“Cemevleri ve aleviler” başlıklı eleştiriye yanıt

“Alevilik Sorunu Nereden Kaynaklanıyor” başlıklı yazıma eleştirel düşüncelerini yazan dosta kısada olsa yanıt vermek istiyorum.

Janette HABEL. “Yahudi Meselesi ve Marksistler” adlı kitabında Isaac DEUTSCHER’in Marks için “Yahudi olmayan Yahudi” dediğini yazar. Bu son derece beğendiğim isabetli bir terimdir. Bu terimi ben, Marksın “Kapitalizm ile komünizm arasında kalan devrimci dönüşümler dönemi” diye tabir ettiği, “Geçiş döneminin” devletin biçimi olan “Proletarya Diktatörlüğünü” anlatırken kullandığı o cümleyi Aleviliğe uyarlayarak, “Alevilik din olmayan bir dindir” diye söyler dururdum. Bu kavramın kişi için de kullanılması benim için çığır acıcı oldu. Bilindiği gibi Marks Yahudi kültürünün etkin olduğu bir ailede, o kültürle yoğrularak yetişmiş, Yahudiliğin kurtuluşunun bulunduğu topluma asimile olmasıyla sağlanacağını savunan biriydi, bu yüzdende kendini Alman, ateist hissediyordu. Ama bir kişinin kendi hakkında beslediği düşüncelerine bakılarak karar verilemez, bu yüzden, Isaac Deutscher’in bu saptaması Marksa rağmen doğrudur. Kültürler bir iklim gibidirler, farkında olmadan etki alanındaki canlı cansız her şeyi etkiler. Bu yüzden, Kızılbaş-Alevi kültürel ikliminde yetişen kişiler, ne kadar Marksist olmaya çabalasalar da o iklimin etkilerini üzerlerinde taşırlar.

Bunu Adana Askeri Cezaevinde, Kemal PİR’le komşuluk ederken çok iyi anlamıştım. Kemalle ranzalarımız yanyanaydı. Hemen hemen aynı emsal, aynı dönemin ürünleriydik; o zamanlar 23 bilemedin 24 yaşlarında kendini sosyalist harekete adamış devrimcilerdik, aramızda bir iki yaş farkı olsa da şekil şemal olarak birbirimizden farkımız yoktu; boylu postlu benzer yapıda insanlardık. Kemal gil o zamanlar bol bol ulusal sorun üzerine yazılar okurlardı; tabi o zamanın modasının bir gereği olarak en çokta Stalin’inkileri okurlardı. Hatta belki bizden de daha fazla okurlardı. O zamanlar Marksizm’e gönülden bağlıydılar. Fakat bir şey gözlemlemiştim, o zaman genellikle Siverek’ten bizden bariz olarak çok daha yaşlı militanları geliyordu. Bunlar genellikle oradaki yerel otoritelerle savaşta yakalanmış militanlardı. Kemale sonsuz bir saygı, feodal bir bağlılık gösteriyorlardı. Dışardan gelir gelmez Kemali görünce hemen onun eline sarılıp, yerlere kadar eğilerek, elini öpmeye çalışıyorlar, onun yanında pür dikkat hazırolda duruyorlardı. Bu bir beş deyince, bir gün edemedim Kemale sordum “Ya Kemal” dedim “merak ettim siz bu insanlar üzerinde feodal bir otoritemi kuruyorsunuz, bu insanlar yaşça senden çok daha büyük oldukları halde karşında elpençe divan duruyorlar; bu ne Allah aşkına” dedim. Kemal biraz düşündü, “Rıza” dedi “bunları senin yanında yaşayınca bende çok sıkılıyorum, eriyip akıyorum adeta ama neylersin ki Kürt kültürü işte bu. Bir ağa yada şeyh ölünce onun yerine on yaşında biride geçse, altmış yaşındaki gelip ona secde ediyor, ağayı şeyhi kaldırdık, millet bizi onun yerine koydu, bunu yapmalarını engellesek mutsuz oluyorlar” dedi. “Buda biraz işinize geliyor, galiba” dedim, şöyle biraz düşündü, gülerek “şimdilik bir zararı yok” dedi.

