınız beni şaşırtmadı, sadece görüşlerimi doğruladı.

Çünkü “yeni bir sosyal bilim” iddiasıyla çıkan bir dergi, eğer bir parça ciddi ise zaten, biricik sosyal bilimin kavramsal temellerinin Marksizm’de bulunduğunu; ancak bu temellerin eleştirel gelişimiyleyeni” denebilecek bir sosyal bilime varılabileceğini; dolayısıyla Marksizm’i içinde taşıyarak aşma dışında “yeni” veya eski bir “Sosyal Bilim”den söz edilemeyeceğini; benim yazdığım, “Marksizmin Marksist Eleştirisi” adlı kitabın iddiasının tam da bu olduğunu ve bunu yaptığını; bilimde ilerlemenin yani daha ilerisinin, ancak bu kitaptaki görüşlerin eleştirisi ve onların tartışılması ile olabileceğini bilir veya bilmelidir.

Dolayısıyla bu dergi, daha ilk çıkarken bu kitaptaki görüşlerle açıktan bir hesaplaşmayı göze aldığı takdirde onun “yeni sosyal bilim” iddiası ciddiye alınabilirdi.

Bütün bunlar olmadığına göre, dergiyi çıkaranların aslında piyasayı kaplamış yüzeysel yargılardan öteye gidemeyen burjuva ve liberal bir eğilimi ifade ettiği benim için bilinmez bir şey değildi.

Zaten ben bunları yazılarımda da açıkça yazarım. Onları okuyan otomatikman bu sonuçlara ulaşır.

Görüşlerimin sizler tarafından bilinmediğini bilmiyor değilim. Bilinse benden yazı istenmeyeceğini de biliyorum. Çünkü benim görüşlerim sizin görüşlerinizi ve kavramsal temellerinizi, paradigmalarınızı reddeder, onların açık veya fiili bir eleştirisidir.

Bu nedenle derginize, bir tür politik dayanışma olarak yazmaya önem verdim. Kürdistanlı aydınların bir çabası vardı ve egemen ulustan bir insan olarak, bu dergiye yazarak dayanışmamı göstermiş olurdum en azından.

Ama benden politik dayanışmanın yanı sıra ideolojik dayanışma ve bir suskunluk beklenemezdi. Benim geldiğim gelenekte, yani klasik, eleştirel, devrimci Marksizm geleneğinde, politik ittifak yapılanlara en sert ve acımasız eleştiriler yapılması gerekir.

Bu nedenle aman bu dergi bana sayfalarında yer vermiş, ona eleştirilerimi yazmayayım diyemezdim.

Keza benim görüşlerimi ve geldiğim geleneği bilen böyle davranacağımı ve davranmam gerektiğini de bilir.

Bütün bunlara rağmen, böylesine kendi sözünüzü çiğneyerek, hem de beni aşağılayan gerekçelerle bir sansür uygulamaya gideceğinizi gerçekten düşünmedim.

Fikirlerine katılmıyoruz, bu görüşlerin dergimizde yer almasını istemiyoruz, bir hata yapıp sizden yazı istemişiz, bizi anlayışla karşılayacağınızı umuyoruz” deseydiniz, bunu anlayabilirdim, bu da sansür ve kendi görüşlerine güvenmemek olmasına rağmen.

Ama “yazın kalitesiz, okuyucularımızı böyle bir seviyesizlikten kurtarmak için yayınlamadık” gibi bir gerekçe, gerçekten en ağır küfürlerden bile daha aşağılayıcıdır.

Benim için bu gerekçenin ardında içeriksel itirazlar olduğu çok açıktır.

Seviyesizlik mi?

Derginizde çok daha kötü ve değersiz yazıları büyük bir onur gibi yayınladığınızı siz benden iyi bilirsiniz.

*

Eskiden Kürdistan’da insanların evine sığının düşmanlarını bile evinde olduğu sürece korudukları ve doyurduklarından söz eden hikayeler anlatılırdı.

Belki de hala bu tür bir geleneğin izlerinin kaldığı zannıyla gerçekten böyle bir sözden dönme ve sansür beklemiyordum.

*

Sanırım sansürün ne olduğu konusunda çok farklı anlayışlarımız var.

Çünkü “ayrıca dönüp yazınızı bir de sansür memuru olarak okudum. Ama samimiyetime inanın, sansür kapsamına girebilecek bir konuyu göremedim. Bu nedenle sansür derken neyi kastettiğinizi pek anlamadım” diye yazıyorsunuz.

Doğrusu, “sansür memuru olarak okumak” nasıl oluyor ben de bunu anlamadım.

Ben Marks’ın sansür üzerine daha henüz gençken yazdıklarındaki gibi bir sansür anlayışına sahibim.

Siz sanıyor muzunuz ki “sansür memurları” sansür yaptıklarını düşünerek okurlar?

Onlar da, tıpkı Dipnot Yayın Kurulu’nun okuyucularını seviyesizliklerden ve kötü fikirlerden korurken yaptıkları gibi,  ulusu veya halkı veya çocukları veya genel ahlakı veya başka bir şeyi korumak için yazıların, resimlerin, müziklerin, filmlerin vs. yayınını ve yayılmasını engellerler.

Sansür başka ne olabilir?

Siz sansürü Hukuki bir kavram olarak anlıyorsunuz belki de?

Açıklayamıyorum “sansür memuru” olarak okumanın nasıl bir şey olduğunu.

Fikre fikirle değil, idari kararlarla karşı çıkmak ve onların yayılmasını veya yayınlanmasını engellemektir sansür.

*

Siz bizzat sizin yazı istediğinizden, bu durumda eleme hakkınız olmadığından, bunu bana bildirmediğinizden, derginizdeki yazarları eleştirdiğim için, yazım berbat bile olsa yanlış anlamayı engellemek için yayınlamanız gerektiğinden, daha nice berbat yazıları yayınladığınızdan ve daha onlarca gerekçeden hareketle buna karşı çıkmanız ve gerekirse o yayın kurulundan istifa etmeniz gerekirdi.

Alma siz onlarla dayanışmayı tercih ediyorsunuz.

Politik olarak dayanışmayı anlarım ama teorik sorunlarda, metodolojik sorunlarda dayanışma olmaz.

Siz benimle ilişkinizin biçimi nedeniyle, yani benden yazıyı isteyen siz olduğunuz için, bu zaten peşinen bir eleme anlamına geldiği için, Yayın Kurulu’nun yazımı yayınlanabilir ya da yayınlanamaz bulma hakkı olmadığını gerçeğini es geçiyorsunuz ve tavrınızı ne bana ne de Yayın Kurulu’na karşı buradan hareketle belirlemiyorsunuz.

Elbette her derginin kendisine yayınlama dileğiyle gelen yazıları biçimsel ve içerik olarak bir elemeden geçirme hakkı vardır. Ama bir yazardan belli biçimsel (Sayfa sayısı örneğin) kriterlerle bir yazı istendiği zaman, o artık Yayın Kurulu’nun istediği bir yazıdır, onun tekrar yayınlanıp yayınlanmaması görüşülmez. Çünkü o insan, zamanını, enerjisini verecek, önceliklerini değiştirecektir. Bu nedenle böyle yazı istenirken kimden ne istendiğinin iyi bilinmesi gerekir.

*

Bana yazılan mektupta, görüşlerimin bilindiği ve öyle yazı istendiği belirtiliyor. Yani böyle yazı yazacağım önceden biliniyordu demektir bu.

Çünkü yazının polemik biçiminden, içindeki görüşlere kadar, her şey benim yazılarımda vardır ve savunulur.

Bütün bunlar bilinerek benden yazı istenmiş demektir ve ben de bilinerek istendiğini kabul ederek yazarım ve yazdım.

Görüşlerimi bilerek yazı istediğinizi deklare ettiğinize ve ben bu yazımdaki bütün görüşleri ve biçimleri daha önce de savunup uyguladığıma göre, benden yazı isteyip de yayınlamayı reddetmek benle alay etmektir.

*

Siz hukukçusunuz, benden daha iyi bilirsiniz. Hukukta “reddi hâkim” diye bir şey vardır. Hâkimin tarafsız olamayacağına dair deliller varsa, reddi hâkim talibinde bulunulur veya bizzat hâkim çekilir bazen.

Ben dergiyi ve onun yayın kurulundakilerin kullandıkları kavramları ve anlayışları, ideolojik eğilimleri eleştiren bir yazı yazmışım, bırakalım her şeyi bir yana. Yazının hedefi olan insanların, bu yazıyı yayınlayıp yayınlamamaya karar verme yönünde bir hakkı bile yoktur olağan adalet anlayışı içinde. Çünkü tarafsız olmaları zordur. Tıpkı örneğin çocuğunu dövdüğünüz bir yargıcın sizi tarafsız yargılayamayacağı gibi. Normal olarak bu durumda yargıcın yargıçlıktan kendisi çekilmesi gerekir.

Yani diyelim ki benim yazım içerikçe saçma ve biçimce berbat.

Ama bu durumda bile, bir parça kendisine ve başkalarına saygısı olan bir Yayın Kurulu’nun “bizim görüşlerimizi ve çıkardığımız dergiyi eleştiren bir yazı karşısında biz objektif ve tarafsız olamayabiliriz” diyerek bu konuda karar almasının yanlış olduğunu söylemesi gerekirdi.

Bırakalım bütün diğer yanları bir yana bu kadarcık bile adalet duygusu yok.

*

Sayın Aydınkaya,

Bana “Fakat bu konuda eğer yenilir yutulur sözler yazmadan önce talep etseydiniz daha ayrıntılı bir maille size bilgi verebilirdik.” diye yazıyorsunuz.

Birincisi, “yenilir yutulur” olmayan davranışın bana karşı yapıldığını anlamak ve kabul etmek istemiyorsunuz.

Ayrıca ben niye sizden açıklama talep edecekmişim ki?

Böyle bir talebin kendisi, sizlerin benim yazımı yayınlamaya karar verme hakkınız olduğunu kabul anlamına gelir benim için. Ben bunu kabul etmiyorum.

Ne gelenekler, ne benden yazı istenmiş olması, ne yazımın içeriği bunun doğru olduğu anlamına gelmez.

Ayrıca, eğer birisinin doğru dürüst açıklama yapması gerekiyorsa, benim tepkimden önce yapması gereken sizdiniz.

Ayrıca “Yayın Kurulu size bilgi verecektir” diyorsunuz.

Verdikleri bilgi ortada: “Çapsız ve bayağı bir yazı, okuyucularımızı böyle bir bayağılık düzeyinden korumak için” yayınlamadık diyor özetle.