Sonra kendi kendimi düşündüm. Ben “Selman keşkullahtan geldi Hu diye içeri girdi, Kırklar ile beraber Muhammed’de ayağa durdu” diyen eşitlikçi bir kültürden geliyordum. Onlar Marksist klasikleri belki bizden daha fazla okuyorlardı ama okuduklarımız aynı olsa da onlardan anlayıp, yorumladıklarımız aynı değildi. Bunu Kemalle kaldığımız sürede çok iyi görüp anlamıştım. Tarih içerisinde “Işık Tayfası”, “Kızılbaş”, “Bektaşi” “Alevi” tabirleri ile anılarak bugünlere gelen kültür ile diğer kültürler yada dinler arasındaki farkı anlayıp anlatmaya çalışanlar sorunu bugüne kadar yanlış bir yerde arayarak boşuna yoruldular; bence fark kelamdan değil bu gurupların yaşadığı toplumsal yapıdan kaynaklanıyordu.

Kızılbaş-Alevi kültürünü oluşturan halklar çoban kavimler olduklarından medeniyet denilen, insanlığın tarımı keşfetmesiyle, efsanelerin diliyle konuşursak buğdayı yeyip, cennetinden kovulmasıyla başlayan köleci toplumu hiç yaşamayan, köleci topluma geçemeyen toplumlardı, bundan dolayda ortaklaşacı, birey özgürlüğünün, kadın özgürlüğünün egemen olduğu bir yaşam biçiminden geliyorlardı . Özgür bir insanla, kuşaklar boyunca bunu içselleştirmiş bir köle, gökten inen vahi bile olsa aynı kelamı duyunca aynı şekilde anlamazlar, anlayamazlar. Bu eşyanın doğası gereği böyledir. Örneğin Kızılbaş kültürünü yaratan topluluklar içerisinde önemli bir yere sahip olan Türkmenler göçebe çoban kavimlerdi, kadınla erkek birbirine eşit, hatta kadın kültürel olarak belki eşitlikte biraz daha eşitti. Türk yaradılış destanına bu açıdan bakın . Bu yüzden “Türkçülüğün esaslarında” Ziya GÖKALP döne dolaşa “Türkler dünyanın en feminist toplumlarıdır” der. Bu gerçeğin bir yanıdır ama bu onların ırkı özünden değil, toplumsal yapılarından-yaşayışlarından gelir, bu acıdan bugün Aborjinler, Kızılderililer de böyle “feminist” topluluklardır. “İnsanların yaşamlarını belirleyen şey düşünceleri değil, aksine düşüncelerini belirleyen toplumsal yaşamlarıdır” sözü güzel olduğu için değil sahici bir gerçeği ifade ettiği için doğrudur.

Hâce Bektaş’in “Derya ne kadar geniş olursa olsun herkes kabı kadar alır” sözü bu açıdan önemli bir Hakikati ifade eder. Biz bu deryadan kabımız kadar alıyoruz. Bektaşi –Kızılbaş – Alevi kültürel ikliminde yetişmiş birinin kabı diğer kültürlerde yetişmiş birinin kabıyla aynı olmadığından dolayı, o ne kadar Alevi değilim, Komünistim dese de yorumlarında bu kabın etkileri mutlaka vardır. Önemli olan siz onu görecek gönül gözüne sahip olun, onu hemen her yerde görüp anlarsınız.

İşte Alevilikle diğer dinler yada kültürler arasındaki farklılık buradan doğar; özgür insanla köle, özgürlüğüne aşık kişiyi yücelten toplumların kültürüyle, köleci topluma dayanıp köleciliği içselleştiren, kölenin köle sahibine kayıtsız koşulsun itaatini, bağlanmasını savunan bir kültür aynı olmaz; istese de olamaz. Bunlar sözel olarak aynı gibi görülen sözleri bile farklı farklı anlayıp anlatırlar. Alevi kültürü üzerinde yükselen Alevi-Tekke edebiyatının özü budur, örneğin şöyle diyor bir Alevi ozan: “Akıttım gözümden yaşı /Gör kimdir eyleyen işi / Kul olur ise bir kişi / Bu mülke sultan olur mu” . Alevi söylencesi bu mülke kişinin sultan olmasını söyleyen, insanı yücelten bir yaşam biçimin felsefesidir. Seyh Edip Alinin “Ey oğul. İnsanı koru ki devlet yücelsin” dediği zaman köleliğin kulluğun hüküm sürdüğü dünyada daha insan kavramı bile gelişmemişti; Avrupa ortaçağını yaşıyordu, Allah’a yalvarmak için bile aracı kullanılıyordu.

Konuya eleştirel yaklaşıp, aksi sözler söyleyen birine, benim düşmanca bakacağım söz konusu olamayacağı gibi, Sezar’ın hakkı Sezar’a bu kültürde eleştiriye kem gözle bakmaz, bakmamıştır da. Aksini söyleyen varsa beri gelsin, bu bilgi eksikliğinden kaynaklanmıyorsa haksızlık olur. Bu kültürde Yunus Emreden, Kaygusuz Abdaldan buyana bilinen tarihlerden bir çizgi çekin, Sünni dininin, başta tanrı anlayışı olmak üzere, tümüne yergi deyişleri yazarak kendini var etmiştir. Buna örnek arayacak olanlar İsmet Zeki EYÜPOĞLU’nun “TÜRK ŞİİRİNDE TANRIYA KAFA TUTANLAR” adlı şah eserine baksınlar; orada bunun çok güzel örneklerini bulacaklardır. Ben sözü fazla uzatmadan bir tadımlık söyleyip geceyim.

Kaygusuz Abdal 1341 yılı ile 1444 yıllarında yaşamış. “Kıldan köprü yaratmışsın /Gelsin kullar geçsün deyü / Hele biz şöyle duralım / Yiğit isen geç a tanrı” diyor. Hatta daha da ileri gidip “ Anan yoktur atan yoktur sen benzersin piçe Tanrı” deyi veriyor. O zaman eleştiriyle ilgili sözü daha fazla uzatmadan, bu kültürde yetişmiş bir ozanın şu dizesini de anarak sözü tatlıya bağlayalım “Cahil meclisinden firar eyledim / Kamil meclisinde karar eyledim / Övdüler beni zarar eyledim / Tenkit edilince karımdır bilim.” Bu kültürde eleştireceksin ama, mümkün olduğu kadar sözünü pişirip diyeceksin, pişmemiş, kem sözler söylemeye dikkat edeceksin, o kadar. Eleştiri başımızın tacıdır.

Bu kültürde, sanılanın aksine Alevi doğulmaz Alevi olunur. Harabi gibi, Hilmi Dede Baba gibi nice ulu ozan böyle, Alevi bir ailede dünyaya gelmedikleri halde aklı balik olunca Alevi olmuşlardır. Alevi köyünde yada çevresinde yetişmiş, Aleviliğe meyleden kişilere bu kültürde Muhip derler. Muhip bizim literatürümüzdeki parti taraftarı, parti sempatizanının özdeşi olan kişiye denir. Bu kişi, büyüyüp evlendikten sonra, yola girmeye meylettiği zaman yani partiye üye olmak istediği zaman, kendisi gibi bir yol kardeşi (Musahip) bularak dördü bir, kendilerine askeri bir eğitim verecek olan bir rehber bulup, onun yol göstermesiyle askeri bir eğitimden geçerler, bu hazırlıktan sonra bir Cem Ayını hazırlayarak kendini yola alacak kişinin (dedenin) önüne getirilirler. Askeri düzeyde eğitimden geçmiş (Yolun bilgisini almış) olan bu dört canı rehberleri yakalarından tutarak cemde dedenin önüne getir ikrar verip ikrar alırlar. Ceme katılan halkın bir ihtirazı yoksa dede onları yola alır; yola giren kişiler artık ölmeden önce ölmüşler yeni yeniden doğup yeni bir hayata başlamışlardır. Yol dilinde bunlara Talip denir; biz buna parti militanı-üyesi diyoruz. Alevi olan taliptir. Dedenin aslı görevlerinden biride bu taliplerin gelişmelerinden sorumlu olmasıdır. Talibiniz kalmamış, size talip olmak isteyen kitleniz yoksa dedeliğinizin de bir gereği kalmamıştır, işte o zaman dedeliği bırakırsınız. Babam gilin bağlı olduğu Yakup Abdal ocağının başına böyle bir şey geldiğinden dedeliği bırakmışlardı. Amcamla Sünnileşen eski taliplerinin ziyaretine gittiğimizi, o köylerde ahbapları olduğunu bilirim. Ana tarafımdan Acırlıoğlu dede ise dedelik hizmetini ölene kadar yürütmüştür. Buna hizmet yürütmek denir. Dedeliğin bırakılmasını bu açıdan değerlendirmekte fayda var. Bu açıdan babanızdan duyduğunuzu söylediğiniz “hiç kimse alevi olamaz” sözü bu günleri kastetmiş olsa bile gerçeği ifade eden bir söz değildir kanaatindeyim. Olabilir yaşatıla bilinir, umutsuz olmamak gerek.

“İslim köyü” diye bir Alevi köyü biliyorum ama, yazdığınız gibi Tercan yöresinde “Kistim” köyünü duymadım, soruşturacağım.