Bu mu doğru dürüst açıklama?

Bu tabii sizce seviyeli mi oluyor yani şimdi?

Allah beni böyle seviyeden korusun.

*

Teşhir” konusuna gelince.

Bu sosyalistlerin dilinde, yapılan bir haksızlığın duyurulması anlamına gelir.

Tabii eski gelenekler unutulduğu için, “Teşhir” sözünden teşhircilik gibi çağrışımları olabilir yeni kuşakların. Ama ben yanlış anlaşılma bahasına eski terminolojiyi bir provakasyon, unutulmaya karşı bir direniş olarak sürdürüyorum. Bunu da zaten yazılarımda ve yaptıklarımda saçıkça da ifade ediyor ve savunuyorum.

*

Ben sizden açık bir direnişe girmenizi, gereğinde protesto edip çekilmenizi, beklerdim Yayın Kurulu’nun bu davranışları karşısında.

Siz ise, Yayın Kurulu ile dayanışma gösterip belki kapalı kapılar ardında buna karşı eleştiri gibi bir çizgiye girdiniz.

Beni böyle düşünmeye iten bizzat sizin ve Yayın Kurulu’nun mektupları arasındaki farktır.

Böyle davranarak kendinize de kötülük ettiniz, ayrıca Yayın Kuruluna da.

Belki sağlam dursaydınız, Yayın Kurulu’nun kendi yanlışları üzerine düşünmesini sağlayamasanız bile bir yanlış yapıp onunla bütünleşmesini ve böylece çürüyen bir sürece girmesini engelleyebilir, onlara iyilik yapmış olurdunuz.

Ben sizlere iyilik yaptığımı düşünüyorum böyle davranarak.

Maalesef sizin yapmadığınızın yükünü de ben sırtlamak zorunda kaldım.

*

Özetle, biçimsel itirazların ardında öze ilişkin itirazlar vardır.

Yayın kurulu aslında benim yazımı içeriği, dünyaya bakışı vs. onu rahatsız ettiği için yayınlamadı.

Bunu açıktan söyleyecek cesaret ve olgunluğa sahip değildi.

Ayrıca bu benimle açıktan bir teorik çatışmayı davet ederdi.

Bu ise tam da istenmeyen şeydi. Çünkü savaşın kuralıdır, düşmanla onun istediği koşullarda savaşmayı kabul etmemek.

Teorik tartışma alanı hem benim tezlerimi gündeme taşımış olurdu, hem de bu tezleri eleştirmek zordu.

Bu durumda,  savaşı eldeki idari yetkilerle sürdürüp, eleştiri silahını kullanmak yerine silahların eleştirisi yapılarak, yazım yayınlanmadı.

Bunun gerekçeleri de biçimsel gerekçeler olarak açıklandı.

Ama bizzat bütün bu davranışlar, tezlerimin doğru olduğunu göstermektedir.

Bugünkü gerici ideolojik iklim ve Türkiye’deki liberallerde ifadesini bulan kavramlar, hem Kürt hareketi içindeki liberal burjuvalarda hem de Beşikçi gibi gerici bir milliyetçilik anlayışına sahip olanlarda çok büyük bir yankı bulmakta, bu ideolojik ve politik savrulmalara yol açmaktadır.

İlk savrulma ABD’nin Irak işgali ve Güney Kürdistan’a koruma ve yüksek petrol gelirleri akıtarak sağladığı koşullar sonucu ortaya çıkmış, o zamanki savrulma PKK’nın yönetici kadrolarından önemli bir bölümünün ayrılması gibi sonuçlara yol açmıştı.

Ancak ABD’nin başarılı olamaması bu savrulmayı durdurdu.

Şimdi AKP kimi “Kürt Açılımları” ile ve Liberallerin ideolojik desteğiyle Özgürlük Hareketi’nin radikal demokrat kanadını yine tecrit etmeye çalışıyor. Aslında Kürt Liberalleri ve “ilkel milliyetçi”lerinin gönlü liberallerin yanında.

Benim yazım bu ittifakın metodolojik kökenlerini açıklamaya yönelikti. O zıt gibi görünenlerin, yani liberallerin ve gerici milliyetçilerin hem sınıfsal hem de derindeki metodolojik ortaklığını ve yakınlığını açığa çıkarmaya yönelikti. Bu tehlikeye dikkati çekiyordu.

Bu tezleri geliştiren yazıya karşı yapılanlar hem yazının doğruluğunu kanıtlamaktadır, hem de savrulmanın çapını ve tehlikenin büyüklüğünü.

Olay budur.

Sınıflar savaşında birinden olmayan diğerinden yana olur otomatikman.

Burada ideoloji ve metodoloji düzeyinde yürüyen savaşta siz hangisinden yanasınız?

*

Şu satırlarınız olayın vahametini hiç kavramadığınızı gösteriyor?

“Sonuç olarak yazı yayımlanır veya yayımlanmaz, bu ayrı bir mesele. Kaldı ki yaşam sadece yazılardan ibaret değil. Benim için şahsen yazı kadar yazı sahibinin bazı durumlardaki tavırları da önemlidir. Bu anlamda sizi dost olarak bilen kişilere karşı takındığınız düşmanca tavra ve aşağılayıcı ifade tonuna hayret ettiğimi belirterek bitireyim.”

Sorun bir yazı yayınlama ve yayınlamam sorunu mu?

Ben bütün hayatını sosyalizm mücadelesine vermiş bir insanım.

O sizin “yayınlamama” diye basitleştirip önemsemediğiniz davranış, benim savunduğum fikirlere karşı fiziki bir müdahale, bir suikasttır.

Eğer suikast yapmak dostluğun nişanesiyse, benim onları şimdi adlandırdığım suikastçı sıfatını da onlara karşı dostluğumun bir nişanesi, olarak kabul edebilirler ve etmeliler.

Ben de sizin gibi, sizleri dost olarak biliyorum ve dostum olduğunuzu düşündüğüm için, yaptığınız cinayettir, suikasttır, sansürcülüktür, kendinizi rezil etmektir diyorum.

Bunu niye düşmanlık olarak algılıyorsunuz ki?

Sırtından hançerlemek düşmanlık değilse, “bu yapılan sırttan hançerlemektir” demek niye düşmanlık olsun?

*

Lütfen bu çelişkileri görmezden gelmeyin ve bu sansürcülüğü protesto edip Yayın Kurulu’nun karşısında tavır alın.

Bu davranışlarla uzlaşmak bir süre sonra uzlaşılan davranışları savunmakla sonuçlanır.

Selam ve saygılarımla

Demir Küçükaydın

13 Kasım 2010 Cumartesi

 

Demir Küçükaydın’ın Dipnot Yayın Kurulu’na Ayrıntılı İkinci Cevabı

 

 Dipnot Yayın Kurulu’na

Önce bir ilkeyi ve bir olguyu açıkça ortaya koyalım.

Yazdığı yazılardan ekmeğini kazananlar, örneğin gazetelerin köşe yazarları, yazarlarken peşinen redaksiyonun kontrolünü kabul ederek yazarlar. Bu geçerli bir ilke olarak görülebilir.

Ben sizden maaş almıyorum, ücretli bir yazarınız değilim ve yazım karşılığında bir ücret talep etmediğim gibi bunu aklımdan bile geçirmedim, sizin de aklınıza zaten böyle bir şey gelmemiştir. Dolayısıyla bizim durumumuzda olgu bu ilkeyle ilgili değildir.

Yayın kurulları, yazardan bizzat istenmemiş, ama yazarlar tarafından yayınlanması amacıyla gönderilmiş yazılar için elbet bir eleme yapabilir. Bu geçerli bir ilke olarak kabul edilebilir.

Yazıyı ben size kendi inisiyatifimle yazıp, yayınlanmak üzere derginize yollamadım. Yazıyı benden ısrarla isteyen sizdiniz. Dolayısıyla olgu bu ilkeyle de ilgili değildir.

Eğer bu yazı istenirken, “bu yazıyı Yayın Kurulumuz kontrol edecektir” diye bir şerh düşülür ve o koşulda yazı istenirse ve kendisinden yazı istenen yazar da bu koşulu kabul edip yazarsa, bu durumda Yayın Kurulu’nun yazıyı sansür etme hakkı olur. Bu bir ilke olarak kabul edilebilir.

Bizim yazışmalarımızda ise, siz bana böyle bir Yayın Kurulu değerlendirmesi yapılacağına dair en küçük bir imada dahi bulunmadınız. Bana yolladığınız mektuplar ortadadır. Dolayısıyla olgu bu ilkeyle de ilgili değildir.

Bir fikir dergisi bir yazardan yazı istediğinde, bu zaten o yazara karşı peşinen bir eleme yapıldığı anlamına gelir. Yani bir dergi yayın kurulu bir yazardan yazı istediğinde, bu zımnen, yazarın görüşleri bilindiği ve bilinerek istendiği, bunun risklerinin ve sorumluluğunun üstlenildiği anlamına gelir.

Bütün bunlar bir yana, en azından basit bir eşitlik ve adalet duygusu bunu zorunlu kılar.

Niçin zorunlu kılar?

Çünkü kendisinden yazı istenen kişi zamanını ve enerjisini harcayarak o yazıyı yazacaktır; ayrıca önceliklerini değişecektir, planlarını alt üst edecektir.

Yani ortadaki sadece zaman ve enerji sarfı değildir, aynı zamanda bir çalışma planının alt üst olması da söz konusudur.

Tam da bu nedenle, birinden yazı isteyenler, içeriğinin ve biçiminin ne olduğundan bağımsız olarak, yol açacağı kayıplar ve zararlar nedeniyle, o yazıyı yayınlamakla yükümlü olurlar.

Bunlar ayrıca konuşulmasına bile gerek olmayan kurallardır.

Böyle bir durumda, yazıyı yayınlamamak, sözünden dönmektir.

Ve elbet bazı durumlarda sonuçları göz önüne alınarak ve kabullenilerek sözden de dönülebilir.

Çünkü insan hata yapar ve yanlış bir karar alabilir, ilişkilerini yanlış kurabilir, sözüne bağlı kalmanın açacağı büyük zararları görebilir ve açıkça ben sözümden dönüyorum, bunun yol açacağı zararları kapatmayı ve sözümden döndüğüm için ek yaptırımları kabul ediyorum diyebilir.

Siz ise ödeyeceği sözüyle aldığı parayı inkâr eden hatta aksine alacaklı olduğunu iddia eden bir borçlu gibi davrandınız.