Dersim olayları konusunda bende babanız gibi düşünüyorum, bunun merkezi devlete vergi vermeyi, asker göndermeyi kabul etmemekten çıkmış olabileceğini sanıyorum. Çok araştırmadım ama bilgilerim bu yönde. Merkezi devlet olmuşsanız, her otonom yapıyı buna bağlamaya çalışırsınız. Tarihsel, toplumsal koşulların bir sonucu olarak ta buna direnenlere karşı savaşı merkezileşen yapı kazanır. Nazım Hikmetin “Şeyh Bedrettin Destanında” çok güzel betimlediği gibi “Tarihsel, sosyal, ekonomik şartların zarurî bir neticesi bu / deme bilirim! / O dediğin nesnenin önünde kafamla eğilirim / Ama bu yürek o, bu dilden anlamaz pek. / O, hey gidi kambur felek, hey gidi kahpe devran hey”, der” Bizde hep bir ağızdan aynı türküyü söyleriz ama tarihin akışını tersine çeviremeyiz. Nazım yazsa, Kronstadt için ne yazardı bilmiyorum ama ne zaman Kronstadt dense yüreğimin iki yanı birden yanar Ruhu Su’nun o güzel sözleri çınlanır kulaklarımda hep “Ölen ben öldüren benden”.

Alevilerin Diyanet İşleri Başkanlığının kaldırılmasını istemediği sözünüzün bir bilgi eksikliğinden kaynaklandığından emin olduğum için üzerinde fazla durmayacağım. Bu konuda Bütün Demokratik Alevi kuruluşları adına Hacıbektaş Postişini, Velayettin ULUSOY’un 05.01.2008 tarihinde yaptığı basın açıklamasının okunmasını yeterlidir; orda her istemleri apaçık belirtilmiş. Bu bütün Alevi sitelerinde var, örneğin derneğimizin web sitesinin de şu adresi ziyaret etmeniz yeterli: http://www.pirsultan.net/haber_detay.asp?ID=2099
Ayrıca Velayettin ÜLUSOY’la Ahmet KOÇAK’ın yapıp SERÇEŞME Dergisinde yayınladığı mülakat (konuşma)da ilginç, söz buraya gelince mutlaka okunmalı.

“Demokratik Cumhuriyet” Talebi’nin içinin neyle doldurulduğu, neyle doldurulacağı üzerinde tartışılmalıdır. Öncelikle bu öneriyi yapanlarında demokratik bir işlerliğe kavuşması gerekir. Demokratik Alevi Hareketi epey bir zamandır “Türkiye Laik Değil Laik Olacak” şiarını dillendirip, bunun mücadelesini veriyor. Demokratik Cumhuriyeti talep edenlerin Demokratik Alevi Hareketinin, Zorunlu Din Derlerine karşı verdiği mücadelede, Cem evlerinin ibadet yeri olarak kabul edilmesi için verdiği mücadelesinde bir desteğini gördünüz mü hiç. Bu garip değil mi? Bu kesimlerin belediyeleri elinde bulunduğu illerdeki Belediye Başkanlarının bir Cemevi yapımını sağladığını vs vs görüp işittiniz mi? Demokratlık, Demokratik Cumhuriyetçilik böyle mi hayata geçirilir. Biz dostuz, dost olduğumuzu bilirsiniz bu babda fazla söz söylemek istemiyorum ama herkes öncelikle kendi kendine bir bakmalıdır. Tanıdığım Sosyalist Öncülerin, Kızılbaşlığı- Aleviliği hiç bilmediklerini acı bir gerçek olarak görerek öğrenmiş biriyim. Bir şey bilmeden, anlamaya çalışılmadan, sevmeden anlaşılmaz; bu köklü bir öğretidir, anlamak için emek vermeyi gerktirir.

Yargılamak kolay, anlamak zordur. Sosyalist öncüler camiasında Dr. Hikmet Kıvılcımlı ile Erdoğan Aydın gibi bir iki kişiyi bunun dışında tutuyorum, Aleviliği anlamak için inceleme zahmetinde bulunmuş olan yoktur. Yazınızda da sizin beni iyice anlamadan yargıladığınızı gördüm. Yazınızın son cümlesinde şöyle diyorsunuz: “Siz yazınızda bazı konularda tartışılmasını dahi ayıplamışsınız”. Pes doğrusu. Ben, bazı konular dediğiniz, Cemevlerinin yada Cemin hatta hatta Alevilikle ilgili her hangi bir şeyin eleştirilmesini ayıplamak şöyle dursun, bu konularda çok eleştiriler yapmış biriyim. Böyle şey olur mu? Benim bu tarihten sonra ayıp dediğim insanlar, “Cem evine ibadet hane denmesini kabul etmeyiz, böyle derseniz iç savaş çıkar” diye aba altından sopa gösteren bir tutum içindedir. Ben bunu ayıplıyorum. Sizce bu zamandan sonra “Cemevleri ibadet yeri derseniz iç savaş çıkar” demek ayıp değil mi, bu bir eleştiri mi? Örneğin sizin Önerdiğiniz Demokratik Cumhuriyette, Zorunlu din dersleri, Cemevleri konusunda bir açılım var mı? Neden yok diye sorguladınız mı?