Sözünüzden döndüğünüzü kabul etmediğiniz gibi, bir de bu sözden dönüşü savunuyor ve bırakalım bir ceza ödemeyi bir yana, bir de kendisine karşı sözünüzü tutmadığınız kişiyi, “yazın güzel değildi, kalitesizdi” gibi ithamlarla adeta borçlu çıkarmaya kalkıyorsunuz.

Bu ise ekstra yeni bir suçtur.

İftira suçudur bu.

*

Bu durumda ben ne yapabilirim?

Sizi şikayet edebileceğim bir mahkeme yok. (Olsaydı da bu devletin mahkemelerine gitmezdim zaten) “Zamanımı, enerjimi ve önceliklerimi çaldılar şimdi de sözlerini tutmadıkları gibi borçlarını inkar ediyor ve bir de beni borçlu çıkarmaya çalışıyorlar” diye kimden size yaptırım uygulamasını isteyebilirim?

Yapabileceğim tek şey, yaptığınızın nesnel anlamını size anlatmak olabilirdi. Size mektubum bundan başka bir şey değildi. Mektubu tekrar okuyun bütün ifadelerim “yaptığınız bu anlama gelir” demektedir. Yaptığınızın korkunçluğunu size gösterebilmek için özellikle çarpıcı ifadeler kullanılmıştır.

Adaletsizliğe uğramış, kandırılmış ama bunu telafi edebilecek bir yaptırım gücü olmayan bir insanın tanrıya yakarışları, bedduaları gibiydi yazdıklarım. “Allahınızdan bulun”, “İki cihanda elim yakanızda olsun” demiş oluyordum bir bakıma.

Çünkü benim size beddua etmekten, size yaptığınızın nesnel anlamını söylemekten başka hiçbir silahım, yaptırım gücüm yok.

*

Siz elbette nazik ve seviyeli olabilirsiniz. Çünkü sizin konuşmanız bile gerekmiyor. Siz yapıyorsunuz. Elinde yapacak gücü olanların, biz güçsüzler gibi öfkelerini dillerine vurmalarına hiç gerek yoktur.

Sizin elinizde hançer var, arkadan sırtımıza indiriyorsunuz. Biz sırtından hançerlenenler ise, “bu yaptığınız kalleşliktir, arkadan vurmaktır” dediğimizde, “siz ne kadar seviyesizsiniz bizi hayal kırıklığına uğrattınız” diyorsunuz.

Olay budur aslında.

Bu durumda benim için tek çare kalıyor: okuyucuların ve kamuoyunun vicdanına seslenmek; onların sizlerin ne yaptığınızı bilmesini sağlamak; böylece en azından manevi bir baskı aracılığıyla bir yaptırım uygulamak.

İşte şu an bu satırlarda bunu yapmaya çalışıyorum.

*

Peki, sizi böylesine sözünden dönmede ve iftira atmada cesaretlendiren ve böyle davranmaya iten ne?

Sizi cesaretlendiren benim arkasında hiçbir güç olmayan tek bir kişi olmamdır.

Ulusalcılara zaten ilk eğilim olarak ortaya çıktıkları andan beri en ağır eleştirileri yapmış insanım.

Sadece açık ulusalcılara da değil, nesnel olarak ulusalcıların müttefiki durumuna düşen sosyalistlere de.

Öte yandan liberallere de sürekli çatan ve onları ideolojik olarak eleştiren bir sosyalistim.

Ve sadece liberallere de değil, onlarla uzlaşan, onların müttefiki durumuna düşen sosyalistlere de.

Özgürlük Hareketinin desteklerim ama onlar kendileri sanki bu destekten rahatsızlar.

Özgürlük Hareketinin yanında görünen ama onu arkasından vuran ve vurmak için fırsat kollayan Kürt liberalleri ve milliyetçileri zaten yıllardır düşmanca davranmaktadırlar.

İdeolojik düzeyde ise, sadece milliyetçilere ve liberallere karşı değilim; kendini Marksist kabul edenlerin Marksizm diye savunduklarının Marksizm olmadığını söylüyorum ve onları da eleştiriyorum, yani aşağı yukarı piyasadaki Marksistlerin neredeyse tamamına yakınını da eleştiriyorum.

Böylesine ne bir ideolojik eğilim ile ne de bir parti veya örgüt ile uyuşmayan, kafasının dikine giden, sözünü de pek sakınmayan birinin yazısını yayınlamasanız, ona karşı sözünüzü tutmamış olsanız ne olur ki? O kişi ateş olsa cürmü kadar yer yakar. Fazla bir zarara yol açmaz.

Bu nedenle böylesine rahatlıkla ve kabalıkla sözünüzü çiğneme cesareti gösterdiniz.

Benim bu yalnızlığım, bir güce dayanmıyor oluşum sizi böyle davranma konusunda cesaretlendirdi.

Peki, ama niye böyle davranma gereği duydunuz?

Örneğin benim yazımın kalitesiz olduğundan ve bu nedenle okuyucularınıza saygınızdan dolayı yazımı yayınlamadığınızdan söz ediyorsunuz. Ama derginizde yığınla kalitesiz yazı var.

Bu yazılar için neden okuyucularınızı düşünüp onları seviyesizlikten ve konuyla ilgisiz yazılardan korumak için sansür uygulamadınız?

Çünkü onlar kalitesiz de olsa, içeriği sizi fazla rahatsız etmiyordu.

Sizin yazımı sansür etmenizin gerçek nedeni söylediğiniz biçimsel nedenler değil, yazımın özünün içeriğinin sizi rahatsız etmesidir.

Ama bunu açıkça koyacak veya açıkça sizi rahatsız eden bu görüşlerle tartışacak yerde onu sansür ederek mücadele etmeyi seçtiniz.

Bunu da birkaç aşamada yapıyorsunuz. Ama her aşamadaki gerekçeleriniz olgularla ve birbiriyle çelişiyor.

*

Birinci aşamada, Yayın Kurulu’nun böyle bir hakkı olduğu iddiasındasınız.

Bu iddianızın geleneklere, sağduyuya ve adalet duygusuna ne kadar aykırı olduğunu yukarıda zaten göstermiş bulunuyorum.

Ama burada bile hileleriniz sürüyor.

Sizler benden yazı istemenize rağmen ben sizden yazılarımı yayınlamak için istekte bulunmuşum gibi ifadeler kullanıyorsunuz. Yani aslında sizler de ne yaptığınızın ve suçunuzun farkındasınız ve tam da böyle olduğu için ilişkiyi tam tersine sözcüklerle ifade ediyorsunuz.

Aynen şöyle yazıyorsunuz:

kendi görüşlerini ifade etmesine bir biçimde olanak sunan bir platforma yukarıdan bakan” (Siyahlar benim)

Yani ben görüşlerimi ifade edecek bir olanak ve platformdan yoksunum da siz bana karşı lütufkâr davranmışken ben nankörlük edip ekmek yediğim yere tükürüyorum gibi yazıyorsunuz.

Bunun için fazla söze gerek bile duymuyorum. Sizin adınıza benle yazışan Aydınkaya’nın mektupları ve benim cevaplarım ortadadır.

Yani aramızdaki ilişkiyi tanımlarken kullandığınız kavramların ve ilişkiyi ifade eden yukarıdaki satırlarınızın olgusal bir karşılığı yoktur ve gerçeği tahrif etmekte, çarpıtmaktadır.

*

Burada ikinci aşama geliyor.

Burada da yine benim aslında işlerin nasıl yürüdüğünü bilmediğimi ve bilmem gerektiğini iddia ederek, yine beni suçlu duruma düşürerek, yazıyı yayınlamayarak geleneklere ve adalet duygusuna aykırı bir iş yapmadığınız iddiasında bulunuyorsunuz.

Bu iddianızda bulunurken de yine yazı istemişlik ve istenmeden gönderilmişliğin farkını gizliyorsunuz. Aynen şöyle yazıyorsunuz:

bize gelen yazıları, gönderen kişinin titri, ünvanı, statüsü ne olursa olsun bu ilkeler temelinde titiz bir okumadan geçirmek de bu iddianın belirleyiciliğinde, haliyle bizim boynumuzun borcu. Yayın kurulunun gönderilen yazıların akıbetine karar verme yetkisi olduğunu zaten okuyucularımıza dergimizin her sayısında ve ayrıca internet sitesinde künyemizin hemen altında ilan etmiş bulunuyoruz. Dolayısıyla size de malumun ilanını yapmaya gerek görmedik.” (Siyahlar benim)

Burada, çok basit bir hile yapıyorsunuz ve yazıyı sizin istediğiniz gerçeğini atlıyorsunuz. İstenen ve gönderilen yazıların farkını atlıyorsunuz.

Ben size yazı “göndermedim”. İstediğiniz yazıyı size verdim.

Elbette bu verme eylemini Mail ile gönderme biçiminde yaptım.

Ama bu iki “gönderme” birbirinden farklıdır.

Dergi veya yayınlarda “gönderilen yazılar” diye yazıldığında, istenmeden gönderilmiş yazılar kastedilir, gönderme sözcüğü talep olmadan yazı yollanmasını ifade eder, gönderme eyleminin kendisi değil.

Aksi takdirde “gelen yazılar” ya da “bütün yazılar” gibi bir ifade kullanmak gerekir. Ciddi insanlar bu durumda bir yanlış anlamaya mahal vermemek için; alışılmış uygulamalardan farkını belirtmek için “gelen” yazılar veya “çıkacak bütün yazılar” gibi bir ifade kullanırlar.

Siz ise biri talebe dayanmayışa diğeri iletme eylemine vurgu yapan iki farklı anlamın kelime özdeşliğinin ardına sığınarak, “gönderilen yazılar” ifadesi, yazıyı gönderme eylemini ifade edermiş gibi sunarak, bir de üste çıkmaya çalışıyorsunuz.

Bunun adı olsa olsa demagoji olur.

Bizzat internet sayfanız bile bu iki göndermenin farkını vurgular aslında. Yazı göndermek için bir e-mail adresi yazılmış ve sonraki sayıların konuları (3. Sayı: Pozitivizm ve Bilimcilik, 4. Sayı: Soykırım, 5. Sayı: Milliyetçilik) alta konmuş. Açıktır ki burada önceden konular bildirilerek, anonim ve muhtemel yazarlara, bize yazı yollayacaksanız bu konularda yazınız ve bu adrese ve yollayınız denmektedir. “malumu ilan”, elbette bunlar için geçerlidir.

Ben ise, benden istenen yazıyı isteyene yolladım, yani yazımı gönderdiğim mail adresi bile farklıdır. Benden yazı istenmemiş olsa o adresi nereden bilebilirim.

Benim durumumda, yani yazıyı derginin istemesi durumunda, “malumu ilan” yazının sorgusuz yayınlanması; yayınlanmaması halinde borcunu ödemeyen, sözünde durmayanlar gibi yaptırımın peşinen kabul edilmesidir.

Ayrıca benden yazı istendi diye derginizin internet sayfasına veya yayınlanma koşulları sayfasına bakmak zorunda değilim. Benden kişisel olarak yazılmış bir mektupla yazı isteniyor.

*

Üçüncü aşamada bu iki aşamada kullanılan ifadelerle çelişki içinde (çünkü yukarıda görüldüğü gibi burada sanki ben istemeden yollamışım gibi ifadeler kullanılıyordu) benden yazı istendiği kabul ediliyor. Yazımın görüşlerim bilindiği için de istendiği kabul ediliyor: “Sizin görüşlerinizi biliyoruz. Tam da bunun için sizden yazı talebinde bulunduk.” deniyor.

Ama bu sizin daha sonraki gerekçelerinizi çürütüyor. Yani aslında debelendikçe batıyorsunuz.

Görüşlerim biliniyorduysa gerek biçim gerek içerik olarak neyi nasıl söyleyeceğimin de biliniyor olması gerekir. Çünkü benim gerek içerik gerek biçim olarak yazılarımın hepsi size yolladığım yazıyla aynı özelliklere sahiptir. (Bunu aşağıda göstereceğim.)

Şunu deseniz anlarım: “görüşlerinizi bilmiyorduk, ciddiyetsiz davranıp sizden görüşlerinizin ne olduğunu bilmeden yazı istedik, yazınızla karşılaşınca da bunun bizim dergiye ne biçimce ne içerikçe uymadığını gördük. Sonuçlarına katlanma bahasına yazınızı yayınlamıyoruz.

Aslında bu durumda dürüst ve hak güder insanlar şöyle düşünür ve davranır: “bir yanlış yapıp yazı istemiş bulunduk. Bu yazıyı artık sözümüze uygun olarak yayınlarız ama yanlışımızı ve bu yazı karşısındaki eleştirilerimizi de aynı şekilde dergimizde yayınlarız.

Böyle yapsanız size söyleyecek sözüm olmaz ve o zaman zaten gerçekten içeriğe ilişkin bir tartışma başlamış olur. (Ama tam da kaçmak istediğiniz bu olduğu için, içeriğe ilişkin bir tartışmayı olanaksız kılmak için yayınlamıyor ve bunu içeriksel değil biçimsel ölçülerle gerekçelendiriyorsunuz.)

Bunu demiyorsunuz ve görüşlerimi bildiğinizi iddia ediyorsunuz.

Aslında burada da yalan söylüyorsunuz, çünkü görüşlerimi bilmiyorsunuz.

Bilseniz benden zaten yazı istemezdiniz.

Çünkü benim görüşlerimi bilerek yazı istediğinizi belirttikten sonra yazdıklarınız benim görüşlerimi bilmediğinizin en büyük kanıtı, yani yalanınızı kendiniz farkına varmadan itiraf ediyorsunuz. Ama bunun da farkında değilsiniz çünkü yazılarımı ve görüşlerimi bilmiyorsunuz.

Bunu biçime ve içeriğe ilişkin birkaç örnekle kanıtlayayım.

Benim yazımı basmayı reddetmenizin en önemli biçimsel gerekçelerinden biri polemik biçiminde yazılmış olması. Benim yazımın  Polemiğin sığ sularında debelendiğim” söyleniyor.

Halbuki benim yazılarıma biraz aşinalığı olan benim polemik biçimini kullandığımı ve sadece kullanmakla kalmayıp bunu savunduğumu, polemiği kötü bir şey olarak görmenin gerici çağ ruhunun bir dışa vurumu olduğunu söylediğimi bilir ve böyle sözler etmez.

Çünkü örneğin daha bundan bir yıl kadar önce, “"Polemik Yapmak" Üzerine Bir polemik ya da Polemik Niçin İyidir ve Sağlık Belirtisidir?” başlıklı “Çatı Partisi” denen tartışmalar içinde, yani Kürt hareketine uzak da olmayan bir alanda bir yazı yazmıştım ve bu yazıyı Köxüz sitesinde de yayınlamıştım. (Aslında bu konuda yazdığım birçok yazı var bu sadece biri.)

O yazıda şöyle satırlar vardı:

 “Polemik yapmaya duyulan bu düşmanlıkla, uzun yazmaya duyulan düşmanlık, öyle birbirinden çok farklı değil ve aslında Marksizmin ve Aydınlanmanın o devrimci döneminin gelenek ve kazanımlarının unutulması, onlara karşı gerici bir çıkış, onların reddidir. Çünkü, "uzun yazma" ve "polemik yapma"ya bu karşı çıkışlar aslında: analitik düşünceye karşı çıkışın; onun ifade biçimlerine duyulan düşmanlık olarak görünmesi; metodolojik bir karşı oluşun; o metodolojinin uygulama alanı bulduğu edebi formlara karşı oluş olarak kendini göstermesidir.

Eğer Goethe'den alarak Michael Löwy'nin geliştirip kullandığı  "Gönül Yakınlıkları"  ("Wahlvervandtschaft") kavramıyla ifade etmek gerekirse, polemik ve uzun yazma düşmanlıkları arasında, aynı gerici tarihsel eğilimden kaynaklanan bir "Gönül Yakınlığı" var diyebiliriz.

Aslında, polemik, Marksistlerin, Aydınlanma'nın ortaya çıkardığı deneme türünü alarak, ona eski yunan filozoflarının diyalog tekniğini de katarak geliştirdikleri bir diyalektik Deneme türüdür.

Deneme türü, bilimsel sorunları ele alışın, dar, alıntı kırkambarı akademik kriterlerin dışına çıkılarak, edebi bir biçimde, daha özgürce, sadece kavramsal düzeyde değil, imgelerle de ele alınması olarak da tanımlanabilir.

Zaten bu nedenle de bütün klasik büyük Marksistlerin eserleri sadece bilimsel değil, esetetiktir, edebidir de. En kuru bilinen Lenin'de bile bu estetik boyutun tadına varılabilir. Hele Marks, Engels, Troçki, Kıvılcımlı gibilerde bu çok açıktır.

Marksistler Deneme türünü alıp, onun en başarılı örneklerini vermekle kalmazlar, onu biraz da kendilerine has polemik tarzıyla harmanlarlar.

Bu nedenle, Polemik, Denemeyle yakın akraba, bağımsız bir edebi tür olarak da kabul edilebilir. Bu türü, bildiğim kadarıyla, en başarılı ve en güzel kullananlar Marksistler olmuştur. Marksizm adeta polemik formu içinde doğmuş, var olmuş ve gelişmiştir.

Marksizmin canlılığını yitirmesi, kendini tekrarlamaya başlamasına ise polemik formunun terki ve unutulması, hatta olumsuz görülüp lanetlenmesi eşlik etmiştir.

Bu bakımdan, Türkiye sosyalist hareketine 70'lerin ikinci yarısında egemen olan ve yaygınlaşan, burada da ifade edilen polemik düşmanlığının, bu tarihsel eğilimin bir görünümünden başka bir şey olmadığı söylenebilir. Yetmişlerin ortasından beri polemik düşmanlığına paralel olarak artık polemikler de görülmemektedir. Altmışlarda ise, o işçi ve sosyalist hareketin yükseliş yıllarında ise, hem polemik düşmanlığı yoktu hem de temel form polemik sayılabilirdi.

Marksizmin polemiği neredeyse temel edebi form olarak kullanmasının nedeni de sanırım şudur: Farklı sınıfsal eğilimleri, görünüş ve ifadelerine kapılmadan, o görünüş ve ifadelerin ardındaki metodolojiden, genel kavramlardan, varsayımlardan hareketle göstermek ve ezilenleri uyarmak olduğu kadar; karşı tarafı ikna etmek için ve karşısındaki ile kişisel değil fikir düzeyinde tartışabilmek için en ideal formu sunmasıdır. Yani ezilen ve yoksul çoğunluğu uyarma ve uyandırma çabası ve sorunu kişiler ve ahlaki düzey değil görüşler ve metodoloji ve politik düzeyde tartışmak. Yani daha da özü modern toplumun ürünü olan ve yine onu aşmaya yönelik özelliklerdir bunlar. Diğer bir ifadeyle siyasi ve ideolojik mücadelede, proletaryanın edebi formudur. Burjuvazinin, kapitalizm öncesinin dinlerine karşı siyasi ve ideolojik mücadelesinde edebi formlarından biri Deneme idiyse, proletaryanınki de Denemeden çıkmış veya özel bir deneme formu olan Polemiktir.

Bu nedenle, Marks, Engels, Lenin, Luxemburg, Troçki, Kıvılcımlı vs. gibi bütün büyük ve yaratıcı Marksistlerin, hepsinin, neredeyse bütün eserleri polemiktir. En akademik biçimler içinde yazılmış görünen eserleri bile, hem bir bütün olarak, hem de dip notlarında, sürekli olarak polemikler sürdürürler.

Polemik olmayan bir tek doğru dürüst eser gösterilemez Marksizme ait. Marksizm polemikler içinde doğmuş ve gelişmiştir.

Marksizmin ana karnına düştüğü meşhur 11. Tezi içeren, "Feuerbach Üzerine Tezler" aslında Feuerbach ile bir polemiktir.

"Kutsal Aile" polemiktir. Marksizmin doğum çığlığı Tarihsel Maddeciliğin ilk açıklaması olan "Alman İdeolojisi", baştan aşağı polemiktir. İlk kez o zamanın en güçlü akımı olan Anarşizme karşı entelektüel zaferler kazandığı ve pazularını geliştirdiği "Felsefenin Sefaleti" polemiktir.

"Kapital", alt başlığı olan "Ekonomi Politiğin Eleştirisi"nin de vurguladığı gibi, Klasik İktisatla, yani Burjuvazinin ekonomi politiği ile baştan aşağı bir bütün olarak Polemiktir. Ve dip notlarında da sürekli polemikler sürdürür.

Bir zamanlar nice kuşakların eğitiminde Marksizmi en derli toplu şekilde anlatan, ilk popülarizasyon denemesi olarak kabul edilebilecek, en sistematik eser olarak okunan "Anti Duhring", Duhring ile bir polemiktir.  Marks  gibi Engels'in de neredeyse bütün eserleri bir polemiktir.