Bugün Cemevleri sadece ibadet yeri olmayacak. Alevi inancının eğitiminin verileceği, dedelerinin yetiştirileceği, cenazelerinin kaldırılacağı bir yaşam merkezi olacaklar. Solculuk adına bu isteğe burun kıvırmak doğru olamaz. Bu istek Alevi burjuvalarındır vs gibi bir söylemle, sözde solculuk edip, bu haklı talebe seyirci kalmak doğru bir tutum değildir; bu aslında güçlüye haksıza hizmet etmektir. Burjuvalar da haklı bir istekte buluna bilirler, devrimciler bazı süreçlerde büyük burjuvaları, küçük burjuvaziye vs karşı desteklemişlerdir; Lenin Rus Sosyal Demokratlarının Görevleri adlı makalesinde bunu açık olarak yazar.

Düşüncelerin serbestçe sergilenmesi her zaman için iyidir. Sol bu konuda Stalin döneminden başlayarak, kendi demokratik olmayan yapılarının sahici bir eleştirisini yaparak işe başlamalıdır. Hatta geç bile kalmıştır.

Saygılarımla.

Rıza Aydın

aleviler ve demokratik cumhuriyet

rıza can,
ilk önce beni yaraladığınızı ifade etmek isterim. çünkü siz diyorsunuz ki: "yazınızda da sizin beni iyice anlamadan yargıladığınızı gördüm."
böyle bir şey mümkün olamazdı o yüzden yaptığım yorumu tekrar okudum. ve şimdi o yorumu sizin de tekrar okumanızı isteme hakkım var. ben size yönelik tek bir cümle sarf ettim. ve o cümle de "lütfen yanlış anlamayın" ve hani "biz dostuz" türünden çekinceler ifade etmektedir. ben en çok yanlış anlaşılmaktan korkarım ve o yüzden de okuduklarıma hele hele yorumladıklarıma ve yorumlarıma da dikkat ederim. bakın yorumuma baştan sona hep yanlış anlaşılma korkusu ve çekincesi sinmiştir oraya...
ben sizi dosdoğru anlıyorum çünkü yazdıklarınızı takip ediyorum ve sitedeki diğer yazar sayın haşim arkadaşı da öyle... benim çekingen olma nedenim tamamen sizden ve bir önceki yazınızda yeralan emir kipleriyle ifade edilen düşünceye karşı tek ve yalnızca tek bir cümleden (ki o cümle de bir çekingenlik kaydı vardır) ibarettir. hatırlarsanız siz bir önceki yazınızda şu ifadeler sarf etmiştiniz:
"Sözün özü şu ki, Alevi- Kızılbaş geleneği ibadetini Cem ayinlerinde yapmakta Cem yapılan yerlere de Cemevi demektedir; yüz yıllara dayanan toplumsal yaşamlarından çıkmış , tarihsel bir olgu olarak bu böyledir. İnanca-insana saygılı her insan bunu böyle kabul etmek zorundadır. Bunun tartışması bile olmaz."
"Aleviler cemlerinde ibadet etmiyorlarsa ne yapıyorlar peki? Yada Alevinin Cem yaptığı mekan Alavinin ibadet yeri ibadetgahı değilse nedir."
"Alevilik böyle tarihi - toplumsal bir gelenektir. Bunun hala tartışılmasını yapmak bile ayıptır. Hiçbir ölçüyle bağdaşmaz."
ben de bu cümlelerden sonra çekingen davranarak düşüncelerimin bir kısmını size yorum olarak aktarmıştım. yani ben sizi yanlış anlamıyorum aksine siz beni yanlış anlıyorsunuz.
insanları yanlış anlamak da geleneğimizde ayıptır ve bu ayıbı her ikimiz de biliyoruz o yüzden dikkatliyizdir, özenliyizdir. çünkü bizler sevgi dinindeniz değil mi? o yüzden size karşı hiç bir kötü düşüncemin olmadığını bilmem nasıl söylesem? yapacak bir şey yok görüp beklemekten başka...
ayrıca,
sizin beni yanlış anlama olanağınız daha yüksek bir olasılıktır çünkü siz beni bu konuda hiç tanımıyorsunuz, çünkü benim düşüncelerim daha önce tarafımdan ifade edilmemiştir. sadece bir kaç cümle ile tanımanıza izin verdim. ve belki de ilerde muhabbet ederiz diye içimden geçirmiştim ve hala da öyle düşünüyorum.
haklısınız ben sayın ali yıldırım'a sorduğum soruda "aleviler eskiden diyanetin kaldırılmasını istiyorlardı...." diye başlayan sorumu ifade ederken tüm alevileri kastetmemiştim. burada bir çoğunluk olarak ve aslen de hareket halinde olan bir çoğunluk olarak bu tümceyi ifade etmişimdir. ve bu konuda sayın haşim arkadaşın sizin de yukarda bahsedip bir adres verdiğiniz talepler manzumesini okumuş ve de memnun olmuştum. demek ki bir kısım aleviler hala eski devrimci demokratik taleplerinde ısrarlıdırlar. ve ben bunu dahi haşim canın köşesinde okumuştum. pek çok alevi akademisyenle de kişisel muhabbetim olduğu ve bu konularda bilgisizliğimi de "yeteri kadar" deyip kabullenirim. benim oradaki kişisel eleştirim sayın ali yıldırım'a yönelik olarak sizi de ilgilendirmektedir diye düşünerek yazılmıştı. en azından bilgilendirmek istedim.
"cemevleri ibadet yeridir derseniz iç savaş çıkar' demek ayıp değil mi, bu bir eleştiri mi?"
diye bana soruyorsunuz. sanırım daha önce yaptığım yorumdan sonra bu soruyla karşılaşacağımı tahmin etmiyordum. demek ki benden kaynaklı bir eksik bildirim sözkonusu. cevap vermeye çalışayım:
ben yukarıda bahsi geçen şahsı tanımıyorum ve sizin de anlattığınız kadarıyla bir alevi olduğunu öğreniyorum. o yüzden ben bu soruyu şahıslardan bağımsız olarak cevaplayabilirim. ama siz derseniz ki ben bu düşünceyle değil, bu şahısla ilgili olarak böyle söylüyorum o zaman iş haliyle değişir. yani ben boş yere yazmış olurum. o yüzden de boş yere yazıyorum bile bile...
yukarıdaki ifade ya bir tehdit ya da bir kaygı amacıyla söylenmiş olabilir, ben bilemem. eğer tehdit ise cevabım çıkacağını sanmam ama çıkarsa da çıksın olur. eğer kaygı ise ona kaygılarınızda haklısınızdır derim. ama bu sözleri sarf eden kişiyi ayıplamam. çünkü orada çok ciddi bir durum vardır. tehdit de ciddidir, kaygı da... sanırım siz ayıplarken şunu demek istiyorsunuz: cemevleri ibadet yeridir bunu ilgili şahıs bilmekte ama türlü öznel nedenlerle bunu kabul etmeyerek ayıp etmektedir. ama bu türlü yaklaşım da bana doğru gelmemektedir. şimdi ben babamı ayıplasam olur mu, hiç de olmaz. tersine o bana göre en doğrusunu ifade etmektedir. ve ben de zaten onun düşüncelerini paylaştım sizinle...
bu arada ilgileneceğinizi söylediğiniz köy kistimde beş-altı yıl öncesine kadar cemal dedenin ocağı hala açık olduğu bilgisi bize gelmişti. ama babam pek gitmek istemiyor, fırsat yaratırsam ben gitmeyi düşünüyorum. geçen yıl da o köyde bir cemevi açıldı, ve büyük ihtimal cemal dedenin ocağı orada tütüyordur diye düşünüyorum. google arama çubuğu ile bilgiler edinmek mümkün. ben de oradan epey faydalandım. (cemal dede benim öz dedem, onun da babası hüseyin dede, ve öyle gidiyor babamın soyağacı listesi)
gelelim demokratik cumhuriyete...
"Örneğin sizin Önerdiğiniz Demokratik Cumhuriyette, Zorunlu din dersleri, Cemevleri konusunda bir açılım var mı? Neden yok diye sorguladınız mı?"
bu soru ilk önce benim cahil olduğum ve sorgulamadığımı peşinen kabul üzerine kurulu, öyle değil mi? (bakın sizi yanlış anlamıyorum.) çünkü siz bir açılımın olmadığını görmüş oluyor ve ben görmüş olmuyorum üstelik bunu sorgulamıyorum da, öyle mi?
anlaşılan oldukça hafife alınıyorum, öyle olsun!
benim önerdiğim demokratik cumhuriyette hiç bir zorunlu ders yok. sizi bu cümle tatmin eder mi acaba? hatta daha da ileri gidelim, zorunlu derslerin okutulduğu bir cumhuriyet demokratik olamaz. cemevlerine gelince isteyen istediği dine inanır ve örgütlenir. demokratik cumhuriyet her şeyden önce tutarlı laisizm demektir. o devletin dini, etnisi, tarihi, kültürü, sanatı olmayacağı gibi dili de olmaz. hatta bir adım daha ileri gidelim coğrafyası dahi olamaz. çünkü bu talep gerçekleşme yoluna girdiğinde dahi savunanların coğrafyasına sığmaz, taşar.