Geçelim Lenin'e, Lenin'in neredeyse polemik olmayan eseri yoktur. En polemik değilmiş gibi görünen, en skolastik eseri olan "Devlet ve Devrim" polemiktir. "Ne Yapmalı" polemiktir, "Bir Adım İleri, İki Adım Geri" polemiktir. Lenin'inkiler saymakla tükenmez. Lenin de bütün eserini adeta polemik biçiminde yazmıştır.

Lenin sonrasını buradakilerin çoğunun referans olarak almayabileceklerini düşünerek sıralamaya gerek bile yok. Ama onlar da bu geleneği sürdürürler.

Ve bu polemikler öyle hiç de bizlerin burada kullandığımız çelebi dilini; diplomatik nezaket dilini kullanmazlar.

Karşı tarafın fikirlerine en ince zeka oyunlarıyla, en keskin zekaların yaralayıcılığıyla, en delici, en öldürücü darbeleri indirirler. İroni bu polemiklerin, lezzetine lezzet katan, olmazsa olmaz tuzu biberidir.

Polemiğin unutulması ve yitirilmesi ve olumsuz tanımlanması reziletini bir fazilet gibi koyan arkadaşlar,  maazallah, Marks, Engels, Lenin'in, otoritelerinin hayranı olmadan, polemiklerini okusalar; mesela metinlerin kime ait olduğu adları gizlenerek arkadaşlara okutulsa, benim de maalesef diplomatik çelebi nezaketinden nasibini almış polemiklerimi "İtici" bulduklarına göre,  onları aforoz eder, lanetlerlerdi; onlardan bucak bucak kaçarlardı.

Çünkü klasik marksist gelenekle burada dile getirilen yargılar iki ayrı dünyayı, iki ayrı dili yansıtmaktadırlar

*

Bu vesileyle Lenin'in bir anekdotunu kısaca zikretmek isterim. Hangi kitabında okumuştum hatırlamıyorum ve şu an elimde kitapları yok, bilen varsa ve kaynağı yazarsa sevinirim. Ama sanırım meşhur İkinci Kongre sonrasında. Yanlış hatırlamıyorsam Lenin bu anekdotu bir dip notta anlatıyordu.

İkinci Kongre, biliyorsunuz günler boyu sürmüş, korkunç bir gerilim içinde tartışmalar yapılmış (ve tam da öyle olduğu için o çatışmaların içinden Bolşevikler çıkabilmişti) ve bütün bunlar en illegal koşullarda yapılmıştı. Zaten kongreden önce de yazılı basında aylarca ve yıllarca kitaplarda gazetelerde de polemiklerle bu fikirler olgunlaşmıştı.

(Bizlerin ne entelektüel ne de örgütsel bir başarı elde edemeyeceğimizin bir göstergesi de böyle tartışmaların olmaması ve bizlerin, hiç de tutkulu ve canlı tartışmalar olmayan, sadece diplomatik bir ifadeyle görüş bildirmelerinden öteye gitmeyen, öncesinde de bunların yazılı olarak tartışılmadığı; çok daha elverişli koşullara rağmen, günlerce değil de, iki gün süren ve insanların konuşmalarının, gazetelerin köşe yazılarının bilmem kaç vuruşla sınırlanması gibi, beş on dakikayla sınırlandığı, (Beş on dakikada sadece görüş ifade edilir zaten tartışma, analiz, çürütme vs. olamaz) toplantılar yapmamız ve bunu bir fazilet olarak görmemizdir.)

İşte bu kongrede, bir arada, bir delege ve Lenin arasında bir konuşma geçer. Kongre delegelerinden biri, Lenin'e "ne kadar kötü, ne kadar sert tartışılıyor" vs.. anlamında bir şeyler söyler. Lenin ise, "aksine, ne kadar güzel" der. "İşte herkes fikrini söylüyor. Tutkuyla karşısındakini çürütmeye çalışıyor. Görüşler ifade ediliyor. Ayrılık noktaları ve ortaklıklar netleşiyor" anlamında konuşur.  Ve ekler anekdotunda: "bu yoldaşla çok ayrı diller konuşuyorduk" diye.”

Benim yazılarım ve görüşlerim hakkında bir parça bilgisi olan birisi, bu satırların da gösterdiği gibi, benim yazımda polemikler yapmaktan çekinmeyeceğimi bilir ve eğer polemiği kötü bir şey, “sığ sular” olarak görüyorsa benden yazı istemez.

Eğer istiyorsa da o zaman “polemiktir” diye gerekçe göstererek yazımı sansürlemez ve bir de bana cevabında “polemiğin sığ sularında debelenme” ithamında bulunmaz. Çünkü benim polemiğe duyulan düşmanlığı gerici bir çağ ruhunun dışa vurumu olarak gördüğümü bilir. Bir parça olsun iç tutarlılık, bir parça kendine karşı olsun içtenlik bunu gerektirir.

Açık ki, benden görüşlerimi bilerek yazı istediğinizi söylerken aslında yalan söylüyorsunuz.

Öte yandan, polemiği yazımı ret gerekçeniz olarak tanımlarken, aslında benim polemik düşmanlığının anlamına ilişkin tezlerimin doğruluğunun bir kanıtını sunuyorsunuz. Ve daha da ilginci veya sizin açınızdan kötüsü, bunun da farkında değilsiniz.

Diyelim ki, Polemik hakkında farklı düşünüyoruz, ama o zaman yapmanız gereken, benim polemik hakkındaki görüşlerimi veya polemik bir biçimde yazılmış yazımın biçimini dergi sayfalarında eleştirmek olabilirdi.

Siz bütün bunları yapmayıp da, benim yazımı polemiktir, “dergimize ve okuyucularımıza böyle bir haksızlıkta bulunup, büyük iddialarını ortaya koyamamış, mimarisi, anlam bütünlüğü, akışı ve örgüsü oldukça problemli bir yazıya sayfalarımızda yer veremezdik” diyerek utanmazca sansürlerseniz, en ağır sıfatları hak etmiş olursunuz.

Şimdi içerikteki kavramlara ilişkin birkaç örnek vereyim.

Eğer benim yazılarımı ve görüşlerimi bilseydiniz, “ötekileştirmek”, “jakobenizim”, “Modernite”, “Pozitivizm”, “Aydınlanma” vs. konularda daha önce defalarca size yolladığım yazıda ifade ettiklerimi başka bağlamlarda ifade ettiğimi görürdünüz.

Ama ben yine de sağlam gideyim ve hepsine bir örnek vereyim:

“Ötekileştirmek”

2008 Yılının Mart ayında sadece bu başlıklı bir yazı bile yazmışım: “Şu “Ötekileştirmek” Meselesi” başlığıyla.

(Şurada okunabilir: http://www.koxuz.org/anasayfa/node/1079 )

“Jakobenizm”

Bu konuda yazdığım yazılar onlarcadır, sadece şu an aklımda kalan ikisini ifade edeyim “Talat Paşa Jakoben miydi?” ve “Atatürk”ü zikredeyim. Orada şöyle yazıyorduk:

“Atatürk’ün sık sık bir Jakoben olduğu söylenir. Atatürk bir Jakoben değil, bir Bonapart’tır. Bir Robespiyer ya da Marat değil., bir Napoleon’dur.

(Yayınlanmış ama aynı zamanda Köxüz sitesinden de indirilebilen “Geleceği Geçmişten Geçmişi Gelecekten kurtarmak – Denemeler” isimli kitapta ve yine aynı yerdeki “Kemalizm ve Askeri Bürokratik Oligarşi Üzerine Yazılar gibi derlemelerde bu konuda bir sürü yazı bulunabilir.)

“Modernite”

Bu konuda Marksistlerin bu terimi kullanmayıp, genellikle Kapitalizmi tercih ettikleri bilinmeyen bir şey değildir. Ve burada sadece bir sözcük tercihi de söz konusu değildir, sözcükler üzerinden yürüyen bir sınıf mücadelesi, bir ideolojik mücadele vardır. Ben bütün yazılarımda, Kapitalizm ve Modern terimlerini tıpkı burjuva ve demokratik gibi özdeş anlamlarla yüklü olarak kullanırım. Örneğin, Aydınlanma veya ulusçuluktan “Modern toplumun dini” olarak söz ettiğimde bu aynen kapitalist toplumun dini olarak da okunabilir ve bunu zaten belirtirim. Çünkü bizzat bu dini analiz ederken gösterdiğim gibi, modern toplumun dininin bütün özellikleri aslında kapitalizme bağlı özelliklerdir.

Ayrıca bütün bunlar benim ilk defa yazdığım şeyler de değildir. Bunlar Marksist kültürün bir parçası olmuş kavramlar ve kabullerdir. Marksistler bilinçli olarak Modernite yerine Kapitalizm kavramını tercih ederler ve Modernite kavramını kullandıklarında da bunu Kapitalizm anlamında kullandıklarını belirtmeye özel bir özen gösterirler bir yanlış anlama veya anlaşılmama olasılığı varsa.

Çünkü kökleri Durkheim ve Weber’in gerici ve bayağı Sosyolojilerine dayanan “Modernleşme Kuramı” taraftarları bu terimi kullanmayı tercih ederler. Ve Raymond Willams’ın bile dikkati çektiği gibi, sadece kapitalizm sözcüğünü kullanmaktan kaçınmak bile bir sınıf mücadelesi aracıdır[17].

“Aydınlanma”

Bu neredeyse Marksizmin Marksist Eleştirisi’ndeki Din ve Ulus teorilerinin temel kavramı. Aydınlanma’nın kendi iddiasının aksine bir din olduğunu ve ulusçuluğun ve ulus’un da bu dinin gerici biçimi olduğunu kanıtlamaya yöneliktir bütün kitap.

Kitabı okumadınız diyelim. Ama Köxüz sayfalarında daha kısa bir zaman önce yazdığım yazının başlığı şudur: “Aydınlanma ve İslam’ın Sentezi Olarak Marksizm

Ve orada aynen şunları yazıyorum:

“Unutulan ve unutturulmaya çalışılan gerçek şudur: Aydınlanma da, İslam da, daha doğdukları noktada, ilk adımlarında başarısızlığa uğramış ve egemen sınıflar tarafından ele geçirilip yenilmiş birer projedirler.

Ve tam da bu projeleri birer karşı devrimle yok edenler, birbirlerinin zıttı oldukları yönündeki aynı iddiayı ortaklaşa savunmaktadırlar.