demokratik cumhuriyet özgür yurttaşlar topluluğuna dayanır onu belirleyen de yurttaşların hak ve özgürlükleridir o kadar. her yurttaş istediği dili konuşur, bir dine inanır veya inanmaz, bir etnik kabulu olur veya olmaz, hatta ulussuz dahi olabilir. ama cumhuriyet bu yurttaşların hiç bir özelliğini kendinde karakterize etmez. onu karakterize eden tek şey yurttaşların hak ve özgürlükleri olan topluluktur. bu özellikler (aslında siyasal alandan uzaklaştırılmış özel alanlardır) demokratik cumhuriyetin bir özelliği değildir onun özelliği demokratik bir ulus tanımından gelmektedir. bu devlette baskı da vardır, jandarma da mahkemeler de... ama bu özel alanların siyasal alana çıkarılmaması içindir. eğer bir yurttaş diğer bir yurttaşın özel alanına cebir veya hakaretle baskılama yapıyorsa o yurttaş cezalandırılır. ve bu cumhuriyet son derece basittir. bunları kısaca garson veya geçici görevliler veya halk milisi şekillerinde ifade etmek gerekir.
ve aslında bunları sizin de bildiğinizi bilerek söylemekteyimdir, işin tuhaf tarafı da budur.
ama siz sordunuz ben de söyledim.
ama bu düşünceler benim özgül düşüncelerim değildir. ta marxizmin köklerinde bulunan düşüncelerdir. ben bu düşüncelere bağlıyımdır. sizin şu konuda yönlendirmeyi denemek istiyorum: devlet dilsiz, dinsiz, etnisiz, vs. olmalıdır. ve bu düşünce sizi doğrudan demokratik cumhuriyete götürür. o yüzden mesala sitemizdeki temel metinler bir değer kazanmaktadır.
"Düşüncelerin serbestçe sergilenmesi her zaman için iyidir. Sol bu konuda Stalin döneminden başlayarak, kendi demokratik olmayan yapılarının sahici bir eleştirisini yaparak işe başlamalıdır."
hayatımın hiç bir döneminde stalinci olmadım ama ona karşı şerbetli de değilim. ilk önce sizin andığınız öndere (hikmet kıvılcımlı) bağlı kaldım, sonra da troçki'ye... (sanırım kendim hakkında bu kadar bilgi kafidir.)
demokratik cumhuriyet programımız tek tek güncel sorunlarla ilgilenmemektedir ve aslında bu zayıf gibi görünen şey onun güçlü tarafını oluşturmaktadır. (demokratik ulus tanımı konusunda biraz düşünürseniz bunu da anlarsınız diye umut ediyorum.) ve aslında yukarıda kısaca cemevleri ve zorunlu din dersi konusunda bir yorumda bulunuyorsam baktığım ve savunduğum programdan dolayıdır. (ki cemevleri konusundaki düşüncemi önceki yorumumda ifade etmiştim: burjuva bir talep dahi olsa desteklerim.) ama burada babamla da karşı karşıya geldim. ben cemevleri için imza vermeme rağmen babam vermedi ve siz onu da maalesef yanlış anladınız. babam demokratik cumhuriyeti savunsaydı imza verirdi elbet ama o bir alevi olduğu için imza vermedi. siz de lütfen bunu anlayın! ve önceki yorumumda size babam hakkında bir ipucu da vermiştim, o bir bilgedir diye... cahil hiç değildir. türkçeyi, zazacayı, kırmançı ve sorani yi bildiği gibi osmanlıcayı ve arapçayı da bilmektedir. örneğin kuranı arapçadan okumuştur (dede kuranı). ama hala bir geleneksel alevi olarak yaşamaya çalışmaktadır. o kadar yıl işçilik yapıp emekli olduktan gayrı eski yaşamına iç çekerek ve zaman zaman (dersim anıları sözkonusu olduğunda) ağlayarak aleviliğe yanmaktadır.
yani sizin sandığınız gibi o talipsiz kalmamıştır, o talibin artık talip olmadığına hükmetmiştir. lütfen bunu doğru okuyun! (ve kendimin de ta almanyalardan talibi mevcut olmasına rağmen -çünkü cemal dedenin nuru varmış benim yüzümde- bunları reddetmek zorunda kaldım, fakat onları anlayarak...)
rıza can,
henüz bu otantik aleviler gözümün önündeyken ben dedelik kurumunun burjuvalaştığına şahit oluyor ve de içim burkuluyor. düşünsenize, artık dedeleri talipler değil, dernekler veya vakıflar belirliyor. ve bu talep haklı olarak burjuva sıfatla anılmaktadır, tarafımdan. ama bu talebi dahi demokratik olarak kabul ediyor ve cemevlerini de onların seçtikleri dedeleri de tanıyorum. ama kendi dedem olarak değil veya kendi örgütüm olarak değil, sadece ona inanan ve o doğrultuda hareket eden alevilerden dolayı tanıyorum. ve ben artık onların talibi değilim, olamam da çünkü benim başka bir dinim var: (bir üstyapı olarak, komünizm. ve bu amaca yönlenen bir program: demokratik cumhuriyet.
(sanırım alevilik ve babam konusunda biraz daha yazacağım ve aslında özgün olan yanları bağımsız bir yazıya bırakıyorum: "alevi milleti")
muhabbetle kalın,