Diğer bir ifadeyle, Aydınlanma ve İslam’ın birbirine zıt olduğu iddiası, Aydınlanma ve İslam’ın değil; Aydınlanma ve İslam bayraklarıyla, Aydınlanma ve İslam içinde iktidarı ele geçirmiş gericiliğin ve karşı devrimin bir iddiasıdır. Ve tam da bu nedenle karşı devrimcilerin ortaklığının bir ifadesidir.

Aydınlanma ve İslam’ın devrimci özünü ve doğuşundaki idealleri savunan biz ise, onları birbirine zıt değil, aynı soruna tarihin iki ayrı döneminde ve ayrı koşullarda verilmiş aynı özde iki cevap ve çözüm olduğunu söylüyoruz. Ve bu günün koşullarında aynı soruna aynı özde yeni bir cevap sunuyoruz. Budur Marksizm’i İslam ve Aydınlanma’nın sentezi ve gerçek mirasçısı yapan.”

Bu örnekler daha da çoğaltılabilir. Yani benim görüşlerimi biliyorduysanız, yazdıklarımın sizin için bir sürpriz olmaması gerekir.

Ama siz sadece beni değil, Marksizm’i de bilmiyorsunuz.

Burada da yalan söylüyorsunuz. Bunu da hemen kanıtlayalım.

 Yazınızın iddiası heyecan vericiydi” diyorsunuz, peki nedir bu heyecan verici bulduğunuz?

“Modernite, Aydınlanma ve Pozitivizm” arasındaki ortaklıkların altını çizmenin aksine, ilişkisizliği savunan bir pozisyonu savunmak”

Kusura bakmayın ama ancak şimdi olduğu gibi hafızasını yitirmiş, yapısalcı, post yapısalcı, post-modernist bir dünyada gözlerini dünyaya açmışlar ve Marksizm hakkında en küçük bir fikri olmayanlar bunu “heyecan verici” bulabilir. Marksistler için bu üzerinde konuşulmasına bile gerek duyulmayan bir aksiyom durumundadır.

Benim yaptığım sadece o geleneği sürdürmek ve bu günün koşullarında aktüalize etmek ve geliştirmekten başka bir şey değildir.

Marksistler bir buçuk asırdır, Pozitivizm ve Aydınlanma arasındaki ilişkisizliği savunurlar ve Pozitivizme ve ayrıca onu ciddiye alanlara parya muamelesi yapmaktan çekinmezler.

Aslında Aydınlanma’ya ve onun tek gerçek mirasçısı Marksizme karşı bir gerici ve karşı devrimci ideolojiden başka bir şey olmayan Sosyoloji denen sözde bilimin bir gerici ideoloji olduğunu ve bu ideolojinin yönteminin Pozitivizm olduğunu Marksistler daha o çıkarken söylemişlerdir.

Yani Marksistler açısından bir tek sosyoloji vardır: Marksizm. Bütün diğer sosyolojiler ona karşı savaş için geliştirilmiş ideolojilerdir. Marksizm, Tarihsel Maddecilik, Diyalektik Sosyoloji vs. hepsi aynı şeyi ifade ederler. Toplum bilimini.

Bunu ben de Marksizmin Marksist Eleştirisi’nin daha ilk satırlarında yazarım. Örneğin Kıvılcımlı’dan alıntıyla ilk sayfada dipnot düşerim: “Sosyal bilim anlamına gelen gerçek sosyolojiyi, yani Tarihsel maddeciliği burjuva sosyolog uydurmalarından ayırmak gerekir. Marksizm başlıca çalışma aygıtı olan diyalektik yöntemden güç alır. Onun için Tarihsel maddeciliğe Diyalektik sosyoloji adı da verilebilir.” (s.17)

Diyelim ki kim olduğu bilinmeyen biriyim, otorite değilim, Kıvılcımlı bu konuda koca bir kitap yazmıştır benim kuşağımın teorik eğitiminde büyük önem taşımış: “Metafizik Sosyolojiler” diye. Ama o da bir Türkiyeli, namı “Deli Hikmet” olan, dili anlaşılmaz bir Türkiyelidir. Türkiye’de yerli mallar bile Avrupa Malı damgası vurulmamışsa alıcı bulmaz. Bu nedenle, bu görüşlere iç piyasada alıcı bulabilmek için bir Avrupa damgası vuralım, bu arada bilinmeyen ve unutulmuş bir Avrupalı Marksist’i, Karl Korsch, zikredelim.

“Marks ve Engels, gerek isim gerekse içerik açısından “sosyoloji”ye kayıtsız kalmışlardı. Marks, yayımlanmasından otuz yıl sonra Comte’ın Cours de Philosopie Positive  adlı eseri hakkında “İngilizlerin ve Fransızların bu herif hakkında bir sürü yaygara çıkartmalarından dolayı” bilgiyi mecburen kaydettikten sonra bile, “Comtizm”e “parti adamı olarak kesinlikle karşı olduğunu” ve “bilim adamı olarak [onu] … fazla kayda değer bulmadığını” ifade etmişti. Bu reddediş, kuramsal ve tarihsel olarak sağlam temellere dayanmaktadır. Marksist kuramın, Comte tarafından kurulan, Mill ve Spencer tarafından yaygınlaştırılan on dokuzuncu ve yirminci yüzyılın “sosyoloji”siyle hiçbir alakası yoktur. Tersi, yani “sosyoloji”yi modern sosyalizme karşı bir muhalefet olarak değerlendirmek, daha doğru olacaktır. Ancak bu savdan hareketle, son yüz yılda bu bilim dalına yansımış olan çeşitli kuramsal ve pratik eğilimleri, tüm diğer farklılıklarına rağmen, tek düze bir olgu olarak kavramak mümkün olacaktır. (…) Bundan dolayı Marksist toplum öğretisiyle bu modern burjuva toplum bilimi arasında hiçbir kuramsal ilişki bulunmamaktadır. (…)

“Marksist kuramla, “sosyoloji”nin adı henüz konmadığı, ancak “toplum”un, bilginin ve eylemin garip ve bağımsız bir alan olarak keşfedildiği ve tüm anlamıyla algılandığı on yednci ve on sekizinci yüzyılda, İngiliz ve Fransız burjuvazisinin devrimci gelişim devresindeki toplumsal araştırmalarla olan ilişkisiyse çok farklıdır.” (Karl Korsch, Marksist Kuram ve Sınıf Hareketi, s. 29, 30, 31)

Yani bu satırların gösterdiği gibi, Marksizmi biraz bilen biri, aydınlanma ve pozitivizmin ortaklıklarını değil ilişkisizliğini ve zıtlığın savunan bir pozisyonu “heyecan verici” bulmaz.

*

Böylece sorunun esasına geliyoruz. Yani biçimsel gerekçelerin değil, esasa ilişkin uyumsuzluğun gerçek neden olduğuna.

Çünkü aslında Dipnot dergisinin Yayın Kurulu’nun dayandığı toplum teorileri, genetik olarak daha baştan Marksizme karşı savaşmak üzere ortaya çıkmış toplum teorilerinin soyundan gelir. Bugün bütün Dünyada ve Türkiye’de egemenlik kurmuş eğilim budur.

Ben ise, alışılmış ve Marksizm diye bilenen yine kendisi de aslında Marksizm bayrağıyla Marksizme karşı çıkıştan başka bir şey olmayan Stalinist ve Pozitivist sözde Marksizmlerle de ilişkisi olmayan, başka bir gelenekten geliyorum, onu yaşatmaya ve temsil etmeye çalışıyorum.

Bu farkı ve sonuçlarını yine Dipnot’tan bir örnekle göstereyim.

 Yeni bir sosyal bilim” kurma iddiasıyla ortaya çıkmanız bile bu gericiliği yansıtmaktadır.

Biliyorsunuz belki, O. Comte de yeni bilim iddiasıyla ortaya çıkmıştı, bu yeni kurduğunu iddia ettiği bilim özel anlamıyla değil, genel anlamıyla toplum bilimidir.

Bu bilimi daha önce İbni Haldun ve Marks-Engels birbirinden habersizce ve bağımsızca ve neredeyse aynı kavramsal temellerle kurmuşlardır. Ama onlar buna “Sosyoloji” (Toplum Bilim) dememişler, böyle bir adlandırmaya bile ihtiyaç duymamışlar, doğduğu dönemin polemikleri içinde örneğin “Tarihsel Maddecilik”, sonradan gelenler de daha kısa olarak “Marksizm” demişlerdir.

Yani Comte’un yeni bilim kurduğu iddiasının kendisi bile daha doğuşunda, bu bilimi ilk ve doğru kuranlara karşı bir susuş komplosudur.

Aslında Dipnot dergisi de aynı durumdadır.

Bilimde hiçbir şey gökten inmez. Bu yeni toplum bilim, ancak Marksist toplum bilime dayanıp, onun eleştirel bir gelişimi olabilir. Bunun başka bir yolu yoktur.

Benim yazdığım “Marksizmin Marksist Eleştirisi” tam da bunu böyle yapmaktadır.

O halde, yeni bir sosyal bilim iddiasında olanların,

a)      Zaten böyle bir iddiada bulunmamaları, “yeni” yi eskinin eleştirisi ve aşılması anlamında kullanmaları gerekir;

b)      Marksizm’e, onun tahrif edilmemiş ve çarpılmamış biçimlerine dayanması gerekir;

c)      Bu çarpılmamış biçimleri eleştirerek aşması gerekir;

d)     Bütün ciddi bilim insanları gibi, daha önce yapılmış bu yöndeki girişimleri ele alıp eleştirmesi gerekir;

e)      Şu an bu alandaki en kapsamlı ve iddialı çalışma “Marksizmin Marksist Eleştirisi” olduğundan onunla bir hesaplaşma içinde olması gerekir.

Yani gerçekten ciddiye alınabilecek “yeni bir sosyal bilim” iddiası, ister istemez, sizi biçimsel gerekçeler göstererek reddettiğiniz yazarın fikirleriyle tartışmak zorunda bırakır.

İşte “yeni bir sosyal bilim” iddiası ile benim yazımın sansür edilmesinin ilişkisi buradadır.

Yeni bir sosyal bilim” iddiası, tamamen bu gelenek ve soy ağacının dışındadır ve ancak orada ortaya atılabilir. Diğer bir deyişle bu ancak “cehaletin verdiği cesaret” ile söylenebilir.

Özetle, “yeni bir sosyal bilim” gibi bir kavramı ve görevi ortaya atan Dipnot Yayın Kurulu ile “Yeni bir sosyal bilim” olamayacağını, ancak var olanın eleştirel gelişimi, yani “Marksizmin Marksist bir Eleştirisi” olabileceğini söyleme iki birbirine zıt duruş, iki farklı gelenek ve metodoloji demektir.

Dipnot dergisi, tıpkı metodolojik atası Pozitivizm’in kurucusu Comte gibi, Marksist geleneğin karşısında bir susuş komplosudur aslında “yeni bir sosyal bilim” iddiasıyla.

Sorunun çekirdeği buradadır.

Ama her zaman olduğu gibi, Pozitivistler ya da Sosyologlar ya da Dipnot dergisinde olduğu  gibi, tam da burada muhabereyi kabullenmek daha baştan yenilgiyi kabullenmek olacağından, savaşın kendi mantığı ve yasaları gereğince yapılacak tek şey vardır: susuş ya da yasak. Bu yasak, üniversitelerden Dipnot Yayın Kurullarına kadar bin bir biçimde işler.

*

Son bir nokta kalıyordu. Benim bir Marksist olarak, bugün ortalığı kaplamış, post yapısalcı, post modern, liberal yüzeysel görüşlere ve onların metodolojik ve kavramsal temellerine yaptığım eleştirilerde kullandığım dili, Kürtlere karşı imiş gibi göstermek.

Böylece, biçimsel olarak çapsız, üstüne üstlük ezilen ulusu da hor gören bir sömürgecinin yazısını yayınlamadığınızı söylemiş olabilirdiniz.

Ama bu da hem olgularla çelişir hem de ucuz bir hiledir.

Yazımın dipnotlarında örnek olarak ele alıp eleştirdiğim yazarların neredeyse tamamı Kürt değildir.

Ama zaten, ezilen cinslerin, ulusların, ırkların, özellikle dar alanlardaki ilişkilerde, bu ezilmişliği bir silah olarak kullanarak, sosyolojik bir ezilmişlik durumundan bireysel ve grupsal düzlemde egemen duruma geçmesi yeni ve bilinmeyen bir şey değildir.

Ben Almanya’da yaşadığımdan, ırkçılık üzerine epey uğraşmışlığım ve bu alanda epey yazmışlığım vardır.

Ve eğer gerçekten görüşlerimi bilseydiniz, Kadın hareketinin “Özel Olan Politiktir” şiarını tersine çevirerek yazdığım, Denemeler’e de aldığım, “Politik Olan Özeldir” başlıklı denememden haberdar olurdunuz ve böyle ucuz ithamlara pabuç bırakmayacağımı bilirdiniz.

Şöyle yazıyordum orada:

“İşin ilginci, ezilenlerin çoğu kez kendi ezilmişliklerini, bu ezilmişliğe karşı mücadeleye sempati duyan ezen gruplardan bireyler üzerinde bir egemenlik ve baskı aracı olarak kullanması gibi olgular nedeniyle, toplumsal bir ezilmişlik durumu, kişisel ya da küçük grup ilişkileri alanında, diyalektik olarak tam zıddına döner ve bir baskı durumuna dönüşür. Sosyolojik olarak ezilen bir cins, "sınıf", "ırk" ya da milliyetlerden kişiler, küçük gruplarda pekâlâ bu konumundan dolayı ezen ve egemen duruma geçebilirler o küçük grubun ilişkileri bağlamında. Baskıya karşı tarihsel mücadelenin parolaları, küçük gruplar içinde birden baskının ideolojik araçları haline dönüşürler. Örneğin "özel olan politiktir" parolası, son derece "özel" bir çıkarı veya konumu korumanın ve güçlendirmenin; onu politik gibi göstererek, gerçek çıkarı gizlemenin bir aracı haline dönüşebilir ve dönüşür de. Aslında küçük grupların tarihsel kaderini bu tür sorunlar belirler.”

Daha fazla söze gerek yok.

Demir Küçükaydın

14 Kasım 2010 Pazar

 

 


 

 


 

 

[1] Biz Marksizm derken, bundan anladığımız, kurucuları tarafından Tarihsel Maddecilik adı verilmiş olan, Toplum Bilimi, yani Sosyoloji’dir. Bugün Sosyoloji diye bilinenlerin ve akademik dünyada öğrenilen ve öğretilenlerin hepsi ise, bize göre Tarihsel Maddecilik denen bu Diyalektik Sosyoloji’ye karşı savaşmak üzere oluşturulmuş ideolojilerdir. Tabii bunlara bugün dünyada yaygın olarak Marksizm diye bilinen, aslında Marksist bir terminoloji görünümü içinde Marksizm’e karşı savaşan “Diyalektik ve Tarihsel Maddecilik”ler de dâhildir. Bugün dünyada bilinenler ve ortalığı kaplamışlar, her biri diğerinden yanlış ve gerici (“Gerici” bizim ve klasik eleştirel ve devrimci Marksizm’in terminolojisinde: egemen sınıflara ve onların çıkarlarına hizmet eden demektir.) ideolojilerdir.

[2]Tersinden Kemalizm”in Avrupa baskısı, Ocak 2005’te Evra Verlag tarafından, Türkiye Baskısı ise Kasım 2004’te Araf Yayınları tarafından yapıldı. Kitap tükendiğinden bulunmamaktadır. Ancak İnternette Köxüz sitesinde şu adresten indirilip okunabilir: http://www.koxuz.org/anasayfa/node/2264

[3] Dipnot dergisi birinci sayısında Fırat Aydınkaya’nın söyleşi yaptığı, Abbas Vali’den bir örnek: “Belki de moderniteye farklı yaklaşımlardaki ortak zemin ve modernitenin farklı tanımları hakkında konuşmak daha faydalı olacaktır. Benim söyleyebileceğim kadarı ile bu ortak zemin şudur: modernite bir projedir. İnsan aklının diğer tüm faktörler üzerinde egemen olduğuna inanılan bir projedir. Modernite, aklın egemenliği projesidir” (s. 43). “ ‘Aydınlanma’; ‘aklı’ ‘özgürlük’ ve ‘ilerleme’ ile bağlantılandıran entelektüel felsefik bir projedir.”(s.44) abç.

[4] “Aydınlanma’nın pratiği pozitivizmdir.

“Bizde Aydınlanma düşüncesinin devamı olan pozitivizm, hâkim düşünce olmuş, bunun karşıtı düşüncelerin üretilmesine izin verilmemiştir.” (Prof. Dr. Nurullah Çetin, “Aydınlanma Pozitivizm")

[5] Bu da Rasim Ozan Kütahyalı’dan bir örnek: “Bu modernist/ pozitivist algılama aracılığıyla bazı devletler de kendi halklarının kolonizatörü oldular. Kimi liderler kendi halklarına bir iç-koloni muamelesi yaptılar. O halkların mevcut kültürünü ve değerlerini ‘tek’ olan ‘muasır medeniyet’e aykırı gördüler ve o kültürel yapıyı yok etmeyi meşru görebildiler... Türkiye yurttaşları bu hikâyeyi iyi bilirler...http://www.taraf.com.tr/rasim-ozan-kutahyali/makale-isaiah-berlinin-liberalizmi.htm

[6] Bir arada kullanmaya bir örnek: “Türkiye’de bir modernite ve aydınlanma devriminin yaşanmamış olmasından kaynaklanan sorunları ebed-müddet geçerli, değişmez özellikler olarak görmemek gerekir. Türkiye’nin tarihinde bir aydınlanma ve modernite devriminin yaşanmamış olması Eski Rejimin değişik görüntüler altında varlığını sürdürmesi, eskiye ait yaşam anlayışlarının ve tavırların sürekliliğini sağladı.” (Fikret Başkaya, “Marks Sonrası Marksizmlerle Marks’ı Birbirinden Ayırmak Gerekiyor”, abç.  http://www.solfasol.org/?p=42 )

[7] Bir Marksist’ten örnek: “Dünkü yanlışların temelinde ise Marx’ın da yakasını kurtaramadığı pozitivist bakış açısı vardır ki, daha sonra biz de Markizsim’i bütünüyle determinist/pozitivist bir dünya görüşü haline getirerek pozitivizm içine düştük boylu boyuna.” (Nabi Yağcı, “Marks’ın Tembel Talebeleri”, http://www.solfasol.org/?p=23)

[8] Bir örnek: “Cumhuriyet modernleşmesi, geleneksel yapıyı bütünüyle tasfiye edip, yeni bir toplum modelinin inşasını öngörüyordu. Bu projenin mimarları iki kaynaktan beslendiler: Osmanlı’nın otoriter, merkeziyetçi ve devletçi yönetim geleneği ile Aydınlanmanın rasyonalist ve pozitivist anlayışı. Her iki kaynak da, modernleşmenin, yukarıdan aşağıya yöntemlerle, dayatmacı bir mantıkla ve seçkinler zümresi eliyle yürütülmesine cevaz veren, hatta teşvik eden bir niteliğe sahipti.” (Prof. Dr. Fazıl hüsnü Erdem, “Müdahale, Mücadele ve Müzakere Mekânı Olarak Kamusal Alan” abç. )

[9] Pozitivizm, Ötekileştirme ve Oryantalizm bağına Politik İslam’dan bir örnek:

“Siyasal İslamcılığı kavramsallaştıran İslamologlar, tıpkı selefleri oryantalistler gibi pozitivist paradigmanın o bildik imkanlarını kullandılar. Aslında yaptıkları basit bir adlandırma gibi görünüyor, ama adların ve adlandırmaların dönüştürücü özelliği kısa zamanda etkisini gösteriyor. Şerif Mardin’i dinleyelim: “Pozitivizm bir nüanslar bilimi değildi. Bir adlar bilimiydi. Herşey kataloglandı ve her şeyin mutlaka Flaubert’in ‘betisier’ dediği hiyerarşik bir düzen içinde ona verilmiş olan bir adı olması gerekiyordu.” (Bkz. Age., s. 25.)
Bundan hareketle denebilecek olan şudur: Siyasal İslam hakikatte batının İslamologlar aracılığıyla “Müslümanlar’ı ötekileştirme”si ve kodlayarak belli bir hedefe kilitlemesi teşebbüsüdür.”
(Ali Bulaç, “Ötekileştirme, Oryantalizm, Pozitivizm”)

[10] Etyen Mahçupyan’dan Pozitivizm aracılığıyla Oryantalizm ve Modernizm özdeşliği veya bağlantısı kuruluşuna bir örnek:

“Dolayısıyla oryantalizm denen ‘Batı hayalinde Doğu üretme’ yaklaşımı aslında modernizme içkin bir özellik...