Evet bir yanlış anlaşılma var

.... Sevgili dost.
Adınızı bilmediğim için böyle dedim sakın yanlış anlama.

Yazdıklarınızı dikkatlice okudum, derlerya can kulağı ile dinledim. Demokratik Cumhuriyet sözünden ben sizinle ilgili yanlış düşünmüşüm. Doğrusu bununla A. Öcalan'ın önerisinin bir yiyasal yansıması olduğunu sanmıştım. Sizi o çevrelere yakın biri sanmıştım. Cevaplarım o yöndedir. Bu yüzden cevabım Kemal Pirle ilgili anılarımı yazarak başladım. Eleştirim o çevrelere idi. Çünkü onlardan böyle bir yaklaşım varmı diye sormuştum. Sizin anlattığınız başka, sizin anlattıklarınızı başka bir düzlemde tartışmak yada konuşmak gerek. Sizin algınız farklı. Bunu kabul ederim.

Cem evlerinde eleştirdiğim sayın Müfüt Yüksel Alevi değil, bildiğim kadarıyla Kadiri tarikatinden bir şahsiyet; yani sünni geleneğe yakın bir şahsiyet. Orda söylemeye çalıştığım şuydu: farklı bir inançtan insanın başka bir inancın yapısına, dayatmada bulunması doğru değil dedim. Şöyle anlatayım derdimi. Diylimki Hırıstiyan değilsiniz, Hırıstiyanlara Bir kadın evlenmeden çocuk doğuramaz, İsa Allahın oğludur derseniz bunu kabul etmeyiz bu içsavaş çıkmasına sebep olur desek buna ne dersin. Şimdi düşün, Kadiri tarikatinden yada sünni bir şahsiyet Alevilere şöyle olacaksınız diye dayatmada bulunuyor, bu bir eleştiri değil ki, dediği bu.

Sanırım burada eleştiri ile dayatmayı bir birinden ayırmak gerekir.

Alevilerin Cemevkeri fili bir durumdur. Alevilerin cem evlerini ibadet yeri olarak kabul ediyorlar. Bunu eleştirmek başka bir şey ,onlara bunu yapamazsınız, bunu yaparsanız iç savaş çıkar dayatmasında bulunmak başka bir şey; bilmem yanılıyormuyum.

Ali Yıldırım iyi arkadaşımdır sana yanlış bilgi vermiş. Ankaraya gelince bunu onunla konuşurum. Demokratik Alevi örgütlülüğü dediğimiz ABF, PSAKD başından buyana Laik devlette diyanet olmaz diyorlar. Ali sana niye öyle dedi bilmiyorum. CEM Vakfı çevresi bu konuda farklı idi şimdi onlarda Diyanetin kaldırılmasını savunuyorlar.

Sanırım bu kadar yeterli.

Sevgiyle kalın.
Rıza Aydın