“Bu bakış pozitivizmle de iç içe geçmişti. Medeniyetler skalasında Batı’ya en önde yer verilmesi ile birlikte, Doğu toplumlarının geleceği de Batı’ya benzemekle sınırlanmış oldu. Bugün kendilerini bilimsel açıdan ‘aydınlanmış’ gören birçok kişi, farkında olmadan hâlâ bu gizli pozitivist ve oryantalist yaklaşımın takipçiliğini sürdürüyor. Bu kişiler sadece Batı’da değil, bizzat Türkiye’de de mevcut...” (E. Mahçupyan, “Oryantalizm, Modernizm, Pozitivizm”, Taraf, 29.03.2009 ) 

[11] “İşte Berlin özünde yoğun bir faşizanlık taşıyan bu modernist/ monist zihniyete karşı çok müteyakkız bir filozoftu.” (R. O. Kütahyalı, “İsaiah Berlin’in Liberalizmi”, Taraf, 28.02.2009, abç.)

Tekçilik özdeşliğine bir de Politik İslam’dan örnek:

“Modern Batı da, tıpkı o dönemde olduğu gibi, bilimle mücehhez, "aydınlanmış" bir insan modeli üretmeyi hedeflemiştir. Bu insan modeli; tekçi, pozitivist, rasyonalist, geleneği ve başka bütün kültür ve anlayışları dışlayan ya da modernist potada eriten bir yapıda oluşacaktır.”

(Haksöz Haber, http://haksozhaber.net/okul_v2/article_print.php?id=2237 )

[12] Jakobenizm, tepeden İnmecilik, pozitivizme örnek: “Birçok BDP’linin zihninin CHP ile aynı kalıplandırıldığını düşünüyorum. Aynı pozitivist, jakoben, tepeden inmeci yaklaşımla bakıyor ve halka güvenmiyorlar.” (Doç. Dr. Bekir berat Özipek, http://www.aksiyon.com.tr/aksiyon/haber-27185-26-demokrasi-korkusu.html )

[13] Yine Mahçupyan’dan bir örnek: “Öte yandan modernliğin pozitivist ve oryantalist türü otoriter zihniyetten besleniyor.” (“Otoriterlik, Modernizm, Pozitivizm”)

[14] Mithat Sancar’dan bir Mutlak doğruların yanı sıra otoriterlik, oryantalizm, genellemecilik vs.yi kapsayan, birçoğunun bir arada bulunduğu bir örnek:

“Mahçupyan, bu duygularla girdiği tartışmaların büyük bir kısmında, tipik pozitivist bir tepki veriyor. “Demokrat bir tutum”a asla izin vermediğini çok iyi bildiği bu yöntemi, mesela BirGün gazetesiyle girdiği “polemik”te de kullanmıştı. Ben de, 28.8.2008 tarihli bir yazıyla bu tartışmaya katılmış ve Mahçupyan’ı şu sözlerle “dostça” eleştirmiştim:

“Öyle genellemeler ve çıkarsamalar yapıyor ki, bunların o çok önem verdiğini bildiğim epistemolojiyi darmadağın ettiğini de hiç hesaba katmıyor. Çok eleştirdiği ‘mutlak hakikat dili’yle konuşuyor; kendinden son derece emin, sesi ve sözleri hep en üst perdeden. Hani pek çok toplumsal ve siyasal kötülüğün kaynağı saydığı ‘modernist arif ve yargıç’ kimliğinin somut bir örneği haline geldiğinin de farkına varmıyor mu acaba?”

Mahçupyan ve bugün bu tartışmaya katılanların büyük bir kısmında eleştirdiğim, oryantalizm koktuğunu söylediğim yaklaşım tam da burada temelleniyor. Aşırı genellemecilik, toptancılık ve indirgemecilik, meseleleri anlamayı değil, birilerini mahkûm etmeyi hedefleyenlerin yöntemi olabilir ancak. Bu yöntem, demokratik kültüre ve çoğulcu siyasete giden yolları fena halde tıkar. Zira otoriter bir epistemoloji ve totaliter bir metodoloji üzerine “demokrat bir zihniyet ve siyaset” inşa edilemez. Bu tarzla, en fazla “konjonktürel demokrat tutumlar” (Taraf, 24.12.2009)

[15] Konuyu dağıtmamak için geçici olarak böylebir tanım yapıyoruz. Burada önemli olan sadece farklı kategorik özelliğine dikkat çekmektir. Aydınlanma’nın ne olduğu zaten bu yazının ana konusu sayılabilir.

[16] Burada söz konusu olan elbette analitik bir ayrım değildir. Toplumun örgütlenmesine ilişkin bir ayrımdır.

[17] Konu ile daha ayrıntılı bilgi için bakınız: Harvey J. Kaye, İngiliz Marksist Tarihçiler, s. 55-56

Dipnot Dergisi Üçüncü Sayı Kapak
Demir Küçükaydın tarafından Cts, 11/20/2010 - 07:38 tarihinde

Dipnot Dergisi 3. Sayı ile Yeniden Aramızda!

Çıkardığı ilk iki sayı ile ses getiren Dipnot Dergisi yeni sayısıyla bayilerdeki yerini aldı. Türkiye’de lafı sıkça edildiği halde henüz layıkıyla tüm boyutuyla derinlemesine ele alınmamış bir konu olan pozitivizmi dosya konusu yaparak elini taşın altına sokan dergi, çok önemli bir tartışmaya bizi davet ediyor.

Yeni muhalefet geleneğinin pozitivizmi eleştiri konusu yapıp yöntem tartışmalarını yürüttüğünü biliyoruz. Fakat bu tartışmaların yeni türden bir pozitivizme ve bilimciliğe ivme kazandırdığı da bir gerçek. Dipnot Dergisi bu gerçekliğin farkında olarak Türkiye’deki ilk kapsamlı pozitivizm sayısı ile önemli bir boşluğu doldurmaya aday. Bir imkan olarak pozitivizm eleştirisinin dayandığı epistemolojik konum nedir?

Öte yandan, pozitivizme ilişkin, hakim ve bir o kadar da eksik bir algılanışı hedef tahtasına oturtup bunu aşmaya çabalayan dergi, pozitivizmin salt epistemolojik bir mesele olmadığının altını da kalın bir çizgiyle çiziyor. Kapitalist modernitenin toplumsal gerçeklik rejimini oluşturan-meşrulaştıran konumuyla pozitivizmi, bir toplumsal proje, bir sosyal teori biçiminde ele alarak, sıkıştırıldığı epistemolojik alandan çıkartıp özgün bir duruşu konumlandırıyor. Bugün pozitivizmi eleştirmek toplumsal muhalefet için neden önemli? Sistem dışı hareketlerin yöntem arayışlarının günümüzde bir anlamı var mı? Kürtlerin bu arayışlara bir katkısı söz konusu olabilir mi?

Derginin pozitivizm sayısı referans bir sayı olmayı hak ediyor. Hem pozitivizm ve eleştirilerine dair derli toplu bir içeriğe imza atması hem de bu literatüre yön veren düşünürleri bir araya getirmesi ile dergi orijinal bir çalışma sunuyor.

Yeni solun ses getiren projelerinden “Çokluk” fikrinin yazarı Antonio Negri Dipnot Dergisi için özel bir makale ile bu sayıya katkıda bulundu. Yine bu alanda yetkin yazarlar dergi için pozitivizmi tartışmaya açtı. Immanuel Wallerstein’dan Zeynep Gambetti’ye, Ahmet İnam’dan, Çağlar Keyder’den Necmiye Alpay’a pek çok yazar bu sayıya katkı sundu.

Dipnot Dergisi bayilerde !!!

coşkun edip soykan tarafından Cts, 11/20/2010 - 11:04 tarihinde

merhaba sevgili demir küçükaydın facebookta köxüz bölümünde gürsel arkadaş hastahaneye yattığınızı yazmıştı geçmiş olsun sağlıklı yıllar diliyorum;kavramların gelişim süreçlerini, birbirinden farklılıklarını öğrenmek benim düşünceme göre dünyayı anlamlandırmanın ,anlamanın bir basamağı kavramlarla anlıyoruz dünyayı,evreni ya da anlamaya çalışıyoruz ki bu kavramlar öyle bir kavram üreteyim dedikten sonra çıkmıyorlar,kavramlaştırmanın dayandığı maddi bir temel ve gelişim süreci var ve her kavram kendi disiplini içinde kullanıldığında daha doğru anlamlandırmalara varılabiliyor...bunu öğrenmek güzel

coşkun edip soykan

factoryzoutlet tarafından Cum, 10/17/2014 - 04:53 tarihinde

Along with the obvious higher cut, the outsole has also been given a basketball makover, seen in its herringbone traction pattern. nike basketball shoes And based on these two samples, there will be both Fuse and traditionally constructed versions. Let us know what you think of this new take on the Nike Lebron 10 Roshe. Is it a fitting entry into the popular series?
He obliges, but there's a small problem — it ain't no Nike, though.In the short clip below shared jordan release by Team Kanye Daily, Mr. West is seen giving this fan the GREATEST LEGIT CHECK OF ALL TIME. Unfortunately, this young man's sneakers are fugazi, and Kanye kevin durant shoes is quick to let him know. Hopefully he didn't break bank on a pair from the second-hand market.
Recently released overseas, this Varsity Red/White SB Stefan Janoski is nike hyperdunk 2013 expected to hit stateside retailers soon.Originally scheduled for an online release from Nike Store last Saturday, it appears Nike's online shop will be dropping the anticipated "Yeezy" kd 5 colorway of the Air Foamposite Pro tomorrow. Just added to their launch calendar, Nike reports that the latest coveted Foam colorway will release Friday, April 25th at kobe shoes the somewhat unusual time of 7:00PM EDT. So sleep in and get your chance at the Yeezy nike lebron Foams tomorrow night.
This weekend you'll have your first chance ever to purchase the long sought after "Knicks" colorway of the Nike Air Flightposite, originally a PE for Allan Houston. To celebrate the occasion, we just so happen to have a card with Allan wearing said PE to lead kobe 8 off this week's Kicks on Cards collection. While you'll still have to keep looking for a vintage pair of his rare PE version with 20 embroidered on Nike Kevin Durant 4 each shoe, at least this excellent colorway is finally available. Who plans on picking up a pair?
After being teased yesterday, Nike Elite Youth Basketball has unveiled their lebron 10 own exclusive edition of the KD 6 Elite today. The shoe features a multi-color upper and purple trim, along with a printed lining and Swoosh. The tongue jordan 11 features the EYBL logo.This marks the second straight year we've seen an EYBL Elite edition of the KD. Unfortunately though, last year's didn't see an official release, air jordan shoes so while there's no further info at this time, don't be surprised if this one remains exclusive to the players.